Barınamıyoruz

Benek Aydın · 2026-10-12

Barınamıyoruz

Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal, 70 yılı aşkın süredir yaşadığı evinden polis zoruyla ve sedyeyle çıkarıldıktan sonra kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.  

Tek geliri yaklaşık 1.350 euro emekli maaşı olan, yüzde 50 engelli bir kadının 500 euro olan kirasının 2.650 euroya yükseltilme isteğini, piyasanın rasyonel işleyişi içinde yaşanan bir kira uyuşmazlığı olarak açıklamak güç. Çünkü burada, insanın barınma ihtiyacı ile konutun yatırım getirisi arasındaki çatışma bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor. Bu yüzden Madrid’in Puerta del Sol meydanında çadırlar kuruluyor; bu yüzden insanlar, Maricarmen’in “Mücadele edin, hakkınız olan şey için mücadele etmeye devam edin” sözlerini bir bayrak gibi taşıyor. 

Konutun neden yalnızca bir yatırım aracı olarak ele alınamayacağını anlamak için Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm kitabındaki yaklaşımı yol gösterici. Polanyi, emek, toprak ve paranın alelade metalar gibi ele alınmasının toplumsal yıkıma yol açabileceğinden bahseder. Konutun metalaşması da yaşamın sürdürüldüğü bir alanı ekonomik getiri hesabına tabi kılarak benzer bir yıkım yaratır. Sosyal devlet anlayışı, bunun gibi hayati alanların piyasa mekanizmalarının yıkıcı sonuçlarına karşı korunması gereğinden doğmuştu.

Madrid konut eylemleri. Creative Commons. Pankart yazısı: Barınmanın Bedelini Hayatımızla Ödüyoruz!

İspanya Anayasası’nın 47. maddesi herkesin insana yakışır ve yeterli bir konuta sahip olma hakkını spekülasyonların önlenmesi gerektiğini de belirterek tanırken, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 57. maddesi devlete konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alma yükümlülüğü yükler. Ne var ki bir hakkın anayasal güvenceye kavuşması, onun herkes tarafından fiilen kullanılabildiği anlamına gelmez. Hukuk metninde tanınan barınma hakkı ile bir insanın gelirinden bağımsız olarak güvenli bir konuta erişebilmesi arasında siyasal kararlarla aşılması gereken bir mesafe bulunur. Konut hakkı somut güvencelerle desteklenmediği sürece, anayasa metinleri ile gündelik hayat arasındaki mesafe kapanmayacaktır. 

Neoliberal düzen, bu mesafeyi bir silah olarak kullanır ve David Harvey'in kavramsallaştırdığı "Mülksüzleştirme Yoluyla Birikim" mantığına dayanan bir hukuk inşa eder. Konut piyasasına uygulandığında bu kavram, insanların yaşam alanlarının hangi ekonomik ve siyasal mekanizmalarla sermaye birikiminin parçası hâline geldiğini sorgulamamıza yardımcı olur. Sermaye yasaları arkasına alarak kentleri finansallaştırırken, insanları kendi doğup büyüdükleri mahallelerde barınamaz hâle getirir. Bir hak, egemenlerin kâr iştahı karşısında geri çekiliyorsa, o artık satın alınabilir bir "lüks" haline gelir. 

