Barışın Çerçevesi, Cumhuriyet'in Sınırı "Çerçeve Yasa Üzerine Hukuki, Siyasi ve Jeopolitik Bir Analiz"

Ronay Ümit · 2026-08-10

Barışın Çerçevesi, Cumhuriyet'in Sınırı
"Çerçeve Yasa Üzerine Hukuki, Siyasi ve Jeopolitik Bir Analiz"

Çerçeve yasa olarak bilinen, "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" başlıklı yasa teklifi AKP, MHP, DEM, DBP, CHP, HÜDA PAR, Yeni Yol Partili 358 milletvekilinin (3’ü bağımsız) imzasıyla 6 Ağustos 2026 tarihinde TBMM’ye sunuldu. TBMM Adalet Komisyonundan 8 Ağustos’ta geçen ve Pazartesi (bugün) Meclis Genel Kurulu’na gelecek teklif, adının işaret ettiği toplumsal bütünleşme hedefinin ötesinde, Türkiye’nin anayasal düzeni, üniter devlet yapısı ve bölgesel dengeleri bakımından önemli sonuçlar doğurabilecek bir siyasi ve hukuki çerçeve ortaya koyuyor. Bu sonuçların ne ölçüde ve hangi yönde gerçekleşeceği ise yalnızca yasa teklifinin maddelerinden hareketle değil, teklifin siyasal bağlamı, hazırlanış süreci ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgesel jeopolitik koşullarla birlikte değerlendirildiğinde daha açık biçimde görülebilecektir.

Bu teklifin, terör örgütü PKK’nın 2005 sonrası suç ve şiddet eylemlerine karışmış kadrolarını kapsayan örtülü bir af niteliği taşıması ve metnin meclis iradesinden kaçırılarak İmralı ile yürütülen şeffaf olmayan müzakerelerin bir parçası olarak şekillenmesi, meselenin hukuki bir düzenleme olmaktan ziyade on yıllardır üzerinde çalışılan makro-politik planın adımlarından biri olduğunu akla getiriyor. Örgüt elebaşı Öcalan’ın bu düzenlemeyi “1000 kilometrelik yolun ilk adımı” olarak nitelemesi ve “En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız” demesi, teklifin yalnızca silah bırakma ve ceza hukuku düzenlemesi olarak değil, daha geniş bir siyasal dönüşüm sürecinin başlangıcı olarak görüldüğünü göstermektedir. Asıl dikkat çekici olan, Cumhuriyet’in kuruluşuyla aynı tarihsel ağırlıkta bir dönüşüm fikrinin, bugün hangi siyasal mutabakatın parçası olarak Öcalan’ın ağzından dile getirilebildiğidir.

Anayasal Perspektif, Ulus Devlet ve Egemenliğin Tekliği

Teklifi, mevcut Anayasa’nın devlet bütünlüğü, egemenlik, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkeleri bakımından okumak daha doğru olur.

Teklif, PKK/KCK’nın silah bırakması ve fiilî varlığının sona erdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesini bir ön koşul olarak düzenliyor. Bu tespitin MGK kararıyla teyit edilip Resmî Gazete’de yayımlanmasının ardından ise belirli suçlara ilişkin soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazının 5 veya 10 yıl ertelenmesi öngörülüyor.

Yargısal yetkinin MGK ve yürütme eksenine bağlanması en ciddi anayasal sorunu oluşturuyor. Çünkü Anayasa'nın 9. maddesi, yargı yetkisinin Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılacağını belirtir. 138. madde ise hâkimlerin Anayasa, kanun ve hukuka uygun olarak bağımsız biçimde karar vermesini ve hiçbir organın mahkemelere emir ve talimat verememesini güvence altına alır.

Oysa teklif, belirli bir tarihten sonra işlenmiş veya geçmişte işlenmiş bazı suçlar bakımından soruşturmanın başlayıp başlamamasını yargısal makamların takdirinden çıkararak siyasi-idari bir kurulun iznine bağlıyor.

Bu, yalnızca “yürütmenin yargıya müdahalesi” şeklinde okunamaz. Düzenleme, bir suçun soruşturulup soruşturulmayacağına ilişkin kararı somut olayın hukuki niteliğinden ve yargı makamlarından çıkararak siyasi bir güvenlik kararına bağlamaktadır. Bu, üç kuvvetten biri olan yargının karar alanına siyasi bir müdahale anlamına gelmekte; yargı sürecinin önüne siyasi bir filtre yine yasalar yoluyla yerleştirilmektedir.

MGK'ya verilen rol de anayasal açıdan ayrıca sorun teşkil ediyor. Yasa teklifinin 1. ve 3. maddelerine göre soruşturma ve kovuşturmaların ertelenebilmesi için önce güvenlik kurumları örgütün fiilî varlığının sona erdiğini tespit edecek, ardından MGK bu tespiti teyit edecek deniyor. Anayasa'nın 118. maddesindeki MGK, devletin millî güvenlik siyasetinin oluşturulması konusunda Cumhurbaşkanına görüş bildiren anayasal bir danışma kuruludur. Buna karşılık teklif, MGK kararına ceza soruşturması ve ceza infazı üzerinde kurucu bir hukukî sonuç bağlamaktadır.

Bu, Anayasa’ya aykırı biçimde MGK'nın konumunu fiilen genişleten bir sonuç doğuruyor. Başka bir ifadeyle, MGK'nın güvenlik alanındaki değerlendirmesi, teklif aracılığıyla yargısal sonuç doğuran bir karar mekanizmasına dönüştürülüyor.

