Başımızın Üstünde Ağustos Böcekleri Ötedursun
Serap Köksal · 2026-07-06

Platon, felsefenin yazılı metin üzerinden öğrenilemeyeceğini ve bu nedenle philosophia faaliyeti üzerine bir eser vermediğini söylemişti. Biz onun yazdıkları üzerine konuşacaksak, onun bu dediğini aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Yine de filozof, Sokrates’in güzel sözlerini ve o sözlere uygun yaşayışını ve ölümünü tiyatro oyunu gibi kaleme almış, onları bize aktarmadan edememişti. Elbette, Platon’un kaleme aldığı eserler sadece ustasının sözleri olarak görülüp geçilemez. Bu bilinen bir şey. Onlar Platon’un oyun kahramanının ve hatta daha fazla Platon’un sözleridir. Platon bir sahne kurmuş, bu sahnede ustasını anıp onun hünerlerini sergilemişti ama esasen kendi felsefesinin izini sürelim diye eserlerini bizlere hatırlatıcı olarak bırakmıştı.
Bu sahnelerden birinde “Ben öğrenmeye tutkunum ve ağaçlarla kırlar bana bir şey öğretmezken kentteki insanlar çok şey öğretir,” diyordu Sokrates… Sokrates, kentin dışında, İlisos nehrinin kıyısında Phaidros’la baş başa sohbet ediyordu. İkisinin gölgesinde serinledikleri çınar ağacının tepesinde öten ağustos böceklerinin yaptığı gibi onların sözlerine kulak verelim.
Phaidros, söylev dinlemeyi pek seven Sokrates'e, hatip Lysias'ın aşk üzerine yazdıklarını okur. Phaidros, büyük bir coşkuyla okur söylevi. Söylevi zaten hatipten dinlemiş ve çok beğenmiştir. Lysias'ın temel iddiası şudur; gençler kendilerine âşık olan bir kişiyi değil âşık olmayan kişiyi tercih etmelidir. Çünkü aşk bir tür geçici delilik halidir. Aşka tutulan kişi sağduyudan uzaklaşır, tutkularının zorlamasıyla davranır. Bu durum sevdiği kişiye zarar verir. Dolayısıyla aşk kalıcı bir dostluğa dönüşemez. Phaidros Sokrates’in söylevi beğenip beğenmediğini merak etmektedir. Onu aslında sırf bu yüzden peşinden kırlara sürüklemiştir. Sokrates söylevi beğenmez. Phaidros onu aynı tezi daha iyi savunan bir konuşma yapmaya zorlar. Sokrates bu konuşmayı isteksizce yapacaktır. Başlamadan önce Mousalar’a seslenir ve kendisine yardım etmelerini ister. Yapmaktan utanç duyduğu bu konuşmayı başını örterek yapacaktır.
Herhangi bir konu hakkında doğru düşünmenin ilkesi öncelikle üzerine düşünülecek şeyin ne olduğunu iyi bilmektir. O halde ‘Âşık olanla mı yoksa olmayanla mı dost olunmalı?’ konusunda konuşabilmek için öncelikle şu soru sorulmalıdır: ‘Âşık olanla âşık olmayanı birbirinden nasıl ayırabiliriz?’ Bunu yanıtlamak için aşkın ne olduğu ve nasıl bir güce sahip olduğu hususunda bir fikir birliğine varalım. Ancak bundan sonra bu tanım zemininde bunun sevilen kişiye yarar mı sağlayacağı, yoksa zarar mı vereceğini sorgulamaya sıra gelecektir.
Aşkın bir arzulama olduğunu biliyoruz. Âşık olmayanların da güzel şeyleri arzuladığını biliyoruz. O zaman soralım: ’Aşk bir arzulama ise insan neyi arzular?’
