Beklemenin Siyaseti, Onaylanmış Risk ve Kamusal Güvenin Yitimi
Ali Yıldırım · 2026-10-19

Geçen yılın Kasım ayında, Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi'nde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bir cümle söyledi: "Özellikle bazı fonlar üzerinden bu manipülasyonların yapıldığını da biliyoruz." O gün bu cümle bir uyarı olarak karşılanmadı. Ardından ne bir giriş kapatıldı ne bir fon durduruldu. Aradan bir yıl geçmeden aynı cümle, sayısı bugün bile netleşmemiş bir kalabalığın hikâyesinin ilk satırı oldu.
Arada geçen süre bir gecikme değil, siyasi bir karardı. Beslediği bir düzen vardı. Soygun bu düzenden beslenir.
Bu düzenin ne olduğunu baştan açmak gerekiyor, çünkü mesele tek tek manipülasyonlarla sınırlı kalmıyor. Bu düzen, paranın bir mal ya da hizmet üretmeden kendi başına çoğaldığı, kazancın yeniden kazanca eklendiği ve her halkanın değerini kendisinden sonra gelenin parasından aldığı bir birikim biçimidir. Burada bir ihtiyaç karşılanmaz, bir fiyat bir başkasına devredilir ve devrin her aşamasında birileri aradaki farkı alır. Fonların içinde dönen manipülasyon bu düzenin sebebi değil, en görünür yüzüdür. Görünmeyen yüzü, paradan para kazanmanın en meşru ve en akıllı yatırım biçimi sayılmasıdır.
Simmel bu alanın insanda neyi aşındırdığını yüzyılı aşkın süre önce tarif etti. Sinizmin yetiştiği yerler, ona göre, dev hacimlerin döndüğü, paranın büyük miktarlarda bulunduğu ve sahibini kolayca değiştirdiği yerlerdir, borsa işlemleri bunun örneğidir. Simmel'e göre değer mübadelede netleşir.
Buradan bir ikilem doğuyor ve bu yazının çerçevesi o ikilemin üstünde duruyor. Simmel'e dayanıp paradan para kazanmanın değer duygusunu nasıl çözdüğünü anlatmak, aynı anda bu piyasanın düzgün işlemesini, denetimin çalışmasını ve kuralların uygulanmasını istemek ile çelişir gibi görünür. Bu görünür çelişkinin cevabını açmadan önce krizin kendi kayıtlarına bakmamız gerekiyor.
Para kimin senedi?
Georg Simmel, 1900'de kaleme aldığı Paranın Felsefesi kitabında değerin nesnenin içinde durmadığını savundu. Bir elmas kesilip içine bakıldığında orada değer bulunmaz, karbon bulunur. Değer, nesneyle insan arasındaki ilişkide doğar. Simmel bu ayrımı kurarken Kant'a yaslanır. Kant varlık dünyasını, bize göründüğü hâliyle dünya ve kendinde olduğu hâliyle dünya diye ikiye ayırmıştı, Simmel aynı ayrımı değer alanına taşır ve şöyle yazar. "Varlık dünyası nasıl ki benim tasarladığım bir şey ise, değer dünyası da benim arzumdur." Ancak her arzu değer üretmez. Kolayca ulaşılan hiçbir nesne arzu uyandırmaz. Hava, yaşam için her koşuldan daha gereklidir ama fiyatı yoktur, çünkü elde edilmesi hiçbir vazgeçişi gerektirmez. Değer, arzu ile nesne arasına bir mesafe girdiğinde doğar ve o mesafeyi aşmak için nelerden vazgeçildiğiyle ölçülür.
Değerin tek tek kişilerin arzusundan kopup nesnelleşmesi ise mübadeleyle olur. İki taraf ellerindekini değiştirdiğinde ortaya bir oran çıkar, bir ölçü buğday bir koyun eder. Simmel'e göre değer tam bu karşılaştırmada nesnelleşir, çünkü iki arzu karşı karşıya geldiğinde taraflardan hiçbirine ait olmayan ortak bir ölçü doğar. Para, zamanla bu ölçünün kendisi hâline gelmiş biçimdir. Bu nedenle para bir ilişki olarak okunmalıdır. İnsanların birbirine karşı yükümlülüklerinin ortak bir ölçüde soyutlaşmış, taşınabilir ve devredilebilir hâlidir. Bu anlamda para gerçekten bir senettir. Ancak bu senedi düzenleyen de tahsil eden de mübadele ilişkisinin bütünüdür.
Buradan paranın değerine dair ikinci bir sonuç çıkar. Bir para biriminin değeri onu basan merciden gelmez, mübadele ilişkisinin yarın da süreceğine dair ortak kanaatten gelir. Simmel'in paranın tarihini maddeden uzaklaşma hikâyesi olarak okumasının sebebi de budur. Altın sikkeden kâğıda, kâğıttan banka kaydına her geçişte paranın maddi karşılığı azaldı ve her azalmada verilen sözün taşıdığı yük arttı. Dolayısıyla paranın değeri öncelikle bir düzen sorusudur, fiyat ondan sonra gelir.