Teklifin 4/2. maddesinde yer alan “...istinaf veya temyiz kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalar hakkında bozma kararı verilir” hükmü de Anayasa’ya aykırılık teşkil ediyor. Anayasa’nın 7, 8 ve 9. maddeleri yasama, yürütme ve yargı yetkilerini birbirinden ayırmaktadır. Bozma kararı vermek ise yasama işlemi değil, yargısal bir işlemdir. TBMM belirli suçlara ilişkin genel ve soyut bir hukuk rejimi kurabilir; ancak kanunun kendisinin istinaf veya temyiz incelemesindeki dosyalar hakkında “bozma kararı verilir” diyerek yargısal kararın sonucunu önceden belirlemesi, yasama yetkisinin yargı yetkisinin alanına müdahalesi ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir.

Bir başka önemli husus şu; teklifin fiilen bir “af” mekanizması kurmadığı iddia edilse de, hukuki sonuç doğuran bir işlem yapılıyor olmasıdır. Madde 5'te, beş veya on yıllık süre suç işlenmeden geçirildiğinde kovuşturma yapılmasına yer olmadığı veya düşme kararı öngörülüyor. 

Madde 6/1, belirli hükümlüler bakımından cezanın infazının 5 veya 10 yıl süreyle ertelenmesini öngörmektedir. Ancak Madde 6/4'e göre, erteleme süresi içinde yeni bir terör suçu işlenmediği takdirde verilen ceza infaz edilmiş sayılacaktır. Bu nedenle düzenlemenin sonucu, yalnızca cezanın belirli bir süre ertelenmesiyle sınırlı kalmamakta; belirlenen şartların gerçekleşmesi halinde hükümlünün cezasının fiilen infaz edilmiş kabul edilmesine kadar uzanmaktadır. Bu yönüyle teklifin 5. ve 6. maddelerinin, "erteleme" adı altında af sonucuna yaklaşan bir mekanizma oluşturup oluşturmadığı ve bunun Anayasa'nın 87. maddesi bakımından nasıl değerlendirilmesi gerektiği mutlaka anayasa hukukçuları tarafından tartışılacaktır.

Bir diğer önemli husus, teklifin 7. maddesinin Kurul’a verdiği yetkilerle, onu yargısal sonuçları doğrudan belirlemese de bu sonuçların ortaya çıkışında belirleyici rol oynayan olağanüstü bir siyasi-idari kurula dönüştürmesidir. Burada güvenlik bürokrasisi, yürütme, siyasi karar alma ve adli sonuçların değerlendirilmesi aynı yapıda birleşmeye başlıyor.

Kurul doğrudan mahkeme veya infaz hâkimi sıfatıyla karar vermiyor. Ancak 7. maddenin 4. fıkrası uyarınca, belirli sürelerin geçmesinin ardından hak yoksunluklarının kaldırılması gibi sonuçlar doğuracak kararların verilmesini ilgili yargı mercilerinden talep edebiliyor. Nihai karar yargı merciine ait olsa da, hangi koşullarda bu kararların gündeme getirileceği ve hangi sonuçların talep edileceği konusunda sürekli bir siyasi-idari değerlendirme yetkisi Kurul’a veriliyor. Bu halde ilgili Kurul, yargının çerçevesini belirlemiş oluyor.

Bu teklifin en tartışmalı maddelerinden biri, Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi ve 11. maddesinde düzenlenen Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesiyle doğrudan çelişen 10. Madde’dir. 10. Madde, “Bu kanun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz” hükmünü getirerek, kanunun uygulanması kapsamında görev yapan kişiler bakımından son derece geniş bir sorumsuzluk alanı oluşturuyor. Üstelik bu sorumsuzluk belirli bir fiil veya görevle sınırlanmayıp, kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında yerine getirilen görevlerin tamamına yayılarak hukukî, idarî ve cezaî sorumluluğu kategorik biçimde ortadan kaldırıyor. 

Bu nedenle 10. Madde, yalnızca hukuk devleti ilkesinin hesap verebilirlik boyutuyla çatışan bir düzenleme olmakla kalmıyor, Anayasa’nın 2. ve 11. maddelerinde güvence altına alınan hukuk devleti ve Anayasa’nın üstünlüğü ilkeleriyle bağdaşmayan bir sorumsuzluk rejimi kuruyor. Yasa teklifinin maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin yalnızca ceza ve infaz hukukuna ilişkin teknik bir düzenleme olmadığı görülmektedir. Güvenlik kurumlarının tespitini ve MGK kararını yargısal süreçlerin ön koşulu haline getiren, istinaf ve temyiz aşamasındaki dosyalar hakkında doğrudan “bozma” sonucu öngören, belirli hükümlüler bakımından cezanın infaz edilmeden tamamlanmış sayılmasını düzenleyen ve uygulamada görev alan kişilere geniş bir sorumsuzluk alanı tanıyan hükümler; kuvvetler ayrılığı, yargı yetkisinin bağımsızlığı, hukuk devleti ve Anayasa’nın üstünlüğü bakımından ciddi anayasaya aykırılık doğurmaktadır. Bu yönüyle teklif, olağan ceza hukuku düzeninin sınırlarını aşan istisnai bir hukuk rejimi ve dolayısıyla anayasal yönden hukuksuz bir uzam yaratmaktadır.

Egemenliğin Sınırları ve Yeni Siyasal Alan

Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal devlet felsefesinin merkezinde egemenliğin tekliği bulunur.

Anayasa'nın 6. maddesi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve hiçbir kişi veya organın kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını düzenliyor. 3. madde ise Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü güvence altına alıyor ve bu hüküm 4. maddeyle değiştirilemez hükümler arasına alınıyor.

Bu çerçevede üniter devletin temel mantığı yalnızca “ülkenin sınırlarının değişmemesi” ile sınırlanamaz; tek egemenlik, tek anayasal düzen, tek hukuk düzeni ve kamu gücünün tek anayasal kaynaktan türemesidir.