İnsanın içinde doğuştan gelen, onu bedenine haz verecek şeylere yönlendiren içgüdüler ile beraber sonradan kazanılmış, akılla yönlendirilen iyiye ulaşma isteği vardır. Bu ikisinden bazen içgüdülerin bazen de aklın istediği olur. İnsanı iyiye yönelten aklın üstün geldiği duruma ölçülülük (sophrosune), haz ve tutkuların akla üstün geldiği duruma ise hubris (aşırılık/hırs) denir. Aşk da ölçülülüğü alt eden, insanı bedensel hazlara ve güzelliğe çeken bir arzudur. Arzusu hazdan kaynaklandığı için de âşık sevdiğine karşı sahiplenici, bencil, kıskanç olur. Bu duyguların şekillendirdiği davranışları sebebiyle ona zarar verir. Sokrates söylevini âşığın sevgisini kurdun kuzuya duyduğu sevgiye benzeterek bitirir; görünüşte sevgi olan şey esasında âşığın arzusunu doyurma isteğinden başka bir şey değildir.
Sokrates, Phaidros’un ısrarıyla verdiği bu söylevin ardından hemen kente dönmek ister. Ancak dereden geçerken iç sesi onu durdurur. Bu sesi (daimonion) çocukluğundan beri duyuyordur. İç sesi onun yaptığı şeylere müdahale etmez ancak yanlış bir şey yaptığında onu engeller. İnsanların saygısını tanrılara karşı işlediği bir suç karşılığında kazanmaktan korkar. Phaidros’un okuduğu Lysias’ın söylevi de Sokrates’in bu söylevin tezini savunma biçimindeki eksiklikleri gidermek için verdiği söylev de bayağıdır. İkisi de özünde kutsala saygısızlık etmiş konuşmalardır. Çünkü Aşk (Eros) bir tanrı veya tanrısal bir varlıktır. Öyleyse hiçbir şekilde kötü olamaz. Halbuki bu iki söylevde de sadece birkaç kişiyi etkilemek için sarf edilmiş boş sözlerle çok kötü anılmıştır. Sokrates, Lysias’ın söylevini biçim ve içerik bakımından yetersiz bulmuştu. Phaidros’un zorlamasıyla nasıl yapılacağını da açıklayarak onu biçim olarak düzeltti. Ancak içeriğindeki, esasındaki yanlışa hiç müdahale etmedi.
Sokrates’in iç sesi, yaptığı bu hatayı düzeltmeden onun kente dönmesine müsaade etmez. Söylediği şeyler tamamıyla yanlış değildir. Ancak yaptığı hata esastandır. Çünkü aşkı sadece düşkün hali olan bedensel aşk ile sınırlandırmıştır. Şimdi mukaddes olana yaptığı bu saygısız davranıştan kendini arındırması gerekmektedir. Bunun için gelenekte ozanların yaptığını bildiği arınma yöntemini kullanacak, o da hemen kendi palinodia’sını (geri şarkı) söyleyecektir. Başlamadan önce az evvel söylevini verirken örttüğü başını şimdi açar. Çünkü hakikati dile getirecektir. Artık yüzünü saklamasına gerek yoktur. Eros’a yaptığı saygısızlığı, sarf ettiği yanlış sözleri geri alacak, onların yerine hakikatleri söyleyecektir. Bu defa ona layık yeni bir söylev verecek ve bağışlanmayı dileyecektir. Zaten felsefi düşüncede hakikate tam da bu yanlış yapma ve yapılan yanlıştan dönmelerle erişilebilecektir. Tıpkı Sokrates’in bize burada gösterdiği gibi. Çünkü philosophos’un kendini tanıma uğraşı ile edinmek istediği bilgi herhangi bir dış nesneyi tanıma bilgisi olarak bilimsel bilgiden bütünüyle farklıdır. Ancak tecrübi bir bilgi olduğundan kaçınılmaz olarak yapılacak yanlışlar da zaten öğrenme sürecine dahildir hatta elzemdir.
