Angelus Novus'un Bakışı “Tarihin Yıkıntıları Arasında Göç ve Göçmenlik”
Nevhan Varol · 2026-08-10

Sebte (Ceuta), Afrika’nın Avrupa’ya açılan kapısı ve Fas’la İspanya arasındaki egemenlik tartışmasının merkezi. Fas, Sebte üzerindeki egemenlik hakkının kendisine ait olduğunu ve kentin İspanyol işgali altında bulunduğunu savunurken, İspanya ise kent üzerindeki egemenliğini Fas’ın kuruluşundan önceye, 1668 Lizbon Antlaşması’na dayandırır. 1995’ten bu yana İspanya’nın özerk şehri ve AB hukukunun sınırı olan Sebte, göçmenler için Afrika’dan Avrupa’ya uzanan en kısa göç rotalarından biridir.
Temmuz sonunda bu kent yeniden bir göç dalgasına sahne oldu. İspanyol yetkililere göre Sebte’ye ulaşmaya çalışanların sayısı 72 bini buldu. İlk etapta yaklaşık 48 bin kişinin kısa sürede Fas’a geri gönderildiği açıklanırken, bu sayı daha sonra 70 bini buldu. İlk günlerde yapılan açıklamalarda 72 kişinin yaşamını yitirdiği belirtilmişti; ancak daha sonra resmi makamlar bu sayının 75'e yükseldiğini açıkladı. Basın ve yerel hak örgütlerine göreyse can kayıpları çok daha yüksek ve 75 ila 88 kişiden söz ediliyor. Kriz, Avrupa’da sınır güvenliğini yeniden tartışmaya açarken siyasi gündem sınırların tahkimi, düzensiz göç, Schengen’in geleceği, Frontex’in (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenliği Ajansı) güçlendirilmesi ve Avrupa’nın güvenliği üzerinde yoğunlaştı. Buna karşılık göçü üreten yapısal nedenler ve göçmenlere yönelik şiddet görmezden gelindi.
Göç, bireylerin veya toplulukların ekonomik, siyasal, toplumsal, savaş ya da ekolojik nedenlerle yaşadıkları yerden başka bir yere geçici veya kalıcı olarak yer değiştirmesi olarak tanımlanır. Uluslararası Göç Örgütü 2024 verileri yaklaşık 304 milyon uluslararası göçmen olduğunu göstermektedir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ise aynı yıl için 123,2 milyon kişinin savaş, şiddet, zulüm ve insan hakları ihlalleri nedeniyle zorla yerinden edildiğini rapor etmiştir.
ABD'de ICE'ın kitlesel gözaltı ve sınır dışı uygulamaları, Gazze'de soykırımın yol açtığı kitlesel yerinden edilmeler, Irak, Afganistan ve Suriye'den milyonlarca insanı kaçıran savaşlarla Avrupa'nın Akdeniz'de sertleşen sınır politikaları birlikte düşünüldüğünde göçün artık siyasi bir olgu olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Bu nedenle Sebte’de yaşananlar sermaye birikimi, savaşlar, sömürgecilik, güvenlik siyaseti ve jeopolitik güç mücadelelerinin tarihsel sonuçlarını gözler önüne serer. Tarihi, sınıflar arası mücadelenin tarihi olarak yorumlayan Marx, halkın topraktan, geçim ve emek araçlarından kopartılarak mülksüzleştirilmesinin kapitalizmin tarihsel başlangıcını oluşturduğunu söyler. Sanayi Devrimi’yle üretim araçlarının sermayenin elinde toplanması ve çiftçilerin yaşadığı mülksüzleşme, büyük nüfus hareketleri doğurur. İnsanlar geçimlerini sağlamak için kentlere ve fabrikalara yönelir. Böylece emek gücüyle sermaye arasındaki ekonomik-politik bağımlılık ilişkisi kurulur. Göç kapitalist sermaye birikiminin ve emek piyasasının yeniden üretilmesini sağlayan çarkın bir parçası; göçmen ise sermayenin ihtiyaç duyduğu hareketli, ucuz ve güvencesiz emek gücünün taşıyıcısı olarak işçi sınıf rezervini yedekler. Kapitalist süreç, mülksüz ve yoksul insanların varlığına ve dolaşımına muhtaçtır.