Simmel'in ikinci iddiası birincisinden daha rahatsız ediciydi: para saf araçtır. Simmel bu nitelemeyi teknik bir tanım olarak kullandı. Ona göre para, araç olmanın en saf nesneleşmiş hâlidir, yani soyut kavramıyla birebir örtüşen tek somut alettir. Çekiç çivi çakar, anahtar kapı açar, her alet kendi işine bağlı kalır. Para ise yalnızca araç olmaktan ibarettir, belirli bir işin aleti olmaktan kurtulmuştur. Niteliksizlik de bu yüzden bir kusur sayılmaz, tanımın kendisidir. Simmel'in kendi ifadesiyle para, değer birimlerinin salt aritmetik bir toplamı olduğu için mutlak biçimde biçimsizdir. Paranın rengi, tadı, kendine ait bir amacı yoktur, yalnız miktarı vardır. Simmel aracın amaca dönüşmesini de buradan açıkladı. Araçların amaç hâline gelmesi, son çözümlemede amaçların da yalnızca araç olmasıyla meşrulaşır. Her amaç bir sonraki amacın aracı olduğu için, hiçbir belirli amaca bağlanmayan para araç ile amaç arasındaki sınırı silmiş olur. Simmel bu silinmeyi bir yapı tarifi olarak anlattı. Para ekonomisi büyüdükçe insanın kurduğu ilişkiler kişisellikten çıkar, hesaba dönüşür. Kimseye güvenmeye gerek kalmaz, çünkü herkes aynı ortak senede güvenir. Bu büyük bir kolaylıktır. Aynı zamanda tek bir kırılma noktası demektir.
Üçüncü iddia, bu yazı için en önemlisi: para niteliksel olan her şeyi niceliksel olana çevirir. Simmel'in modern zihin dediği şey hesaplayan zihindir. Bir şeyin ne olduğunu değil, ne ettiğini sorar. Bu çeviri bir kolaylıktır ve aynı anda bir körlüktür. Bir ihanetin, bir kayırmanın, bir güven kırılmasının karşısına bir tutar koyduğunuz anda meselenin ahlaki yüzü kapanır, yerine pazarlık açılır. Rakam konuşmaya başladığında fiil susar.
Fon da bu senet mantığıyla çalışır. Bir yatırım fonuna para koyan kişi portföy yöneticisinin zekâsına güvenmez, çoğu zaman adını bile bilmez. Fonun bir listede olmasına güvenir. Listeyi kuran kuruma güvenir. O kurumun arkasında devletin imzası olduğunu bilir. Bu güven bireysel bir hesap gibi görünür, oysa her adımı ortaktır. Katılma payı alan kişi fonun içindeki varlıkları tek tek saymaz, kurumun kayıtlarını açıp bakmaz, denetim raporunu kendi okumaz. Bunların yapıldığına güvenir, çünkü yapılmasını denetlemekle görevli kurumlar vardır ve o kurumları hükümet görevlendirmiştir. Yani ekranda gördüğü rakamın bir karşılığı olduğuna, kendisi gibi binlerce kişinin aynı anda aynı şeye inanmasıyla güvenir.
Bu yüzden bir fon çöktüğünde kaybedilen şey birikimle sınırlı kalmaz. Birikimin ölçülebilir bir kısmı geri alınabilir, dava açılır, teminat çözülür, bir bölümü tahsil edilir. Geri gelmeyen şey, o rakamın bir şey ifade ettiğine dair ortak kanaattir. Kaybedilen güven de paraya ya da fona duyulan güvenle sınırlı kalmaz. Çünkü para bir cepten çıkarken herkesin gözü önünde bir soygun düzeninin içinde bir başkasının sermayesi olmuştur. Böyle bir düzenin kurulmasına, sürmesine ve görülmemesine imkân veren irade de aynı anda güven kaybeder. Zarar belki kapatılır, bazı tutarlar geri ödenir, ama güven geri ödenemez.
Parasını kaybeden insanlar Pusula'ya, Tera'ya, Hedef'e, A1'e, Bulls'a, Atlas'a, Pardus'a güvenmedi, hepsinin üstündeki imzaya güvendi. Eylül'de altüst olan şey bir yatırım aracı değil, o imzaydı.

Bilmek ve engel olmamak
Kronoloji açık ve sıkıcı. Sıkıcılığı tam da meselenin kendisi.
Geçen yılın son çeyreğinde, halka açıklık oranı düşük hisselerde anormal fiyat hareketleri tespit edildi. Aralık başında Finansal İstikrar Komitesi Şimşek başkanlığında toplandı. Hemen ardından Sermaye Piyasası Kurulu'nda bir çalışma grubu oluşturuldu. Aynı ayın sonunda nitelikli yatırımcı sayılmanın parasal eşiği yükseltildi.
Sonra aylar geçti.
Bu yılın Ağustos ayında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Aynı ay içinde kurul, yatırım fonlarına ilişkin rehberde kapsamlı bir değişiklik yaptı. Eylül'ün ilk yarısında bir portföy şirketi, krizin merkezindeki bir diğer şirketi devralmak üzere görüşmelere oturdu. Birkaç gün sonra devralınacak şirketin yönetim kurulu başkanı tutuklandı. Ardından aynı şirketin fonlarında ilk temerrüt geldi, yatırımcılar paralarını istedi ve fon ödeyemedi. Borsa sert düştü. Kurtarıcı olarak masaya oturan şirketin kendi fonlarında da temerrüt açıklandı. Bir gün sonra komite olağanüstü toplandı, kurul bir dizi portföy şirketinin fonlarını topluca tasfiyeye aldı.
Bu listenin asıl meselesi iki tarih arasındaki boşluk. Kasım ile Eylül arasında bu fonlara para girmeye devam etti. Yeni insanlar katıldı, mevcut yatırımcılar payını büyüttü, fonların varlık büyüklüğü arttı. Yani risk biliniyordu ve büyümeye devam etti. Büyümenin önemli bir kısmı, riskin bilindiği söylendikten sonra gerçekleşti.