Sokrates yeni söylevine doğrudan önceki iki söylevde savunulan tezi olumsuzlayarak başlar: “Bu söylev biri çılgınken diğeri sağduyulu diye yanında kendisine âşık biri varken âşık olmayanın tercih edilmesini öneren söylevin yanlış olduğunu belirtmeli.” Aşk (Eros), Lysias’ın söylevinde bir tür delilik (mania) ve arzu edilmeyen sonuçların sebebi görülerek kötü olarak anılmıştı. Halbuki “Nimetlerin en büyükleri bize tanrısal bir armağan olarak çılgınlık yoluyla gelir.” Peki bu söylenenlerden hangisi doğru? Bunu bilmek için bu deliliğin kötü olup olmadığını anlayalım. Türkçeye delilik veya çılgınlık diye çevirilen mania aslında bir tür esrime, tutulma, cezbe halidir. Sokrates mania’yı şöyle tanımlar: Beşeri -akıl hastalığı diyebileceğimiz- ve ilahi olmak üzere iki tür mania vardır. İlahi mania her zamanki yaşantımızı değiştirmemize kaynaklık eder ve dört türlüdür: Apollon’un esinlemesiyle kehanet, Dionysos’un verdiği esriklik, Mousalar’dan gelen şairlik ve Aphrodite ile Eros’tan gelen aşk çılgınlığı, mania’sı. Bizim konumuz olan bu dördüncüsü hepsinden üstündür.
Sokrates şimdi tanrıların bu deliliği insana en büyük mutluluğu getirmesi için gönderdiğini kanıtlayacaktır. Bunun için öncelikle ilahi ve beşeri ruhun gerçek doğalarını anlamak gerekir. Beden hareket etme özelliğini kendinden değil dışarıdan, ruhtan alır. Ruh ise kendisinden alır. Hareket ilkesini kendisinden alan bir varlık ölümsüzdür. Bu durumda ruh ölümsüzdür. İnsan beden ile ruhun, yani beşeri ile ilahi olanın, ölümlü ile ölümsüzün, sonlu ile sonsuzun bir aradalığıdır. Sokrates, ruhun (psukhe) neye benzediğini kanatlı atlı araba metaforu ile anlatır. Arabayı süren bir arabacı ve onu taşıyan iki kanatlı at vardır. Atlardan biri dik duruşlu, söz dinleyen asil bir soydan, diğeri ise yere ve karanlığa çekilen huysuz bir attır. Bu üç unsur ruhun bölünemez üç kısmını simgeler. Arabacı düşünme ve akletme gücünü (logistikon) temsil eder. Atlardan soylu olan gazap kuvvetini (thumos) huysuz olan ise şehvet kuvvetini (epithumia) gösterir. Ruhun bu kuvvetleri kemallerine ulaştığında hikmet, cesaret ve iffet erdemleri doğar ve bunların kusursuz uyumunda doğacak erdem adalettir. Sokrates ruhun bu kanatlı atlı araba ile evreni dolaştığını, Varlık’ı gördüğünü ve daha sonra nasıl bedenlendiğini ayrıntılı olarak anlatır.
Ruhların tanrıların peşindeki göksel yolculuğunda, huysuz atı gereğince zapt edemeyen bir arabacı bu mutlu yolculuğu sürdüremeyecektir. Atlar birbiriyle zıt yönelişlerinden doğan arbedede kanatlarının zarar görmesiyle düşmeye başlar. Ruh bu düşüşte tutunacağı bir yer arar ve bulduğu bir bedene girer. İnsan, beden ile ruhtan mürekkep bir bütün; canlı ancak ölümlüdür. Ruh doğa yasalarına tâbi ölümlü bedene girdiğinde kendi ölümsüz esasını unutacaktır. Kaybettiği kanatlarına ancak unuttuğunu bu dünyada yaşıyorken tekrar hatırlaması (anamnesis) ile tekrar kavuşabilecektir. Bunu yapabilmesi için aşk denilen mania’nın refakati gerekir. Bu ise tanrısal bir bağıştır insana. Buna tutulan, dünyadaki güzelliği görünce hakiki Güzelliği anımsar. Bu tutkuya en iyiler kapılır, o da en iyilere yönelir. İnsan philosophia faaliyetini yöntem olarak kullanarak kendisinde verili yaşamsal kuvvetleri dönüştürebilir. Eğer gazap kuvvetini cesaret erdemine, şehvet kuvvetini iffet erdemine yüceltmek suretiyle akletme kuvveti ile hikmete erişebilirse bu tanrısal lütfun yöneldiği iyilerden olacaktır. Yaşamını tanrısal olan güzellik, bilgelik, iyilikle, erdemlerle sürdürecektir.