Yasa teklifinin içeriğine ve diline baktığımızda akla şu soru geliyor: Devlet, silahlı bir örgütün tasfiyesi için geçici ve bireysel bir hukuki düzenleme mi kurmaktadır; yoksa silahlı örgütü devlet karşısında siyasal bir muhataba dönüştürebilecek yeni bir hukuki alan mı açmaktadır? Eğer ikinci ihtimal söz konusuysa, mesele artık yalnızca terörle mücadele politikası olmaktan çıkar ve egemenliğin kim tarafından ve hangi meşruiyet temelinde kullanıldığı sorusuna dönüşür.

Dolayısıyla bir yasa; “PKK silah bırakıyor, bunun karşılığında devlet şu alanlarda örgütle özel bir siyasal-hukuki ilişki kuruyor” mantığına dönüşürse, sorun yalnızca terörle mücadele politikası olmaktan çıkar ve egemenliğin kim tarafından ve hangi meşruiyet temelinde kullanıldığı sorusuna dönüşür.

Madde 7/2’yi tekrar hatırlayalım. “Sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapılabilir.” Bu ifade devlet ile örgüt arasında farklı bir siyasal ilişki yaratıyor. Burada endişe yaratan sorun, silahlı örgütün tasfiye edilmesi gereken anayasa dışı bir yapı olmaktan çıkıp devletin politika üretiminde kurumsal bir muhatap haline gelmesi ihtimalidir.

Anayasal açıdan bakıldığında teklifin en ciddi sorunlarından biri, güvenlik ve siyaset alanındaki bir sürecin yargının bağımsızlığı ve devletin anayasal işleyişi üzerinde yaratabileceği sonuçlardır. Fakat meselenin yalnızca hukuk tekniğinden ibaret olmadığını görmek için bir adım daha geriye çekilmek gerekir. Çünkü bu yasa teklifinin muhatabı sıradan bir siyasi yapı değil; 1978'de Abdullah Öcalan ve çevresindeki kadro tarafından kurulan, 1984'ten itibaren Türkiye'ye karşı silahlı mücadele yürüten ve kuruluş döneminde bağımsız bir Kürt devleti hedefini açıkça benimseyen PKK'dır.

PKK'nın kuruluşundan itibaren izlediği siyasal ve silahlı strateji, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik alanını hedef alan bir hareket niteliğindeydi. Örgütün sonraki yıllarda bağımsız devlet hedefini “Demokratik Özerklik” ve “Demokratik Konfederalizm” gibi kavramlarla yeniden formüle etmesi, bu tarihsel geçmişin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, örgütün mücadele biçimindeki değişim, devletle kurduğu ilişkinin niteliğini yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Bağımsız bir devlet kurma hedefinin yerini, merkezi devlet yapısının dışında veya onunla paylaşılmış bir siyasal egemenlik modeli arayışının alıp almadığı, Türkiye'nin üniter devlet yapısı açısından temel bir tartışma konusudur.

Burada kritik ayrım açıktır: Bir silahlı örgütün tasfiye edilmesi başka şeydir, örgütün siyasal taleplerinin devlet tarafından kurumsal bir muhataplık ilişkisi içerisinde yeniden tanımlanması bir başka şeydir. Birinci durumda devlet, kendi egemenlik alanını yeniden tesis eder ve anayasa dışı silahlı yapıyı ortadan kaldırır. İkinci durumda ise örgüt fiilen silah bıraksa bile, örgütün tarihsel siyasal taleplerinin bir bölümünün yeni hukukî ve kurumsal yapılara aktarılması ihtimali ortaya çıkar. Devletlerin silahlı örgütlerle, hatta savaş hâlindeki düşmanlarıyla dahi müzakere etmesi başlı başına olağan dışı değildir. Asıl mesele, bu müzakerenin varlığı değil; hangi amaçla yürütüldüğü, hangi sınırlar içinde kaldığı ve ortaya çıkan mutabakatın anayasal hukuk düzenine nasıl aktarıldığıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısı bakımından asıl dikkat edilmesi gereken eşik budur.

Bu yazı, “bu yasa federasyon kuruyor” şeklinde doğrudan bir hukukî iddiada bulunmuyor. Burada ileri sürülen tez, PKK'nın tarihsel programı, sonraki dönemde geliştirdiği özerklik ve konfederalizm anlayışı, Irak ve Suriye'de ortaya çıkan bölgesel örnekler ve Türkiye'de bugün kurulmak istenen yeni hukukî mekanizma birlikte değerlendirildiğinde, bu düzenlemenin üniter devletin geleceği bakımından bir aşındırma riski yaratıp yaratmadığının sorgulanmasının gerekliliğidir.

Nitekim Abdullah Öcalan’ın basına yansıyan “1000 kilometrelik yolun ilk adımı” ifadesi de bu açıdan önemlidir. Bu söz, mevcut düzenlemenin yalnızca silah bırakma ve ceza hukuku düzenlemesi olarak değil, daha uzun bir siyasal dönüşümün başlangıcı olarak değerlendirildiğini göstermektedir. Buradan doğrudan “sonraki adım federasyondur” sonucunu çıkarmak hukuken mümkün olmasa da, devlet erkini elinde bulunduranlar ve yurttaşlar atılan adımın hangi tarihsel aktörlerle, hangi siyasal hedeflerle ve hangi bölgesel gelişmelerle kesiştiğini hesaba katmak zorundadır.

Dolayısıyla tartışılması gereken soru, bu düzenlemenin ileride üniter devlet yapısını tartışmaya açabilecek bir siyasal ve hukukî zemin üretip üretmediğidir. Devletin böyle bir ihtimali daha baştan dışlayacak anayasal güvenceleri açık biçimde ortaya koyması gerekir.