Böyle bir düzeni bilmek ile ona engel olmak arasındaki mesafe, hem hukukun hem siyasetin alanıdır. Bilmediğini söyleyen bir iktidarın karşısında ise ihmal iddiası durur. Bildiğini kendi ağzıyla söyleyip beklemiş bir iktidarın karşısında ise ihmal değil, siyasal tercihin sorumluluğu durur. İhmal bir eksikliktir, tercih ise bir karardır. Eksikliğin gerekçesi olur, kararın sahibi olur. Burada bir eksiklik yerine bir karar bulunduğu için sorulacak soru neyin gözden kaçtığı olamaz, beklemeye kimin karar verdiği ve bu beklemenin kime ne kazandırdığıdır. Bekleyen siyasi irade o süre boyunca olan her şeyin sorumluluğunu üstlenir ve bunun hesabını halka vermek zorundadır.
Minsky'nin kademeleri
Hyman Minsky, Stabilizing an Unstable Economy'i seksenlerin ortasında yazdı. İstikrar istikrarsızlık üretir, en bilinen cümlesi budur. Bu cümle genellikle zekice bir paradoks gibi aktarılır, oysa teknik bir tespittir.
Minsky borçlanmayı kademelere ayırır. İlk kademede borçlu, eline geçen nakitle hem anaparayı hem faizi karşılayabilir. İkinci kademede faizi ödeyebilir, anaparayı ödeyemez, borcunu sürekli çevirmek zorundadır. Üçüncü kademede ikisini de karşılayamaz. Orada ayakta durmanın tek yolu, elindeki varlığın fiyatının artmaya devam etmesi ya da kapıdan yeni para girmesidir. Minsky bu üç kademeyi şöyle adlandırır. İlki korunmalı borçlanma, yani hedge. İkincisi spekülatif borçlanma. Üçüncüsünün adı ise bir dolandırıcıdan gelir. Ponzi.
Charles Ponzi, 1920 yılında Boston'da bir getiri vaadiyle para topladı. Vaadin dayanağı uluslararası posta cevap kuponlarıydı. Ponzi, aynı kuponun bir ülkede ucuz, başka bir ülkede pahalı olduğunu, ucuz olduğu yerden alıp pahalı olduğu yerde bozdurarak aradaki kur farkını kazanca çevireceğini söylüyordu. Toplanan para o işe hiç girmedi. Ponzi eski yatırımcının getirisini yeni yatırımcının parasıyla ödedi. Yapı aylarca pürüzsüz işledi, çünkü kapıdan giren para çıkmak isteyenden fazlaydı. Giriş yavaşladığı gün çöktü.
Minsky bu adı bir ahlak yaftası olarak kullanmaz, bir yapı tarifi olarak kullanır. Ayrımın yerini de gösterir; Charles Ponzi bilerek dolandırdı. Üçüncü kademedeki borçlu için böyle bir kast gerekmez, çoğu zaman kendini ihtiyatlı bir yatırımcı sayar. Ama bilançosunun işleyişi aynıdır, borcunu ödemesi yeni paranın gelmeye devam etmesine bağlıdır. Niyet ayrı, mekanizma aynı. Minsky'nin kastettiği incelik budur.
Bu tarif, Türkiye'deki krizin başladığı anı anlatıyor. Eylül'de olan şey önce bir çıkış sıkışmasıydı. İnsanlar parasını istedi, fon satamadı. Çıkışın mümkün olması, girişin devam etmesine bağlıydı.
Minsky'nin asıl iddiası bu kademelerin sabit olmamasıdır. Model bu kaymayı iyi niyetli davrananlar üzerinden kurar. Kimse bir sabah oturup daha riskli borçlanmaya karar vermez, herkes kendi hesabına göre makul davranır. Borç veren kendi kayıtlarına bakar, orada temerrüt görmez, şartları gevşetir. Borç alan kendi geçmişine bakar, orada kayıp görmez, pozisyonunu büyütür. İkisi de kendi ölçütüne göre doğru davranır. Kayan şey ölçütün kendisidir. Uzun süre hiçbir şey kötüye gitmediğinde geçmiş veri riski küçük gösterir ve ihtiyat bir erdem olarak görünmekten çıkıp maliyet kalemi sayılmaya başlar. Böylece kimsenin istemediği ve kimsenin ayrıca karar vermediği bir risk birikir. Çöküş de bu yüzden sakinliğin kendi ürünüdür.
Bu anlatımın sınırını da baştan çizmek gerekir. Minsky kaymanın iyi niyetle de olabileceğini gösterir, her kaymanın iyi niyetle olduğunu söylemez. Model ölçütün nasıl gevşediğini açıklar, gevşemiş ölçütün içinde kimin ne yaptığını açıklamaz. Kendi parasıyla yanılan bir yatırımcının durumu ile başkasının parasını toplarken aynı yanılgıyı pazarlayan bir kurumun durumu, bilançoda benzer görünse de aynı şey sayılmaz. Yapısal bir açıklama kimseyi sorumluluktan çıkarmaz, yalnızca sorumluluğun nerede aranacağını söyler. Kaymanın kendisi piyasanın işleyişinden doğar, kaymanın görülüp sürmesine izin verilmesi ise karar verenlerin tercihidir. Kimin bilerek davrandığı sorusu yargının önündedir ve karara bağlanmamıştır, kaymanın bilindiği ise kayda geçmiştir.