Hakikat, adalet, iyilik, ölçülülük duyularla algılanamazken sadece güzellik gözle görülebilir. Üstelik kendisini beğenende sevgi doğmasını sağlar. Gözle görülen güzele aşkla bağlanan bir ruh; bu aşkın refakatinde kendisine öğretilmiş, sorgulamadan yapageldiği alışkanlıklarından çıkabilecek gücü bulabilir. Bu gücü bulup duyulur olandan akledilir olana yönelebilen bir ruh kaybettiği kanatlarına yeniden kavuşma şansını elde edebilecektir.
Sokrates âşıkların tutkularının doğasını ve nedenini gezgin âşıklardan alıntıladığı şu dizelerle tarif eder: “Ölümlüler ona uçan Eros adını vermişler, tanrılar ise doğasında kanat çıkarmak olduğu için Kanatlı/Pteros derler ona.” Sokrates burada tamamını anamadığımız palinodia’sını Eros’a, önceki söylevlerde söylediklerinden dolayı bağışlanması dileğiyle sunar. Ayrıca Eros’tan Lysias’ı felsefeye yönlendirmesini ister. Böylelikle Eros’un yardımıyla Lysias belâgat kabiliyetini ilahi olana hizmet etmek üzere kullanabilecektir.
Şimdi Sokrates ve Phaidros akıl yürütmeleri neticesinde vardıkları bu düzlükte iyi ve güzel bir söylevin ne olduğunu inceleyeceklerdir. Sohbetin başından beri örneklerle sorguladıkları güzel bir söylevin nasıl olması gerektiği konusunu berraklaştırma vakti artık gelmiştir.
Sokrates Phaidros’a, düşünebilmesini ve konuşabilmesini sağladığı için diyalektik yöntemin âşığı olduğunu söyler. Bilgi edinmenin yolu olan diyalektik yöntem, aslında hakiki retorik sanatıdır. İki ilkesi vardır: Toplama (sunagoge) ve ayırma (diairesis). Diyalektik yöntem, inceleyeceği bir meseleyi önce bütün cihetleriyle ele alıp tek bir idea altında toplar. Onu önce bu şekilde tamamıyla kuşattıktan sonra, bu defa tüm ayrımlarını belirler. Artık bölünemeyeceği yere kadar bölerek derinleştirir bilgisini.
Bir söylevi güzel yapan nedir? Söylev vermeyi öğreten sofistler çoğunluğun doğru kabul ettiği veya akla uygun bulacağı şeyleri söylemek, süslü, akıl çelici ifadelerle muhatabını ikna etmek olduğunu söylerler. Halbuki bir söylevin güzelliği ancak hakikat bilgisini dile getirmesindedir. Bu söylev; dinleyenin ruhunu sözle yönlendirme (psukhegogia), hakikat bilgisine yöneltme sanatıdır. Sokrates’e göre insan ruhunu oluşturan üç bileşen her insanda farklı ölçülerde bir araya gelir, bu da insan tabiatındaki farklılıkların nedenidir. İyi bir retorikçinin öncelikle insan ruhunu tanıması ve farklı tabiatlardaki ruhlara farklı şekillerde hitap etmesi gerekir. Bu yetkinlikte bir retorikçi ise ancak bir Bilge (sophos) olabilir. Bilgede dile gelen söz (Logos) muhatabı olan philosophos’un ruhuna adeta nakşedilir.