10 Ağustos 1920 — Osmanlı heyeti adına Bağdatlı Mehmed Hâdî Paşa, Sevr Antlaşması’nı imzalarken.

Kürt Meselesinden Cumhuriyet ve Yurttaşlık Meselesine

Türkiye’de “Kürt meselesi” olarak adlandırılan sorun, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana farklı dönemlerde farklı biçimlerde tartışılmıştır. Doğu Meselesi’nden Kürt meselesine uzanan bu tartışma, örneğin Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan Doğan Avcıoğlu’na kadar uzanan sosyalist literatürde feodalizmin tasfiyesi, toprak reformu ve sınıfsal sömürü ekseninde ele alınmıştır. Dolayısıyla mesele hiç yaşanmamış ya da yalnızca bugünün siyasal aktörleri tarafından icat edilmiş gibi ele alınamaz. Ancak bugünün Türkiye’sinde tartışmayı yalnızca Kürt yurttaşların hakları başlığı altında kurmak da toplumsal ve siyasal gerçekliğin tamamını açıklamaya yetmez.

Nitekim bu toprakların köklü sol hafızası, konuyu etnik kimlik sınırlarının ötesinde, ulusal bütünlük ve tam bağımsızlık zemininde okuyan güçlü bir hatta sahiptir. Örneğin Bülent Ecevit ve demokratik sol çizgi, Doğu’daki tıkanıklığı bir kimlik çatışması değil, ağalık ve aşiret düzenine dayanan sosyo-ekonomik bir geri kalmışlık sorunu olarak tanımlamış; çözümü feodal yapının yıkılmasında aramıştır. Benzer şekilde Uğur Mumcu gibi anti-emperyalist, cumhuriyetçi aydınlar ise meselenin bölgesel ve uluslararası istihbarat mekanizmalarından, yani küresel güçlerin Türkiye'yi dizayn etme projelerinden koparılarak anlaşılamayacağını net bir biçimde ortaya koymuştur. Dolayısıyla mesele; etnik romantizmle veya yalnızca kültürel haklar parantezine sıkıştırılarak değil; emperyalizme karşı direnç, ekonomik adalet ve cumhuriyet aydınlanması temelinde çözülmesi gereken ortak bir 'Türkiye meselesi' olarak masada durmaktadır.

Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışının temelinde, kişinin etnik kökeni, dini veya mezhebi üzerinden farklı bir hukukî statüye tabi tutulmaması vardır. Yurttaşlık, bu anlamıyla zaten eşitliği ifade eden bir siyasal ve hukukî statüdür. Dolayısıyla bugün tartışılması gereken mesele, yurttaşlığın önüne ayrıca “eşit” sıfatı koymak değil, Cumhuriyet’in yurttaşlık, özgürlük ve eşitlik ilkelerinin fiilen ne ölçüde hayata geçirildiğidir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü “eşit yurttaşlık” söylemi, yurttaşlığın içini boşaltarak eşitlik içermediği anlamını beraberinde getiriyor. Oysa asıl tartışma, yurttaşlık hukukunun etnik veya mezhepsel aidiyetlere göre parçalanması değil, Cumhuriyet’in bütün yurttaşlar için öngördüğü ortak hukuk düzeninin nasıl korunacağı ve bu düzen içinde özgürlük ile eşitliğin nasıl güvence altına alınacağıdır.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını ortaya koyduğu en önemli metinlerden biri Medeni Bilgiler’deki “Türk milleti” tanımıdır. Buradaki millet anlayışı, ortak bir ırk veya soy esasına değil, ortak tarih, vatan, siyasal irade ve birlikte yaşama fikrine dayanır. Bu yönüyle, milleti etnik ve soy bağları üzerinden tanımlayan Alman milliyetçilik anlayışından ayrılarak, yurttaşlık ve ortak siyasal irade temelindeki Fransız milliyetçilik anlayışına yaklaşır. Dolayısıyla “Türk milleti” kavramını yalnızca etnik bir topluluğun adı olarak okumak, Cumhuriyet’in kurucu siyasal ve yurttaşlık anlayışını daraltmak anlamına gelir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de demokratik, sosyal, ekonomik ve hukukî hakların genişletilmesi gereken bir kesim varsa, bu kesim yalnızca etnik bir kimlik üzerinden tanımlanamaz. Çünkü bugün yaşanan temel sorunlardan biri, belirli bir etnik grubun yurttaşlık haklarının bulunmaması değil, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının tamamının demokratik ve sosyal haklarının, ekonomik güvencelerinin ve hukuk devletine erişiminin ciddi biçimde aşınmış olmasıdır.

Ülkenin ekonomik krizi bütün toplumsal kesimleri etkilemektedir. Düşük ücretler, hayat pahalılığı, işsizlik, güvencesiz çalışma, barınma sorunu, eğitimde fırsat eşitsizliği, sosyal devletin zayıflaması ve gelir dağılımındaki bozulma etnik kimlik seçerek ortaya çıkmamaktadır. Aynı şekilde demokratik gerileme, ifade özgürlüğünün daralması, siyasal katılım alanlarının kısıtlanması ve hukukun üstünlüğüne ilişkin sorunlar da yalnızca belirli bir etnik kökene mensup yurttaşların yaşadığı problemler değildir.

Türkiye’de “Kürt meselesi” olarak adlandırılan sorunu yalnızca etnik kimlik ve kimlik hakları üzerinden okumak, meselenin arkasındaki daha geniş toplumsal ve siyasal ilişkileri görünmez kılabilir. Yalnızca bir kimliğin tanınması meselesinin ötesinde bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Kapitalizmin yarattığı sınıfsal eşitsizlikler, bölgesel ekonomik farklılıklar, emperyalist müdahaleler ve bu müdahalelerin Türkiye’nin siyasal yapısı üzerindeki etkileriyle birlikte ele alınması gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında mesele, etnik kimlikler arasındaki bir karşıtlığa indirgenemeyecek kadar geniştir.