Bu çerçeve Türkiye'deki fon krizine birebir oturur, ama bir ekleme gerektirir. Minsky'nin anlattığı kayma piyasanın kendi içinde olur. Burada kaymanın ortasında bir de denetleyici duruyordu ve o denetleyici kaymayı gördüğünü söylemişti. Bir fonun hangi kademede olduğunu anlamak, elindeki varlığı ne hızla paraya çevirebildiğini sormakla başlar. Bu soru denetleyicinin görev tanımıdır. Sorulmaması bir unutkanlık sayılamaz, çünkü sorunun konusu olan şey zaten biliniyordu ve bilindiği açıkça söylenmişti. Bir sorunun bilinmesine rağmen sorulmaması, cevabının bağlayıcı olmasıyla ilgilidir. Kayda geçmiş bir cevap müdahaleyi zorunlu kılar, hiç sorulmamış bir soru ise fiyatın yükselmeye devam etmesine alan bırakır.
Minsky bir şey daha söyler. Çöküşü önlemek için devreye giren irade, kaçınılmaz olarak bir seçim yapar; kimi kurtaracağını, hangi zararı kimin üstleneceğini seçer. Bu seçim teknik görünür ama siyasaldır. Kurtarma paketinin kapsamı, kimin önemli sayıldığının açık ilanıdır.
Minsky'nin en çok ihmal edilen yanı, kapitalizmin tek bir biçimi olmadığını söylemesidir. Finansal kurumlar doğal değil tasarımdır. Tasarım ürünü olan bir şeyin arkasında da bir tasarımcı vardır. Türkiye'de bu tasarım kendiliğinden oluşmadı. Kuralları yazan, kurulları atayan, yetkileri dağıtan ve denetimin sınırını çizen irade yirmi yılı aşkın süredir iktidar partisinin elindedir. Sorumluluğun adresi orada aranır.
Sessizlik de bir tasarım kararıdır. İktidar bir riski bilip ses çıkarmadığında piyasa bunu "risk yok" diye okumaz, "risk onaylandı" diye okur.

Kurulmuş denge
Denetim bir muhasebe işlevi değil, verilmiş bir sözdür. Bu söz, tek tek hükümetlerin üstünde duran, süreklilik taşıyan devletin sözüdür. Katılma payını alan yurttaş o listeyi onaylayan bakanın adını bilmez, onaylama işini yapan kurumun uzmanlığına ve kaydına güvenir. Bir kurumun uzmanlığı yıllar içinde birikir, kadrosu yetişir, ölçütü yazıya geçer ve hükümet değiştiğinde yerinde kalır. Devlet ciddiyeti dediğimiz şey de budur, sözü kişiden bağımsız kılan kurumsal hafızadır. Yurttaşın güvendiği imza bu hafızanın kısaltmasıdır. Türkiye'de bu hafızayı taşıyan kurumlar hükümet eliyle aşındırıldı. Planlama geleneğini taşıyan teşkilatın kapatılıp yerine bir bakanlığın kurulması tek bir idari düzenlemeden fazlasıydı, uzmanlığın yerine siyasi takdirin konulduğu bir zihniyetin ilanıydı. Kurumsal söz aşındıkça güvence de kurumun kaydından çıkıp tekil muhatapların beyanına kaldı.
Hükümetin ne istediği, kriz çıktıktan sonra kurduğu cümlelerde görünmez, kriz çıkmadan önce hangi mekanizmayı yerinde tuttuğunda ve hangisini gevşettiğinde görünür. Burada gevşetilen şey tek bir kuraldan fazlasıydı, denetimin bağlayıcı olma özelliğiydi. Risk kayda geçmişti, girişi açık tutan düzen olduğu gibi korundu. Bir riskin bilinmesine rağmen girişin serbest bırakılması, krizi beklenmedik bir olay olmaktan çıkarır ve onaylanmış bir ihtimale dönüştürür.
Krizden sonra atılan adımlar aynı tercihin devamıdır. Her biri kendi tarihinde, kendi teknik diliyle ve ayrı bir gerekçeyle alındı. Hepsi bir arada okunduğunda ortaya bir gerekçeler toplamı yerine tek bir yön çıkıyor. Hangi işin günler içinde bitirildiği, hangisinin takvimsiz bırakıldığı, kimin zararının kamu eliyle karşılandığı ve kimin kazancının kendi takdirine bırakıldığı birbirinden bağımsız kararlar gibi durur, ama hepsi aynı tarafın lehine düşer. Bu kadar düzenli bir tutarlılık dağınıklıktan doğmaz. Teknik dil burada bir açıklama değil, bir perdedir. Eylül sonundan bu yana atılan adımlar, perdenin arkasındaki sırayı da gösteriyor.
Tasfiye süresi Eylül sonunda uzatıldı. Ekim başında kurul bir ara ödeme kararı açıkladı. Nihai hesaplamadan mahsup edilmek üzere, yatırımcı başına bir üst sınır konuldu. Bu sınır her fon için ayrı uygulanıyor. Yatırımcının bir fondaki net yatırım tutarı sınırın altındaysa tutarın tamamı ödeniyor, sınırı aşıyorsa yalnızca sınır kadarı ödeniyor. Net yatırım tutarını Merkezi Kayıt Kuruluşu belirliyor. Kapsam, tasfiyeye alınan fonların tamamını içermiyor. Ara ödeme yalnızca kurucusu Tera, Pusula, Atlas ve Hedef Portföy olan fonlar için geçerli. A1 Capital, Bulls ve Pardus Portföy fonları ayrı bir karara bağlandı, o karar da yalnızca tasfiye sırasını belirliyor, ara ödeme getirmiyor. Böylece aynı krizin içinde iki ayrı yatırımcı grubu oluştu. Birine ara ödeme hakkı tanındı, diğerine yalnızca tasfiye sırası bildirildi. Bu ayrımın hangi ölçüte dayandığına dair yayımlanmış bir gerekçe yok. Ödemelerin ne zaman yapılacağı da belirsiz, açıklanmış bir takvim bulunmuyor. Minsky'nin sorusu burada canlanıyor. Zararın hangi bölümünü kim üstlenecek, bu dağılımı hangi ölçüt belirledi?
