Bir Grevin Anatomisi: Özel İtalyan Lisesi Öğretmenlerinin Direnişi
Zeynep Bostan · 2026-03-13

İstanbul’daki Özel İtalyan Lisesi önünde 2 Şubat 2026’dan beri süren öğretmen grevi, ilk bakışta bir ücret anlaşmazlığı gibi görünebilir. Oysa mesele bundan çok daha derinlikli. Grevin çıkış noktası, aynı okulda çalışan Türk ve İtalyan öğretmenler arasında ücret ve çalışma koşullarının çarpıcı şekilde farklı olmasıydı: Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Türk öğretmenler yaklaşık 60 bin lira maaş alırken İtalyan öğretmenlerin ücretleri 350 bin liraya kadar çıkıyordu; ayrıca nöbet, ek görev ve gündelik iş yükü de eşit dağılmıyordu.
Bu tabloyu milliyetler arasındaki bir eşitsizlik olarak okumak eksik kalır. Son günlerde madenlerden market zincirlerine kadar farklı sektörlerde tekrar tekrar karşımıza çıkan daha geniş bir ilişkidir; işveren, çalışanları farklı ücretler, farklı yükümlülükler, farklı kimlik ve ayrıcalıklar içinde konumlandırarak emekçiler arasında ortak zeminin oluşmasını zorlaştırır. Polyak maden işçilerinde de Migros işçilerinde de açığa çıkan çatışma buydu. Özel İtalyan Lisesi’ndeki grev de aynı çizgide duruyor.
Grev Kırıcılık
Grev sürerken grevdeki öğretmenlerin yerine başka okullardan öğretmen görevlendirilmesi ve bu görevlendirmelerin MEB aracılığıyla organize edilmesi meselenin gerçek derinliğini gösterdi.
Grev hakkı, yalnızca iş bırakma hakkı değildir; grevin etkisini ortadan kaldıracak müdahalelerden korunmak bu hakkın parçasıdır. Grevdeki işçilerin yerine başkalarını koyarak işin sürdürülmesi, hakkın kendisini fiilen boşa düşürür. Bu yüzden grev sırasında yapılan bu tür görevlendirmeler, idari bir tedbir değil, grevin etkisini kırmaya dönük bir müdahaledir.
Türkiye’de grev hakkı 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile düzenleniyor. Kanuna göre grev sırasında işverenin grevdeki işçilerin yerine başka çalışanlar getirerek üretimi sürdürmesi açık biçimde yasak. Ne var ki bu müdahaleler çoğu zaman doğrudan “grevi etkisizleştirme” olarak değil, daha kabul edilebilir görünen bir söylemle sunuluyor. Bu dosyada da başvurulan gerekçe tanıdık: “Öğrencilerin eğitim hakkının korunması.” Bu gerekçe, öğretmen direnişlerinde daha önce de devreye sokuldu. Öğretmenlerin iş bırakma eylemleri karşısında “eğitim hakkı” söylemi öne çıkarılarak müdahaleler meşrulaştırıldı.
Öğretmenlerin hangi koşullarda çalıştığı, neden greve çıktığı ve ne talep ettiği geri plana düşüyor, görünmezleştiriliyor; onun yerine yalnızca “dersler aksıyor mu?” sorusu öne çıkarılıyor, eğitim hakkı öne sürülerek işveren lehine bir ahlaki üstünlük kuruluyor. Böylece sorunun kaynağı olan işveren görünmezleşirken, grevin sonucu tek başına tartışma konusu haline geliyor.
Kısacası “eğitim hakkını koruma” söylemi, pratikte çoğu zaman patronu koruyan bir kılıfa dönüşüyor.
Okuldan Şirkete
2014’te taban maaş uygulamasının kaldırılması, özel okul öğretmenlerinin bugün yaşadığı hak kayıplarında önemli eşiklerden biriydi. O tarihe kadar özel okul öğretmenleri, kamudaki öğretmenlerden daha düşük ücretle çalıştırılamıyordu. Bu koruma ortadan kalkınca patronlar için ücretleri bastırmak, çalışma saatlerini genişletmek ve öğretmenleri daha güvencesiz koşullara zorlamak çok daha kolay hale geldi.
Aynı dönemde dershanelerin kapatılıp özel okula dönüştürülmesiyle özel öğretim alanı da yeniden şekillendi. Bu yalnızca idari bir dönüşüm değildi; darbe girişimi öncesindeki siyasal kopuşların, cemaat ilişkilerinin çözülüşünün ve eğitim alanındaki güç dengelerinin yeniden kurulmasının da parçasıydı Özel okul sayıları hızla artarken büyük okul zincirleri ortaya çıktı ve eğitim alanına yeni yatırımcılar girdi; öğretmenler açısından ortaya çıkan tablo ise daha düşük ücret, daha uzun mesai ve daha kırılgan çalışma koşulları oldu.
Bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri Doğa Koleji’nde yaşandı.
Doğa Koleji Boykotu: Özel Okul Öğretmenlerinin İlk Büyük Eylemi
2019’da maaşlarını aylarca alamayan Doğa Koleji öğretmenleri derslere girmeyerek Türkiye’deki ilk büyük özel okul öğretmen boykotlarından birini başlattı. O dönemde yüzlerce öğretmen, patronların finansal krizinin bedelini öğretmenlerin ve öğrencilerin ödediğini anlatıyordu.