Sebte örneği, kendisini demokrasi, ilerleme, kalkınma ve güvenlik söylemleriyle meşrulaştıran kapitalist düzenin biriktirdiği tarihsel enkazla bizi yeniden yüzleştiriyor. Ancak bu yüzleşme egemen siyasal söylem tarafından tersine çevrilir. Tarihsel yıkımın nedenleri saklanırken, göçmenler korku siyasetinin başlıca figürüne dönüştürülür. Önceleri ucuz işgücü olarak gördüğü göçmenlere kapılarını açan Avrupa devletleri, bugünün göçmenlerini “refah avcısı”, “terörist” ve “suçlu” olarak kodluyor. Sınıf mücadelesindeki güç asimetrisi göçmenler üzerinden olduğu kadar onları tanımlayan dilde de yeniden üretiliyor; göçmen figürü, küresel kapitalizmin ve kolonyal tarihin yarattığı yıkımın günah keçisine dönüşüyor.
Göçün insani ve ekonomik bir olgu yerine güvenlik meselesine dönüştürülmesi, Soğuk Savaş sonrasında uluslararası güvenlik anlayışında yaşanan paradigma değişiminin en belirgin sonuçlarından biri… Askeri tehdit merkezli güvenlik anlayışı yerini yoksulluk, düzensiz nüfus hareketleri ve sınır aşırı suçlar (insan-silah-uyuşturucu ticareti), bulaşıcı hastalıklar ve çevre riskleri gibi konulara bırakır. Eleştirel güvenlik çalışmaları literatürü göçü güvenlikleştirme (securitization of migration) kavramıyla ilişkilendirir, siyasal söylem aracılığıyla tehdit olarak inşa edildiğini vurgular. Güvenlik sorunu olarak ele alındığında ise göç artık yönetilebilir bir risk alanına dönüşür; sınırların militarizasyonunu, denetimini ve güvenliğin kurumsallaşmasını meşrulaştıran siyasal zemini üretir. Sebte'de yükselen tel örgüler, sınır dışı protokolleri, Frontex'in genişleyen rolü bu güvenlikleştirme mantığının somut ifadesidir.
Göçün güvenlikleştirilmesi zamanla yeni bir boyut kazanır. Kelly M. Greenhill'in "göçün silahlaştırılması" (weaponization of migration) olarak kavramsallaştırdığı düzensiz nüfus hareketleri, devletlerin birbirleri üzerinde baskı kurmak, diplomatik taviz koparmak ve jeopolitik dengeleri etkilemek için başvurdukları stratejik bir araç olarak da kullanılır. Böylece göç egemenlik mücadelelerinin ve uluslararası pazarlıkların etkin bir unsuruna dönüşür. Sebte krizi de bu bakımdan Avrupa'nın sınır rejimini aşan bir anlam taşımaktadır. Fas’la İspanya arasındaki Batı Sahra ve egemenlik tartışmaları, Avrupa Birliği'nin dış sınır politikaları ve Akdeniz'in jeostratejik konumu, göçü ve göçmenleri sınır rejimlerinin olduğu kadar jeopolitik hesaplaşmaların da kozu hâline getirmiş görünüyor.
Kapitalizmin tetikçisine dönüşen ülkelerin yönetimleri, çözmekle yükümlü oldukları yoksulluk, işsizlik, iş cinayetleri, kayıt dışı istihdam, sendikal hak ihlalleri ve barınma krizi gibi yapısal sorunları toplumsal hak alanından çıkarıp birer maliyet kalemine indirgemişlerdir. Bu sorunları ve onları açığa çıkaran toplumsal talepleri, ekonomik ve sınıfsal bağlamlarından kopararak "güvenlik" başlığı altında yeniden tanımlarlar. Böylece siyasi iktidarlar göçü ve sınırları denetleyen güvenlik aygıtlarını genişletir; sosyal politikalar yerine güvenlik siyasetine odaklanırlar. Güvenlikleştirme, devletlerin iç düzenini ve sınır rejimini tahkim eden bir iktidar teknolojisine dönüşür. Göçmen ise denetlenecek, gerektiğinde ölüme terk edilebilecek bir nüfus kategorisine indirgenir.

Sebte'den Gazze'ye uzanan günümüz göç rejimleri, bizi Angelus Novus'un gördüğü tarihsel enkazı görmeye davet eder. Walter Benjamin, Klee'nin tablosundaki meleği tarihin tanığı olarak yorumlar. Bizler tarihi ilerleme hikâyeleri olarak okurken, tarihin meleği ardında üst üste yığılan felaketleri, yıkımları ve bu ilerleme adına ödenen bedelleri görür. Belki de artık tarihin meleğinin gördüğü enkaza bakma zamanımız gelmiştir. Akdeniz kıyılarında, sınır tellerinde ve göç yollarında biriken ölümleri medeniyetin kaçınılmaz bedeli değil, tarihin vicdanına düşen bir utanç olarak okuyabilmek; ancak ezilenlerin hafızasını içinde barındıran bir tarih anlayışıyla mümkün olacaktır.