İki karar ayrıca durup düşünmeyi hak ediyor.
Birincisi, kredili işlemlerde aranan asgari özkaynak oranı geçici olarak düşürüldü. Bu karar teknik görünüyor, o yüzden ne olduğunu açmak gerekiyor.
Kredili menkul kıymet işleminde yatırımcı aracı kurumdan kredi kullanır ve kendi parasının üstünde bir pozisyon taşır. Özkaynak oranı bu işin emniyet kemeridir, taşınan pozisyonun ne kadarının yatırımcının kendi parasıyla karşılanması gerektiğini söyler. Oran yüksekse pozisyon küçük kalır ama düşüşe dayanıklı olur. Oran indiğinde aynı teminatla daha büyük pozisyon açılır, dayanıklılık azalır.
Kurul, 17 Eylül 2026 tarihli ve 2026/60 sayılı bülteniyle bu oranı yüzde 35'ten yüzde 20'ye çekti. İlk dönem 2 Ekim 2026'da bitiyordu, sonra 30 Ekim seans kapanışına uzatıldı. Uygulama zorunlu tutulmadı, aracı kurumun risk politikasına ve müşterinin talebine bırakıldı.
Açıklanan gerekçe, teminat tamamlama çağrıları ve zorunlu satışların yarattığı zincirleme satış baskısını hafifletmekti. Mekanizma şöyle işler, oran düşünce yatırımcının mevcut teminatı daha uzun süre yeterli sayılır, teminat tamamlama çağrısı daha geç tetiklenir, zorunlu satış daha geç gelir. Düşen bir piyasada bu, satışın satışı doğurduğu sarmala vurulmuş bir frendir. Kararın sonuçlarına dair resmî bir ölçüm açıklanmadı. Bilinen tek şey, tedbirin bir kez uzatılmış olmasıdır. Bir fren bu kadar süre basılı tutuluyorsa, bu onun işini bitirdiği anlamına gelmez, ona hâlâ ihtiyaç duyulduğunu gösterir.
Ama aynı kararın ikinci bir yüzü var. Daha az teminatla daha büyük pozisyon taşımak, taşınan riskin büyümesi demektir. Tasfiye eşiği aşağı iner, yatırımcı daha derin bir düşüşe kadar pozisyonda kalır. Fren tutarsa zincirleme satış durur. Düşüş sürerse, aynı yatırımcı daha büyük bir pozisyonla ve altında kendi parasının daha azı kalmış olarak yola devam eder. Bir yapıyı ayakta tutmak için ona daha fazla borç taşıma izni verildiğinde kazanılan şey istikrar mı, yoksa sadece zaman mıdır?
İkincisi, kurul aşırı kazanç elde edenlere gönüllü iade çağrısı yaptı. Oysa kanunda bu durumun kuralı zaten yazılıdır. Sermaye Piyasası Kanunu, işlem yoluyla yapılan piyasa dolandırıcılığında failin elde ettiği menfaatin iki katını Hazine'ye ödemesi hâlinde cezanın ortadan kalkmasını ya da hangi aşamada ödediğine göre oranı belli bir indirim uygulanmasını öngörür. Yani muhatabı, tutarı ve sonucu belli bir yol vardır ve o yol failin takdirine bırakılmamıştır. Kurulun yaptığı ise bu yolun yanına ikinci bir yol açmak oldu. İki katı aranmayan, Hazine'ye gitmeyen, ödenip ödenmemesine kazancı elde edenin karar verdiği bir yol. Kanun, mali ödemenin cezai sorumluluğu kendiliğinden ortadan kaldırmayacağını söylerken, hükümet ödemeyi bir çağrıya çevirdi.
Hükümet, elinde zorlayıcı bir hüküm dururken kazancı elde edenden geri vermesini istediğinde, iki şeyi birden yapmış olur. Kanunun kurduğu yolu kullanmaz ve kullanmadığı o yolun yerine bir jest koyar. Bu jestin kime ne sağladığı da açıktır. Geri veren taraf, hakkında hüküm kurulmadan, iki katını ödemeden ve Hazine'ye muhatap olmadan, kendi iradesiyle hesabını kapatmış görünür. Böylece nitelikle ilgili bir mesele bir tutar sorusuna iner, Simmel'in niceliğe çevirme dediği işlem tam burada tekrar eder. Düzen kazancı serbest bırakır, zararı dağıtır ve hesap sorulması gerektiğinde kazanandan rica eder. Hükümetin neyi koruduğu, elindeki hükmü uygulamak yerine rica etmeyi seçtiği yerde görünür.