Maricarmen’in evinden çıkarılmasında rol oynayan gayrimenkul yatırımcılarına yöneltilen ‘akbaba fonu’ eleştirisi, bu sistemin işleyişi düşünüldüğünde son derece sağlam bir zemine dayanıyor. Doğadaki akbabaların yaptığı gibi, bu adla anılan yatırımcılar da ekonomik sıkıntıya düşmüş borçluların ya da düşük bedelle el değiştiren varlıkların üzerinden yüksek getiri elde etmeye yönelirler. 1980’lerden itibaren finansal piyasaların serbestleşmesi, kurumsal yatırımcıların büyümesi ve sermayenin yeni getiri alanlarına yönelmesiyle gayrimenkul, giderek daha fazla finansal bir varlık olarak değerlendirilmeye başladı. Konut, bu dönüşümde kira geliri, değer artışı ve portföy getirisi sağlayan bir yatırım aracına dönüştü. Oysa yatırımcı açısından ekonomik değer taşıyan mülk, kiracı açısından hayatını sürdürdüğü yuvadır. Konutun bu iki işlevi çatıştığında sonuç piyasanın işleyişine bırakılamaz. Zira piyasa işleyişinde hangi tarafın korunacağını tahmin etmek zor değil. Böyle bir düzende Akbaba fonları ve diğer kurumsal yatırımcılar, yüzlerce konutu tek kalemde satın alabilir; evleri spekülasyon aracına dönüştürerek, doğrudan kent sakinlerinin yaşamlarını da bu evlerle beraber ellerinden alabilirler. Dolayısıyla hangi tarafın korunacağını ve barınma hakkı ile gerçek hayattaki bu hakka erişim mesafesinin nasıl kapanacağını belirleyen etmenler ilk bakışta hukuk, siyasal kararlar, kamu politikaları olarak görülse de asıl etmen hak ve değişim talep eden örgütlü toplumsal mücadelelerdir. 

Maricarmen’i evinden eden bu yara farklı ülkelerin farklı kentlerinde de kanıyor. Bu nedenle Berlin’de halk, fahiş kira artışlarına karşı büyük emlak şirketlerinin elindeki konutların kamulaştırılmasını talep eden bir referanduma gitti. 2021’de gerçekleştirilen referandumda seçmenlerin yüzde elliden fazlası, belirli büyüklüğün üzerindeki emlak şirketlerine ait konutların toplumsallaştırılması önerisini destekledi. Bu sonuç, halk nezdinde özel mülkiyetin konut alanındaki sınırlarının yeniden tartışmaya açılabildiğini gösteriyor. “Emlak Şirketlerini Kamulaştırın” talebi, kentin geleceği üzerinde kimin söz sahibi olacağı sorusunu da ortaya koyuyor.

Amsterdam ise farklı bir yol izliyor. Turistik kiralamalara yönelik izin, kayıt ve yıllık gece sınırlarıyla konutların kısa dönemli turistik kullanıma ayrılmasını sınırlamaya çalışıyor. Bu yaklaşım Berlin’deki kamulaştırma tartışmasından farklı; burada talep, mülkiyet yapısını bütünüyle değiştirmekten ziyade, konutların hangi amaçla ve hangi koşullarda kullanılabileceğinin düzenlenmesi.  Bu düzenleme, turizmin ekonomik getirisi ile kent sakinlerinin mahalle yaşamını sürdürme hakkı arasındaki çatışmanın sermaye lehine sonuçlanmak zorunda olmadığını gösteriyor. İki kentteki araçlar farklı olsa da her ikisi de konut piyasasının sonuçlarının değiştirilemez olmadığına, toplumsal hareketlerin kamusal düzenlemeleri etkileyebildiğine işaret ediyor.

Türkiye’de gençlerin ve üniversite öğrencilerinin parklarda sabahlayarak başlattığı “Barınamıyoruz Hareketi” ile İspanya’da konut krizine karşı düzenlenen kitlesel protestolar, kiracı örgütlerinin eylemleri ve 11 Kasım için yapılan genel grev çağrısı en temel haklardan olan barınma ihtiyacının karşılanmasının ekonomik güce bağımlı hâle gelmesine farklı ülkelerdeki benzer toplumsal karşılıklarını gösteriyor.