Peki yazı hangi durumlarda uygundur? Yazının başlangıcına gidersek, eskilerin harfleri bulduğunu söyledikleri Theuth bunu kral Thamus’a gösterir. "Bu bilgi Mısırlıları daha bilge ve belleklerini daha güçlü kılacaktır, çünkü bilgeliğin ve belleğin ilacı budur,” der. Kralsa “Sen belleğin değil hatırlatmanın ilacını bulmuşsun. Bu yolla öğrencilerine gerçek bilgeliği değil onun görüntüsünü sunuyorsun. Öğrencilerin birçok şey okuyarak gerçek bir eğitim almadan çok şey bildiklerini sanacaklar. Oysa gerçek bilge olmadan kendilerini bilge sanacakları için çoğu konuda cahil ve katlanılması zor insanlara dönüşecekler,” der.
Sokrates yazı ile ilgili kendi fikrini bu hikâye ile açıklar. Yazılı söz savunmasızdır. Bir kez kaleme alındı mı onu anlayanın da anlamayanın da eline geçebilir. Üstelik yazı kendisinde saklanmış bilgiyi kötü niyetli veya anlayışsız kişilere karşı koruyamaz. Tıpkı tanrıların peşinde göklerde dolaşmak istediği halde kanatlarını kaybettiği için bedene girmiş ruha benzer. Söz de harflerin dolayımında adeta bir resme dönüştüğünde kanatlarını çoktan kaybetmiştir. Artık canlı olmadığından da diyalektik yöntem ile sorgulanamaz.
Sokrates’in çınar ağacının altından kalkıp kente gitmeden önce Pan’a ve diğer tanrılara ettiği duayı biz de buradan duyalım. Hatta peşine Phaidros’un ondan istediğini biz öncesinde tekrarlarsak Sokrates’in sözlerini bir an için diriltmiş oluruz. Hadi madem: “Aynı şeyleri benim için de dile, çünkü dostların her şeyi ortaktır.”
“Sevgili Pan ve buranın diğer tanrıları, bana ruhumun güzel olmasını bahşedin ve dışımda sahip olduğum her şeyin içimdeki güzellikle uyum içinde olmasını sağlayın. Zenginliğin sadece bilgelerde olduğuna inanayım. Servetim öyle çok olsun ki sağduyulu insanlardan başkası ne taşıyabilsin ne de yanında götürebilsin.”

Resim: Simon Vouet’in The Muses Urania and Calliope (y. 1634) adlı eseri.
Simon Vouet bu eserinde Mousa kardeşlerden ikisini resmetmiştir. Bunlardan Ourania başında yıldızlardan bir taçla gökbilimini simgeleyen bir küreye yaslanmış otururken bize bakıyordur. Kalliope ise elinde tuttuğu bir kitapla yüzünü ona dönmüştür. Sokrates o öğle saatinin bunaltıcı sıcağında Phaidros’la serinlemek için oturdukları çınar ağacının gölgesinde sohbet ederlerken başlarının üstünde ötüşen ağustos böcekleri onları izlemektedir. Sokrates onların hiç bitmeyen şarkılarını denizcileri tuzağa düşüren Seirenlerin ezgilerine benzetir. Ağustos böceklerinin şarkılarına kendilerini kaptırmayıp uykuya dalmaz, aksine sohbet etmeyi sürdürürlerse onların hayranlığını kazanabilecek ve belki de Mousaların onlar aracılığıyla insanlara sunduğu armağanı alabileceklerdir. Çünkü mite göre ağustos böcekleri Mousalara, sanatlarını onurlandıran insanları müjdeler. Dokuz kız kardeş içinde gökyüzüyle, tanrıların ve insanların konuşmalarıyla en çok Kalliope ile Ourania ilgilenir. Sesleri en güzel olan da onlardır. Ağustos böcekleri ömürlerini felsefeyle geçirenleri işte bu iki Mousa’ya haber verecektir. Bu nedenle Sokrates ile Phaidros o gün orada bu tanrısal lütfa kavuşma arzusuyla, bunun gereği olarak gördükleri tefekkür ve sohbete ara vermeyecek, rehavete teslim olmayacaklardır.