Dolayısıyla çözüm, yurttaşları etnik kimlikler üzerinden farklı hukuk kategorilerine ayırmakta değil, Cumhuriyet’in ortak yurttaşlık hukukunu ve sosyal devlet anlayışını bütün yurttaşlar bakımından güçlendirmekte aranmalıdır. Asıl mesele, yurttaşların sınıfsal ve ekonomik eşitsizliklerini üreten yapıları ortadan kaldırmak, siyasal özgürlükleri güvence altına almak ve dış müdahalelere açık olmayan bağımsız bir toplumsal düzen kurmaktır. Çünkü ekonomik krizin yükünü taşıyan da, demokratik gerilemeden etkilenen de, hukuki güvencelerin zayıflamasından zarar gören de toplumun bütün kesimleridir. Bu nedenle “Kürt meselesini çözmek” ifadesi de dikkatle kullanılmalıdır. Eğer bununla Kürt kökenli yurttaşların diğer yurttaşlardan farklı bir hukukî veya siyasal statüye kavuşturulması kastediliyorsa, bu yaklaşım Cumhuriyet’in ortak yurttaşlık anlayışından uzaklaşır. Bununla birlikte Kürt kökenli yurttaşların tamamını tek bir siyasal iradenin temsilcisi kabul etmek de aynı ölçüde sorunludur. Öcalan’ın “Benim statüm aynı zamanda Kürtlerin statüsüdür” sözü, bir kişinin kendi hukukî ve siyasal statüsünü milyonlarca Kürt kökenli yurttaşın ortak statüsüyle özdeşleştiren böyle bir temsil iddiasını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Oysa Türkiye’de Kürt kökenli yurttaşların tamamının, hatta çoğunluğunun, Öcalan’ı veya onun temsil ettiği siyasal çizgiyi kendi siyasal iradesinin temsilcisi olarak kabul ettiğini gösteren herhangi bir demokratik veri bulunmamaktadır. Seçim sonuçları da bu ayrımı ortaya koymaktadır: 2023 genel seçimlerinde Yeşil Sol Parti yaklaşık 4,8 milyon, 2024 yerel seçimlerinde DEM Parti yaklaşık 2,6 milyon oy almıştır. Bu oyların tamamının Kürt kökenli yurttaşlardan geldiğini varsaymak mümkün olmadığı gibi, Türkiye’de kendisini Kürt veya Zaza olarak tanımlayan nüfusun yaklaşık 12,9 milyon ile 15,9 milyon arasında olduğu yönündeki tahminler de bu siyasal temsil iddiasının sınırlarını göstermektedir. Nüfusun yaklaşık %73-75’inin 18 yaş ve üzerinde olduğu kabul edildiğinde, oy verme yaşındaki Kürt ve Zaza nüfusunun kabaca 8 milyon ile 9,6 milyon arasında olduğu hesaplanmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir siyasi partinin aldığı oy ile Türkiye’deki Kürt kökenli yurttaşların tamamının siyasal iradesi arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak mümkün değildir. Demokratik temsil, etnik kimliğin otomatik olarak belirli bir siyasi aktöre devredildiği bir ilişki değil, yurttaşların kendi siyasal tercihleriyle oluşturduğu çoğulcu bir iradedir.

Bu nedenle yurttaşların siyasal iradesinin etnik kimlik adına konuştuğunu ileri süren tekil bir siyasal otorite üzerinden tanımlanması, ortak yurttaşlık anlayışını zayıflatır. Yurttaşlık, farklı toplumsal kesimlerin kendi adına konuşan liderler veya örgütler aracılığıyla ayrı siyasal statülere ayrıldığı bir temsil düzenine dönüşmemelidir. Cumhuriyet düzeninin korunması, hiçbir siyasi aktörün milyonlarca yurttaşın iradesini kendi siyasal statüsüyle özdeşleştiremeyeceği; her yurttaşın siyasal iradesini doğrudan anayasal hakları ve demokratik tercihleri üzerinden kullanabileceği ortak bir hukuk düzeninin korunmasına bağlıdır.

Ortadoğu’nun Yeniden Yapılanmasının Uzun Arka Planı ve Türkiye'nin Çevresindeki Yeni Jeopolitik

İçerideki bu tartışma, Türkiye’nin çevresindeki jeopolitik gelişmelerden bağımsız değildir. Bugün Irak ve Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan siyasal ve askerî yapılanmaları yalnızca 2003 Irak işgali veya 2011 Suriye savaşıyla başlatmak, daha uzun bir stratejik arka planı gözden kaçırmak olur. Türkiye’nin üniter yapısı, Kürt meselesi ve bölgesel düzen, 1960’lardan itibaren ABD’nin stratejik değerlendirmelerinde birlikte ele alınmıştır. 

1965’te ABD yönetimi tarafından Başbakan Süleyman Demirel’e yapılan Irak, İran ve Türkiye’deki Kürt nüfusunu kapsayacak bir federasyon önerisinden, 1980’lerde Paul Henze’nin çalışmalarına; 1990’larda RAND bünyesinde Graham Fuller ve Ian Lesser’ın hazırladığı Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği: Balkanlar’dan Batı Çin’e (Turkey’s New Geopolitics: From the Balkans to Western China) ve Henri Barkey ile Fuller’ın Türkiye’nin Kürt Sorunu (Turkey’s Kurdish Question) çalışmalarına kadar uzanan literatür, bu yaklaşımın farklı dönemlerde yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu çizgi 2000’lerde Cheryl Benard’ın Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler(Civil Democratic Islam: Partners, Resources, and Strategies) çalışması ve Fuller’ın Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Müslüman Dünyada Kilit bir aktör olarak Türkiye (The New Turkish Republic: Turkey as a Pivotal State in the Muslim World )  kitabıyla, Türkiye’nin siyasal yapısı, İslam, Kürt meselesi ve bölgesel rolünü birlikte ele alan daha geniş bir stratejik çerçeveye taşınmıştır.