Çağrı orada da kalmadı. Ekim ayında iktidar partisi fon krizi için Meclise bir kanun teklifi sundu ve gönüllü iadeyi yasanın içine yazdı. Teklife göre gerçeğe aykırı fon değerleri üzerinden çıkış yapanlar, objektif emsal getiri ölçütlerini aşan tutarları kurulun ilan edeceği hesaplara isteğe bağlı olarak iade edebiliyor. Aynı teklif yatırımcıya ara ödeme öngörüyor, ancak ödeme takvimi vermiyor ve tam tazmin güvencesi içermiyor, kurul ile TMSF'ye geniş yetki tanıyor. İki taraf için iki ayrı dil kurulmuş. Kazanan için isteğe bağlı bir imkân, kaybeden için takvimi ve sınırı belirsiz bir vaat. Hükümetin kimi koruduğu, krizden sonra kaleme aldığı metinde kime “edilebilir”, kime “edilecek” dediğinde görünür. Dolayısıyla ortada yetersiz bir araç yok, kurulmuş bir denge var ve o denge kazancın yanında duruyor.
Bu arada krizin ağırlık merkezi düzenleyici kurumdan ceza soruşturmasına kaydı. Tutuklu sayısı günler içinde arttı. Tutuklananların hepsi özel sektörden. Haklarında kesinleşmiş bir hüküm yok, soruşturma sürüyor. Kamu görevlilerinin kapsama dahil edilip edilmeyeceği ise hâlâ belirsiz. Soruşturma fail arıyor, düzenlemenin kendisini ve onu kuran iradeyi kapsamının dışında tutuyor. Meclise sunulan teklif bu dışarıda kalmayı bir kez daha gösteriyor, çünkü krizin kuralını yeniden yazan irade ile krizin hesabını arayan çerçeve aynı yere bakmıyor. Bu kapsam genişlemediği sürece dosya ne kadar büyürse büyüsün krizi mümkün kılan yapı yerinde kalır.
Bilginin para ettiği an
Eylül'ün son günlerinde bu kriz, piyasanın içinden çıkıp doğrudan iktidarın merkezine değdi.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya'nın, krizin konuşulduğu şirketlerden birinin hissesi üzerinden kazanç elde ettiği basına yansıdı. Çiftin kendi beyanına göre hisseler Nisan'da alındı, bir bölümü Ağustos'ta, kalanı Eylül'de satıldı. Tutarlar resmî bir açıklamayla doğrulanmadı.
Sonrasında olanlar, düzenleyici kurumun gönüllü iade çağrısıyla aynı mantığı paylaşıyor. Eylül'ün son günlerinde kazancın TMSF hesabına aktarıldığı ve gerekçe olarak etkin pişmanlığın gösterildiği bildirildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29 Eylül'de çiftin tüm malvarlığının dondurulması için kurumlara müzekkere yazdı. Aktarım 5 Ekim'de tamamlandı. Çift, yatırımlarının anapara dışında kalan bölümünü TMSF'nin isteğe bağlı iade hesabına gönderdi, Başsavcılık da bu ödemenin yapılmasına izin verdi. Hesabın adı burada belirleyici, çünkü Meclise sunulan teklifte kazanan tarafa tanınan imkân da aynı isteğe bağlılığa dayanıyor. Böylece iade, yerine getirilmiş bir yükümlülük olmaktan çıktı, sahibinin takdirine bırakılmış bir işlem olarak kayda geçti.
Çift 7 Ekim akşamı Başsavcılıkta şüpheli sıfatıyla ifade verdi, işlem yaklaşık bir saat sürdü. İkisi de yatırımlarında kimsenin kendilerini yönlendirmediğini ve işlemlerinin mevzuata uygun olduğunu söyledi. Fatma Betül Sayan Kaya elinde özel bir bilgi bulunmadığını belirtti ve suçlamaları kabul etmedi. İlyas Kaya ise kazancını vicdani rahatsızlık duyduğu için TMSF hesabına gönderdiğini beyan etti.
Bu iki cümle aynı ifadenin içinde duruyor. Ortada mevzuata aykırı bir işlem yoksa vicdanı rahatsız eden nedir, rahatsızlık varsa neyin rahatsızlığıdır? Vicdan, tanımı gereği failin kendi kendine verdiği bir hükümdür. Burada o hüküm bir banka hesabına havale edilmiş. Simmel'in niceliğe çevirme dediği şey tam olarak budur, nitelikle ilgili bir sorun bir tutarla kapatılır ve işlem bitince geriye bakiye kalır. Etkin pişmanlık zararın giderilmesi karşılığında cezada indirim öngören bir kurumdur, suçu ortadan kaldırmaz. Bir kamu görevinin itibarı ise hiçbir hesapta mahsup edilemez.
Soruşturma sürüyor, ortada bir yargı kararı yok, SPK'nın bilgi suistimalini düzenleyen madde kapsamındaki suç duyurusu da henüz yapılmadı. Bu dosyanın ağırlığı tek bir kişinin kazancından gelmiyor. Kasım ile Eylül arasındaki o sessiz aylarda kimin ne bildiği sorusu artık somut bir adres taşıyor. En azından bir adreste, bilginin para ettiğini biliyoruz.

İşlemeyen değil, işletilmeyen denetim
Bir kriz yaşandığında söylenen şey genellikle şudur, hükümet denetim görevini yapmadı, kurallar işletilmedi, yetkililer ihmal etti. Bu eleştiri ilk bakışta haklı görünür, ama içinde bir beklenti taşır. Sanki kurallar biraz daha sıkı uygulansa, yetkililer biraz daha dürüst olsa bu piyasa herkes için adil ve güvenli bir yere dönüşecektir. Dönüşmez. Piyasa adalet dağıtmak için kurulmamıştır. Elinde fazla parası olanın onu büyütmesi için kurulmuştur ve kuralları da bu işleyişi korumak üzere yazılır. Niteliği fiyata çeviren mekanizma bir arıza değil, tasarımın kendisidir.