Barınamıyoruz Hareketi. Kaynak: Birgün

Konut sorununa Türkiye'deki tepkiler öğrencilerle sınırlı değil. Kiracılar Dayanışma Derneği çatısı altında birleşen, kent rantı yüzünden yaşam alanlarından sürülmek istenen yurttaşların hukuk mücadeleleri Akdeniz’in öteki ucundaki kiracı sendikalarının tepkileriyle benzer sınıfsal zeminden besleniyor. Benzer şekilde, sosyal konut projelerinde maliyet artışları ve ödeme koşulları nedeniyle mağduriyet yaşadığını belirten TOKİ hak sahiplerinin itirazları da kamu eliyle yürütülen konut politikalarının nasıl tasarlandığı sorusunu gündeme getiriyor.  Bu mücadeleler, konut politikasının yalnızca devletin kendi başına belirlediği teknik bir alan olamayacağını hatırlatıyor. Kira sınırları, kamusal konut üretimi veya mülkiyet düzenlemeleri gibi kararlar; örgütlenen yurttaşların talepleri, eylemleri ve siyasal baskılarıyla gündeme geliyor. Dolayısıyla devletin hangi adımları atacağı sorusunun cevabını, toplumun sürdürdüğü hak mücadelesi etkiliyor.

Dünyanın birçok yerinde bir hak mücadelesine dönüşen barınma sorununun Türkiye’deki boyutunu hane bütçelerine yansıyan sonuçları üzerinden de görmek mümkün. TÜİK’in 2025 Hanehalkı Tüketim Harcaması verilerine göre, hanehalklarının tüketim harcamaları içinde en yüksek payı %29,3 ile konut ve kira harcamaları alıyor. En düşük gelir grubundaki hanelerde bu oran yüzde 38,7’ye, tek kişilik hanelerde yüzde 41’e yükseliyor. Verilerin de işaret ettiği barınma maliyeti yükü, özellikle geliri sınırlı olanların yaşadıkları yerde kalmasını güçleştiriyor.

Bu güçlüğün belirgin bir kanıtı olarak ülkemizde emeklilerin ucuz otellerde kaldıklarına dair basında yer alan haberler, artan kiralar karşısında ev tutamayan bu insanların nasıl geçici konaklama koşullarına mecbur bırakıldığını gösteriyor. Kimi zaman tuvaleti ve banyosu odanın içinde bulunmayan, penceresi dahi olmayan yerlerde yaşıyorlar. Ekstra ücret ödeyerek pencereli bir odada kalınabildiğini belirten bir emekli, Birgün’den Meral Danyıldız’a konuşuyor ve bize barınmanın ne kadar dar bir alana sıkıştığını gösteriyor: “Camlı odalar var, televizyonlu ve camlı odalar var, camsız ve televizyonsuz odalar var. Benim kaldığım, sadece camlı oda. Camlı odada en azından gökyüzünü görüyorsun, yağmurun yağdığını, güvercini, kumruyu görüyorsun.” 

Başka kentlerdeki bazı uygulamalar, farklı seçeneklerin de mümkün olduğunu gösteriyor. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin konut planı, önümüzdeki on yıl içinde 200 bin yeni uygun fiyatlı konut oluşturmayı ve 200 bin konutu daha korumayı hedefliyor. Viyana’da ise belediyeye ait veya sübvansiyonlu konutlar, uzun yıllara yayılan bir sosyal konut politikasının parçası. Bu örnekler konut krizine verilecek yanıtın piyasaya daha fazla alan açmakla sınırlı olmadığını, kamunun konut sağlayıcı ve düzenleyici rol üstlenebileceğini ortaya koyuyor.  

Yurt bulamadığı ya da fahiş kiraları ödeyemediği için eğitim hakkı fiilen sınırlanan bir üniversite öğrencisinin hayal kırıklığı, TOKİ taksitleri altında ezildiğini söyleyen bir işçinin öfkesi, bir otel odasına sığınmak zorunda kalan emeklinin hüznü ve nihayet 70 yıllık yuvasından çıkarılan Maricarmen’in trajedisinin ortaklığı konutun ekonomik değeri ile insanın yaşamındaki değeri arasındaki çatışmayı tekrar tekrar bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Ancak bu hikâyelerin son sözü çaresizlik olmak zorunda değil. Meydanlarda kurulan çadırlar, örgütlenen kiracılar ve barınma hakkı için yükselen sesler, yaşam alanlarını sermayenin getiri hesabından geri almak için verilen mücadelenin işaretleri.  Çünkü artık bu sistemde barınamıyoruz.