Bu nedenle burada birbirinden kopuk birkaç rapordan değil, dönemlere göre kavramları ve araçları değişen, ancak Türkiye’nin iç siyasal yapısı ile Ortadoğu’daki rolünü birlikte ele alan süreklilik arz eden bir Amerikan stratejik yaklaşımından söz ediyoruz. 1991 Körfez Savaşı ve Irak’ın kuzeyinde oluşan güvenli bölge bu sürecin yeni bir aşamasını oluştururken, 2003 Irak işgaliyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi anayasal bir statü kazanmış, 2011 sonrasında Suriye’nin kuzeydoğusunda ise YPG öncülüğündeki SDG’nin kontrol ettiği ayrı bir askerî-siyasî alan ortaya çıkmıştır. Böylece Türkiye’nin güneyinde, merkezi devlet yapısının dışında gelişen ayrılıkçı Kürtlerin siyasal yapılanmaları bölgesel siyasetin kalıcı unsurlarından biri haline gelmiştir.

Böylece bir zamanlar Bağdat'tan Şam'a kadar uzanan merkezi devletler kuşağının önemli parçaları parçalı egemenlik alanlarına dönüştü. Bir yerde federal yapı ortaya çıktı, başka bir yerde merkezi otoritenin kontrol edemediği bölgeler oluştu, başka bir yerde silahlı örgütler yerel yönetimlere dönüştü. Devletin sınırları kâğıt üzerinde varlığını korurken, egemenliğin fiilen kimler tarafından kullanıldığı sorusu giderek daha karmaşık hale geldi. Bugünün Ortadoğu'sunda da enerji koridorları, askerî üsler, vekil güçler, silah akışları ve ekonomik çıkarlar siyasal sınırların arkasında yeni bağlantılar kurmaya devam ediyor. ABD'nin Suriye'de YPG öncülüğündeki SDG ile kurduğu ilişki bunun en somut örneklerinden biridir. Washington bu iş birliğini DEAŞ'la mücadele çerçevesinde açıklamakta; ancak yıllar boyunca SDG'ye silah, mühimmat, araç, eğitim ve mali kaynak sağlamaktadır. ABD'nin resmî belgelerinde de bu askerî destek programları kayıt altına alınmış durumda. Türkiye açısından ortaya çıkan sonuç ise açıktır: Güney sınırının hemen ötesinde, Türkiye'nin PKK ile bağlantılı gördüğü bir silahlı yapı, büyük bir küresel güç tarafından desteklenen önemli bir askerî ve siyasi aktöre dönüştü. 

Bugün Ortadoğu’da, çevresindeki devlet otoritelerinin ciddi biçimde aşındığı iki köklü merkezî devlet öne çıkmaktadır: modern bir ulus-devlet ve anayasal cumhuriyet olarak Türkiye ile kendi tarihsel ve siyasal yapısı içinde merkezî devlet kapasitesini koruyan İran. Irak federal bir yapıya dönüşmüş, Suriye yıllarca fiilen parçalı alanlara bölünmüş, Lübnan mezhepsel ve silahlı aktörlerin etkisi altında devlet kapasitesi sorunu yaşamış, Filistin meselesi ise İsrail'in işgal, yerleşim ve askerî operasyonlarıyla daha da ağırlaşmıştır. İran ve Türkiye ise merkezi devlet kapasitesini ve ülkesel bütünlüğünü koruyan iki temel bölgesel aktör olarak kalmıştır.

Türkiye'nin çevresinde ulus-devletlerin zayıfladığı bir jeopolitik ortam oluşurken, Türkiye'nin kendi iç siyasal mimarisinin hangi yönde değişeceği bölgesel güvenlik açısından da önem taşımaktadır.

Bu jeopolitik tablo, 2000’li yıllardan itibaren ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik politikalarında öne çıkan Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi, kamuoyunda bilinen adıyla Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tartışmalarından bağımsız değerlendirilemez. BOP’un demokrasi, ekonomik dönüşüm ve siyasal reform söylemiyle ortaya konulan çerçevesi, bölgedeki devletlerin siyasal ve toplumsal yapılarının yeniden düzenlenmesine ilişkin daha geniş bir stratejik yaklaşımın parçası olarak ele alınmıştır. Irak’ın işgali, ardından Suriye’de merkezi devlet otoritesinin zayıflaması ve bölgede farklı etnik, mezhepsel ve silahlı aktörlerin güç kazanması, bu yaklaşımın ortaya çıktığı jeopolitik ortamı somutlaştırmıştır.

İsrail’in Suriye’deki askerî operasyonları, bölgedeki farklı topluluklarla kurduğu ilişkiler ve SDG ile temasları da bu denklem içerisinde değerlendirilmelidir. İsrail’in İran ve Türkiye’yi güvenliği bakımından tehdit olarak tanımlayan açıklamaları, Suriye’deki askerî varlığı ve Gazze ile Lübnan’daki operasyonları birlikte düşünüldüğünde, Ortadoğu’daki mevcut devlet sisteminin yalnızca iç çatışmalarla değil, bölgesel ve küresel güçlerin müdahaleleriyle de yeniden şekillenen sert bir güç mücadelesinin içinde bulunduğu görülmektedir.