Bu mekanizmanın nasıl çalıştığını Marx, Kapital'in birinci cildinde paranın dolaşımını incelerken tarif etti. Para, Marx'ın deyişiyle radikal bir eşitleyicidir, önüne geleni tek bir ölçüye vurur ve niteliksel bütün ayrımları siler. Bir şeyin nasıl üretildiği, kimin elinden çıktığı ve kime ne sağladığı para biçimine girdiği anda görünmez olur, geriye yalnızca miktar kalır. Simmel'in niteliği niceliğe çevirme dediği işlem budur ve iki düşünür burada aynı yere bakar. Ayrıldıkları yer neden sorusudur. Simmel aşınmanın kaynağını para ekonomisinin kendisinde arar, Marx ise paranın bu gücünü kapitalist üretim biçiminin bir sonucu sayar.
Marx aynı bölümde bir cümle daha kurar ve bu yazının konusu tam oradan başlar. Toplumsal olan güç, özel kişilerin özel gücü hâline gelir. Para herkesin ortak kabulüne dayandığı için toplumsaldır, ama biriktiği yerde o ortak kabulün tamamı tek bir elde taşınabilir bir güce iner. Soygun düzeni dediğimiz şey bu dönüşümün hızlandırılmış hâlidir. Milyonlarca insanın ortak güvenine dayanan bir imza, birkaç elin özel kazancına çevrilir ve çevrilirken hiçbir kural çiğnenmemiş gibi görünür.
Marx para krizlerini de aynı bölümde anlatır ve o tarif bugünkü tabloyla örtüşür. Refah sürerken para gereksiz bir ayrıntı, hatta boş bir hayal sayılır, herkes senetle, vadeyle ve vaatle iş görür. Kriz geldiğinde ise aynı kalabalık tek bir şey ister, dün bütün metaların para olduğunu ilan eden ağızlardan bu kez yalnızca paranın meta olduğu haykırılır. Eylül'de fondan çıkmak isteyenlerin karşısına çıkan duvar, bu dönüşün Türkiye'deki görüntüsüdür.
Bütün bunlar piyasanın kendi işleyişine aittir ve hiçbir hükümetin iyi niyetiyle ortadan kalkmaz. Bu yüzden asıl soru piyasanın adil olup olmadığı değildir. Soru, hükümetin bu piyasanın üstüne ne eklediğidir.
Bu krizin kendi kayıtları, eklenen şeyin ne olduğunu gösteriyor. Fonlar ortak dağıtım platformuna likidite testinden geçirilmeden kabul edildi. Böyle bir test uygulansaydı, elindeki varlığı hızla paraya çevirme kapasitesi yetersiz olan fonlar platformun dışında kalırdı, dağıtım ağı küçülürdü, toplanan para azalırdı. Test yapılmadığı için hiçbiri dışarıda kalmadı. Risk biliniyordu, bilerek ölçülmedi.
Geçen Aralık ayında atılan adıma bu gözle bakmak gerekir. Nitelikli yatırımcı sayılmanın parasal eşiği yükseltildi. Bu karar fonların ödeyemez duruma düşme ihtimaline dokunmadı, riski bir gram küçültmedi. Yaptığı tek şey, o riske kimin girmesine izin verildiğini yeniden tanımlamaktı. Eşik yükselince yeni girişlerde küçük birikim sahibi dışarıda bırakıldı, zaten içeride olan yerinde kaldı, fonların taşıdığı ödeme sorunu ise aynı büyüklükte durdu ve aylarca büyümeye devam etti. Yani hükümet soruna müdahale etmedi, sorunun görünür olacağı yere müdahale etti. Düşüş başladığında ilk gevşetilen şey de yatırımcının pozisyonunu kendi parasıyla karşıladığı pay oldu. Bu kararların ortak yönü var, hepsi paranın akışını ve piyasanın işlemeye devam etmesini korudu. Yurttaşın birikimi ancak bu amacın izin verdiği ölçüde korundu.
Girişin açık tutulduğu her ay, o açık kapıdan yeni para girdi. Giren paranın bir bölümü çıkmak isteyenin ödemesini finanse etti, bir bölümü fiyatı yukarıda tuttu, bir bölümü de doğrudan bu düzeni kuranların kazancına dönüştü. Bir riski bilip girişi serbest bırakmak, yurttaşın birikiminin başkasının sermayesine aktarılmasına izin vermektir. Piyasa bu aktarımı kendi işleyişiyle zaten yapar. Hükümetin yaptığı ise bunun üstüne bir kuralsızlık katmanı eklemek oldu. Beslenen şey yurttaşın güvenliği değil, o kuralsızlıktan pay alan düzenin kendisiydi.
Buradan yazının başındaki ikilem geri geliyor. Piyasanın işleyişine yönelik bu eleştiri ile bu krizde yurttaşın korunmasını istemek, dışarıdan bakınca çelişik durur ama çelişki değildir. Piyasanın adil olmadığını söylemek, içine çağrılmış insanın soyulmasını meşru kılmaz. Hükümet bu piyasayı kurdu, listeleri onayladı, altına devletin imzasını koydu ve yurttaşını içine çağırdı. Çağıran taraf, çağırdığı yerin bekçiliğinden sorumludur. Üstelik bu talebin dayanağını piyasanın dışından almaya da gerek yok. Bu düzen kendini, kuralların herkese eşit uygulandığı ve verilen sözün bağlayıcı olduğu bir alan olarak meşrulaştırır. Tarafları eşit sayar, kuralı önceden ilan eder ve ilan ettiği gibi işlediğini söyler. Bu iddia olmasa piyasa yalnızca elinde güç bulunanın aracı olurdu ve kimse ona kendi isteğiyle girmezdi. Dolayısıyla adalet bu alana sonradan dayatılmış bir beklenti değil, alanın kendi kurucu vaadidir. Bir yapıyı kendi vaadiyle ölçmek ona yabancı bir ölçüt getirmez, yapının ilan ettiği ölçütü ciddiye alır.