Doğa Koleji’nin büyüme hikâyesi ise eğitim alanının nasıl bir yatırım ve şirketleşme modeline dönüştüğünü açık biçimde gösteriyordu: Hızlı büyüme, finansal borçlanma, siyasi ilişkiler ve sonunda öğretmenlerin maaşlarının ödenemediği bir kriz.
Doğa Koleji’nde kriz, öğretmenler için belirsizlik ve ücret gaspı anlamına gelirken, patronlar için kamu destekli bir kurtarma operasyonuna dönüştü. Okul, kamu kaynakları ve banka kredileriyle ayakta tutuldu ama öğretmenlerin yaşadığı güvencesizlik ortadan kalkmadı. Pandemi döneminde öğretmenlerin, tam zamanlı çalışmalarına rağmen maaşlarının kısa çalışma ödeneği üzerinden ödenmesi, sigorta primlerinin yatırılmaması ve ücret kesintileri gibi uygulamalar devam etti.
Sendikal Yapılar ve Açmazları
Son dönemdeki işçi grevleri sendikal yapıları da tartışmamız gerektiğini gösteriyor. Özel İtalyan Lisesi grevini yürüten Tez-Koop-İş Sendikası için bir süredir “sarı sendika” eleştirisi yapılıyor. Bu ifade, işçilerin çıkarını savunmak yerine işverenle ya da düzenle uyumlu hareket eden, mücadeleyi büyütmek yerine denetim altında tutan sendikalar için kullanılıyor.
Bu eleştirilerin dayanaklarından biri de sendika yöneticilerine ilişkin iddialar. Polyak maden işçilerinin örgütlenme sürecinde öne çıkan Başaran Aksu, Tez-Koop-İş yöneticilerinin çok yüksek maaşlar, ikramiyeler, makam tazminatları ve hizmet ödülleri aldığını öne sürdü. Buna sendika başkanlarının sendika toplantısını Kıbrıs’ta bir kumarhanede yaptığına ilişkin görüntüler de eklenince, tartışma yalnızca sendika yöneticilerinin kişisel hayatı etrafında değil, sendika yöneticilerinin ayrıcalıklarıyla işçilerin koşulları arasındaki fark etrafında büyüdü.
Doğa Koleji boykotunun ardından kurulan Birlik Sendikası ise başka türden bir örnekti. Bu yapı, öğretmenlerin doğrudan deneyiminden çıkan bir arayışı temsil ettiğini söylüyordu. Ancak bugün aynı görünürlüğe ve etkinliğe sahip değil. Bu durum, alternatif bir örgütlenmenin ortaya çıkmasının tek başına yetmediğini, süreklilik, örgütlülük ve sahiciliğin ayrıca korunması gerektiğini düşündürüyor.
Emek mücadelesi yalnızca patronlarla değil, bazen kendi kurumlarıyla da sınanıyor.

Ya Sonra?
Özel İtalyan Lisesi grevinde, eğitim alanının nasıl şirket mantığıyla örgütlendiği, öğretmenlerin ve öğrencilerin hakları aşınırken eğitim şirketi patronlarının nasıl idari kılıflarla korunduğu berrak biçimde görülüyor. Aynı okulda öğretmenler arasında kurulan ücret farkı, grev sürerken başka öğretmenlerin görevlendirilerek derslere sokulması ve bazı velilerin grevden vazgeçilmesini isteyerek derslerin aksamasına tepki göstermesi aynı düzenin birbirini tamamlayan parçaları gibi işliyor. “Eğitim hakkı” söylemiyle meşrulaştırılan grev kırıcı müdahaleler ve emekçiden uzak düşebilen sendikal yapılar da bu düzeni tamamlıyor.
Ücret farkları yalnızca maddi eşitsizlik üretmiyor; sınıf algısını da bozuyor. Beyaz yaka ile mavi yaka, üst düzey yönetici ile orta kademe yönetici arasındaki mesafede sıkça görüldüğü gibi, görece yüksek ücretler ya da belli konforlar kişiye kendisini patron tarafına daha yakın hissettirebilir. Oysa üretim araçlarına sahip olmayan, geçimini kendi emeğini satarak sağlayan herkesin sınıfsal konumu aynıdır.
Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin yanında yalnızca aynı koşullarda çalışanların değil, daha yüksek ücret alan ya da daha iyi koşullarda çalışan öğretmenlerin de durması gerekir. Velilerin de öğrencilerin de yeri burasıdır. Okul bir ticari işletme gibi yönetildikçe, öğretmen maliyet kalemi, veli müşteri oldukça; öğretmenler birbirlerine, veliler öğretmene, öğrenciler de greve karşı hizalanıyor, dayanışma birleşmiyor. İnsanlar aynı okulun, aynı toplumun içinde birbirine rakip, birbirine tehdit, birbirine engel haline getiriliyor. Bu yüzden grevin yanında ama onun da ötesine geçen bir dayanışma gerekiyor. Öğretmenin hakkını savunmak, geleceğimizi, yurttaşlığımızı savunmaktan ayrı değil.