Bütün bu gelişmeleri tek merkezden yönetilen kusursuz bir planın parçaları olarak açıklamak yetersiz kalır. Ortadoğu'daki aktörlerin çıkarları birbirleriyle çatışmakta, ittifaklar değişmekte ve devletler aynı aktörle farklı sahalarda hem çatışıp hem iş birliği yapabilmektedir. Ancak bu karmaşıklık, büyük güçlerin bölgedeki devlet yapıları üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz. Stratejilerin araçları ve öncelikleri değişebilir; fakat bu değişkenlik, uzun dönemli jeopolitik yönelimlerin ve güç ilişkilerinin varlığını ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, son yirmi yılın ortaya çıkardığı temel gerçeklere baktığımızda, bir devletin merkezi otoritesi zayıfladığında ortaya çıkan boşluğu yalnızca başka bir devletin doldurmadığını görüyoruz. Bu boşluk; silahlı örgütler, yerel yönetimler, mezhepsel yapılar ve dış destek alan siyasî aktörler tarafından da doldurulabiliyor. Başlangıçta geçici nitelik taşıyan bu yapılanmalar, zaman içinde kalıcı askerî ve siyasî kapasitelere dönüşebiliyor.

Türkiye açısından bu tablo, yalnızca güney sınırlarının ötesinde yeni özerk veya federal yapıların ortaya çıkması bakımından değil, bölgede biriken silahlı kapasitenin farklı güç mücadelelerinde yeniden kullanılabilmesi bakımındanda dikkate alınmalıdır. PKK/HPG, Suriye’deki PYD/YPG ve İran’daki PJAK birebir aynı örgütsel yapı olarak değerlendirilemez; ancak aralarındaki ideolojik, siyasî ve örgütsel bağlar ile bölgesel ilişkiler birlikte ele alındığında aynı stratejik niyet ve planın uzantılarıdır demek hayli yerinde bir ifade olur. Bunun yanında ABD’nin Suriye’de SDG’ye silah ve askerî destek sağlaması açık bir politika haline gelmiş, Fransa da Suriye’deki SDG güçleriyle siyasî ve askerî düzeylerde temas kurmuştur. İsrail açısından da bu aktörler uzun süredir bölgesel denklemde yer alan unsurlar arasında bulunmakta; Netanyahu’nun Suriye’deki SDG’nin kontrol ettiği bölgelere yönelik Türkiye operasyonunu açık biçimde kınaması bu siyasetin göstergelerinden birini oluşturmaktadır.

Bu nedenle Irak-Suriye-İran hattında biriken askerî ve siyasî kapasitenin yalnızca bulunduğu sahadaki gelişmelerle sınırlı kalacağı varsayılamaz. Bölgesel dengeler değiştiğinde, özellikle İran merkezli yeni bir güç mücadelesi ortaya çıktığında, mevcut silahlı yapıların, ittifakların ve dış destek kanallarının farklı biçimlerde yeniden devreye sokulması ihtimali Türkiye’nin güvenlik hesabının dışında bırakılamaz.

Türkiye’nin güney sınırlarının hemen ötesinde merkezi devlet otoritesinin zayıfladığı, silahlı yapıların siyasallaştığı ve büyük güçlerin bu yapılarla farklı düzeylerde askerî ve siyasî ilişkiler kurduğu böyle bir ortamda, Türkiye’nin iç hukukunda yapılacak her düzenlemenin anayasal sınırları açık biçimde belirlenmelidir. Çünkü dışarıdaki güç dengeleri değiştikçe, bugün yalnızca iç hukuk düzenlemesi gibi görünen bir hükmün yarın bölgesel güvenlik denkleminde çok daha farklı sonuçlar doğurması mümkündür.

“Müşfik Monarşiler” ve Ulus-Devletin Geleceği

Bu bağlamda ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın bölgeye ilişkin açıklamaları da Washington’ın bölgesel siyasal düzen tasavvuruna ilişkin ipuçları vermektedir. Barrack'ın 2026 Antalya Diplomasi Forumu'nda Ortadoğu için “müşfik monarşiler” ve “monarşik cumhuriyetler” gibi yönetim modellerinden söz etmesi ciddiye alınmalıdır. Söz konusu kişinin aynı anda ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi olması, bu açıklamaların siyasi ağırlığını artırmakta. Özellikle bölgedeki devlet modelleri, Suriye'nin geleceği ve ayrılıkçı yapıların statüsü üzerine yapılan açıklamalar, Türkiye'nin ulusal güvenliği açısından yakından izlenmesi gereken bir siyasal çerçeve ortaya koymaktadır.

Bölgede merkezi ulus-devletlerin zayıfladığı, yerel ve etnik temelli siyasal yapıların güçlendiği bir düzen ortaya çıkarken, Türkiye'nin üniter devlet yapısını korumaya yönelik anayasal ve siyasal iradesi ne kadar güçlü olacaktır? İşte bizim için tehlike burada başlıyor. Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken nokta, egemenliğin yalnızca ülke sınırlarının korunmasından ibaret olmamasıdır. Devletin kendi hukuk düzenini, güvenlik politikalarını ve siyasal kararlarını dışarıdan oluşan fiilî durumların baskısı altında belirlemek zorunda kalması, ülkesel bütünlük korunmuş olsa bile egemenlik kapasitesini zayıflatır. Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu mesele, yalnızca sınırlarının ötesinde hangi yapıların ortaya çıktığı değil, bu yapıların bölgesel güç dengeleri üzerinden Türkiye’nin iç siyasal ve hukukî düzeni üzerinde nasıl bir basınç oluşturabileceğidir.