Bu vaat sonradan uydurulmuş bir süs sayılamaz, alanın kendi tarihinde karşılığı vardır. Werner Sombart, Burjuva'da kapitalist ruhu iki damardan kurar. Birincisi girişimci damarıdır, fatihin, maceracının ve korsanın soyundan gelir, sınır tanımaz ve kendini yalnızca kazancın büyüklüğüyle ölçer. İkincisi burjuva damarıdır, hesap tutmayı, tutumluluğu, düzeni ve verilen söze bağlı kalmayı getirir. Sombart bu ikinci damarın örnek tipi olarak Benjamin Franklin'i seçer. Franklin genç bir tüccara verdiği öğütlerde zamanın para olduğunu söyler, hemen ardından kredinin de para olduğunu ekler. Kredinin para sayılması, verilen sözün ölçülebilir bir değer taşıması demektir, çünkü bir tüccarın itibarı, borcunu gününde ödeyeceğine dair ortak kanaatten doğar. Sombart bu erdemleri övmek için anlatmaz, kapitalist ruhun kendi içindeki gerilimini göstermek için anlatır. İki damar birlikte işlediğinde kazanma hırsı, verilen sözü tutma zorunluluğuyla dengelenir. Tüccar ne kadar kazanmak isterse istesin, sözünü tutmazsa itibarını, itibarını kaybederse kredisini kaybeder. Bu krizde görülen tablo ise o gerilimin tek yanlı çözülmüş hâlidir. Korsan damarı serbest bırakıldı, hesap ve söz tarafı devreden çıkarıldı. Bağlayıcı hükmün yerine rica koyan bir hükümet, piyasanın kendi erdem iddiasını bile savunmayı bırakmış olur. Burada istenen şey, bu alana dışarıdan getirilmiş bir ahlak yerine alanın kuruluşunda verdiği sözdür ve o sözü ilk terk eden taraf, onu korumakla görevli olandır.
Aynı vaat yazılı hukukun içinde de duruyor. Anayasa Mahkemesi, 2013 yılının Aralık ayında verdiği bir kararda, hukuki güvenliği ve belirliliği hukuk devletinin unsurları arasında sayar ve güvenliği şöyle tanımlar. "Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar." Mahkemenin tarifindeki ağırlık, güvenin kime ödev olarak yüklendiğindedir. Yurttaşın devlete duyduğu güven bir ruh hâli değil, korunması devlete bırakılmış bir hukuki durumdur ve o korumanın herkes için aynı ölçüde işletilmesi de aynı ödevin parçasıdır. Devlet bu ödevin sahibidir, hükümet ise onu işletmekle görevli olandır. Bu krizin bütün kayıtları, görevin yalnızca seçilmiş bir taraf için işletildiğini gösteriyor. Güven duygusunu zedeleyen şey de bir eksiklik yerine korumanın kimin üstüne açılıp kimin üstünden çekildiğine dair bir tercihtir. Hükümetten başka bir düzen kurması istenmiyor, bağlı olduğu hukukun gereğini yerine getirmesi isteniyor. Talep bu kadar asgari olduğu için, karşılanmamış olması bu kadar ağırdır.
Fitch ve S&P yetkilileri, krizin ciddi olduğunu, ancak makroekonomik ya da sistemik bir krize dönüşmediğini ve kredi notunu etkilemeyeceğini açıkladı. Bu değerlendirme rahatlatmıyor. Kredi notu devletin borç ödeme kapasitesini ölçer, yurttaşın devlete duyduğu güveni ölçmez. Güvenin notunu tutan bir kurum yok. Bu yüzden güven düştüğünde piyasa sakin kalır, toplum kalmaz.
Simmel'in söylediği yere dönelim. Para toplumsal güvenin yoğunlaşmış hâliyse, burada kaybedilen yalnızca tasarruf değildir. Katılma payını yatıran yurttaş o listeye hükümetin denetimi altında durduğu için güvendi. Denetim yurttaşın hakkıdır ve bu hakkın karşılığı hükümetin ödevidir. Hükümet riski biliyordu ve zamanında müdahale etmedi, böylece ödenmeyen bir ödev geride kaldı. Geriye kalan hasarın adı ekonomik zarar olmaktan çıkar, kamusal güven ilişkisinin bozulması olur. Bu kayıp bilançoya yazılmaz, bütçeye de girmez. Faizi uzun vadede ödenir ve her yeni açıklama bir taksit daha ödetir.
Tarifi olmayan tek şey
Bir ülkede fon batabilir, yönetici parayı kötüye kullanabilir, piyasa çökebilir. Bunların hepsinin bir tarifi ve bir cezası vardır. Tarifi olmayan tek şey, iktidarın böyle bir düzeni bilip beklemesidir. Bu Eylül'de öğrenilen şeyi hatırlatalım, listede olmak güvence değildi. Bu cümle unutulmaz ve hesabı sorulur. Bundan sonra kurulacak her siyasal iddia önce bu cümleye cevap vermek zorundadır. Cevap veremeyen bir hükümet, yurttaşın birikimini bir kez daha aynı imzaya emanet etmesini isteyemez. Politik inşa dediğimiz şey ya böyle cümlelerin üstüne kurulur ya da onların altında kalır.