 “1000 Kilometrelik Yol” ve Anayasal Sınır

PKK’nın kuruluşundaki bağımsız devlet hedefinden zamanla geliştirdiği Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm anlayışına; Irak’taki federal Kürt yapılanmasından Suriye’de YPG/SDF’nin ABD desteğiyle kazandığı askerî ve siyasî kapasiteye kadar uzanan gelişmeler, bölgedeki siyasal dönüşümün farklı aşamalarını ortaya koymaktadır. Buna İsrail’in Suriye’deki yeni güvenlik politikası, Washington’ın bölgesel yönetim modellerine ilişkin söylemleri ve Türkiye’de örgütün tasfiyesi amacıyla gündeme getirilen yeni hukukî düzenleme eklendiğinde, Türkiye’nin üniter devlet yapısı açısından ortaya çıkabilecek risklerin tartışılması son derece meşrudur. Bu noktada kesin bir çizgi olması gerekir.

Barışın kurulacağı devlet tartışmaya açık olamaz. Barış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın çizdiği çerçevede kurulmalıdır.

Bunun aksini bir seçenek olarak tartışmaya açmak, yalnızca gelecekteki bir siyasal tercih üzerine tartışmak anlamına gelmez; Cumhuriyet’in kurucu siyasal düzeninin hangi esaslar üzerine kurulduğu sorusunu da gündeme getirir. Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenliğin kaynağı millet, devletin hukukî varlığı ise ülke ve millet bütünlüğü temelinde tanımlanmıştır. Bu nedenle üniter yapının aşındırılması yönündeki herhangi bir dönüşüm, mevcut anayasal düzenin sınırları içinde sıradan bir idari tercih olarak değerlendirilemez. Türkiye’nin ihtiyacı, Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Rumuyla, Çerkesiyle; Müslümanıyla, Hristiyanıyla, Musevisiyle ve bütün yurttaşlarıyla herkes için aynı hukuk düzeninin işlediği, sosyal devlet ilkesinin güvence altında olduğu ve demokratik kurumların yeniden güçlendirildiği bir Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet’in anayasal zemini bunu gerektirmektedir; ancak bugün bu zeminin hukuk devleti, demokrasi ve yurttaşlık bakımından ciddi biçimde aşındığı bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla burada savunulan Cumhuriyet, mevcut uygulamanın idealize edilmesi değil, Anayasa’da güvence altına alınmış kurucu ilkelerin yeniden hayata geçirilmesi talebidir.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu mesele de belirli bir topluluğun hakları üzerinden tanımlanamayacak kadar geniştir. Hukuk devletinin zayıflaması, demokratik kurumların işlevsizleşmesi, siyasal gücün denetim dışına çıkması ve yurttaşlık haklarının fiilen daralması toplumun bütününü ilgilendiren bir rejim problemine dönüşmüştür. Bu nedenle çözüm, yurttaşları etnik veya siyasal aidiyetlerine göre farklı statülere ayırmak yerine, herkes için aynı anayasal güvenceleri yeniden işler hale getirilmektir.

Gerçek bir toplumsal bütünleşme, belirli bir etnik grubun farklı bir siyasal statü kazanmasıyla değil, bütün yurttaşların Cumhuriyet karşısında aynı hukukî güvenceye sahip olmasıyla kurulabilir. Türkiye’nin ihtiyacı olan barış, Cumhuriyet’in temel ilkelerini zayıflatarak değil, hukuk devleti, demokrasi ve yurttaşlık ilkelerini yeniden güçlendirerek kurulacak bir barıştır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan demokrasi ise üniter Cumhuriyet’in anayasal çerçevesini korurken özgürlükleri, siyasal katılımı ve hukuk devletini yeniden tesis eden bir demokrasidir.

Ve Türkiye'nin ihtiyacı olan toplumsal bütünleşme, etnik kimlikler arasında yeni siyasal sınırlar çizmek değildir.

Aynı Cumhuriyet'in yurttaşları olarak ortak bir gelecek kurmaktır.

Bu nedenle yasa teklifinin önündeki temel ölçüt açık olmalıdır: PKK’nın silah bırakması ve örgütün tamamen tasfiye edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanını güçlendirmelidir. Örgüt mensupları hakkında uygulanacak hukukî sonuçlar ise genel hukuk düzeni içinde, kişinin eylemi ve hukukî statüsü esas alınarak belirlenmelidir; örgütün kendisi hiçbir biçimde siyasal bir muhatap veya egemenlik ortağı haline gelmemelidir.

Çünkü mesele yalnızca silahların susması değildir. Silahlar sustuğunda Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik anlayışının, anayasal düzeninin ve ortak yurttaşlık temelinin de aynı bütünlük içinde korunması gerekir.

Barış, demokrasi ve toplumsal bütünleşme Cumhuriyet’in anayasal düzeni içinde güçlenmeli; hiçbir çözüm arayışı egemenliği ve üniter devlet yapısını pazarlık konusu haline getirmemelidir.

Tam 106 yıl önce, 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tasfiye etmeyi amaçlayan bir paylaşım düzeni hukuki metne dönüştürüldü. Bugün aynı tarih, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önüne yeni bir hukuk düzenlemesiyle çıkıyor.

Tarihler elbette tek başına kader değildir. Fakat tarih, bazı günlerde hafızayı özellikle diri tutar. Sevr’in imzalandığı gün, Cumhuriyet’in egemenliğini ve üniter yapısını ilgilendiren bir düzenlemeyi tartışırken soruyu yüksek sesle soralım: Silahların sustuğu bir Türkiye mi kuruyoruz, yoksa egemenliğin sınırlarının yeniden tartışmaya açıldığı bir Türkiye mi?

Bilinmelidir ki, bu Cumhuriyet’in barışı, Cumhuriyet’in egemenliğinden vazgeçtiği yerde başlayamaz.