Bir Tahliye Yazısı: Yerebatan Sarnıcı, Fuzuli Şagil ve Cumhuriyet
Yaprak Ertan · 2026-06-23

Bir kurumun aşınması çoğu zaman büyük kırılmalarla başlamaz. Bir atama değişikliği, bir yetki devri ya da sıradan görünen bir idari işlem zamanla daha geniş sonuçlara sebep olur. Dışarıdan bakıldığında bunlar bürokratik tasarruflar gibi görünür. Asıl kırılma ise kurumun taşıdığı anlam değiştiğinde başlar. Daha dün kamusal emanet olarak kabul edilen bir yapı, bugün aynı hukuk dili içinde başka bir sıfatla anılmaya başladığında yalnızca idari statü değişmez; kurumun hafızası ve itibarı da tartışmanın konusu hâline gelir.
1 Nisan 2026 tarihinde Yerebatan Sarnıcı etrafında başlayan süreç, İstanbul'daki mülkiyet, idare ve kurumsal hafıza tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına kayıtlı bulunan yapı, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 30. maddesi gerekçe gösterilerek Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edildi. Ardından Fatih Kaymakamlığı tarafından İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne tahliye yazısı gönderildi. Böylece İstanbul'un en önemli tarihsel ve kültürel varlıklarından biri, idari belgelerde "fuzuli şagil" olarak tanımlandı.
Şagil; işgal eden, elinde tutan ya da bir mülkte oturan anlamına geliyor. Hukukta fuzuli şagil ise bir taşınmazı malikinin rızası ya da hukuki bir dayanak olmaksızın kullanan kişi veya kurumu ifade eder. Yerebatan Sarnıcı'nın tapusu Cumhuriyet döneminde İstanbul Belediyesi'nin tasarrufuna geçmiş, yapı uzun yıllar boyunca belediye tarafından işletilmiş, korunmuş ve kamuya açılmıştır. İstanbul'u yöneten siyasi kadrolar değişmiş, belediye yönetimleri farklılaşmış, ancak yapının belediye bünyesindeki konumu hiçbir dönemde tartışmaya açılmamıştır. Buna karşın bugün aynı yapı için "fuzuli şagil", günümüz Türkçesiyle “izinsiz işgal” tanımının kullanılması, yalnızca hukuki bir tasnif olarak okunamaz.
Tam da bu nedenle mesele bir mülkiyet uyuşmazlığının sınırlarını aşar. Yerebatan Sarnıcı etrafındaki sürece yalnızca bir tapu veya tahliye uyuşmazlığı olarak bakmak eksik kalır. 5737 sayılı Kanun'un 30. maddesi uzun süredir yürürlüktedir ancak İBB yönetimi CHP’ye geçmeden önce İstanbul’da uygulanmış değildi. Yine bu madde, tapu iptali davası sürerken ve İstanbul 11. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin aynı taşınmaz hakkında teminatsız ihtiyati tedbir kararı verdiği bir dönemde, 1 Nisan 2026'da seçici ve zamanlı biçimde devreye sokulmuştur. İdari tahliye baskısı bu yargı süreciyle eş zamanlı ilerlemiştir. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Sekizinci Dairesi ise 2 Haziran'da yürütmeyi oybirliğiyle durdurmuş; tahliye işleminin hukuka aykırı olduğunu saptayarak yerel mahkemenin ret kararını bozmuştur. Aynı taşınmaz, iki farklı yargı kademesinde iki farklı değerlendirmenin konusu olmuştur. Kanunun teorik anlamı, kavramsal içeriği değişmemiştir; değişen bu kavramsal içeriğin yöneldiği adres olmuştur, özetle hangi koşullarda ve kime karşı işletildiği değiştirilmiştir.
5737 sayılı Kanun'un 30. maddesi seçici biçimde işletildiğinde tartışma artık kanunun varlığıyla ilgili olmaktan çıkar. Tartışılan şey, aynı hükmün hangi koşullarda ve hangi siyasi bağlam içinde uygulandığıdır. Madde yerinde durur, tescil yapılır, tahliye yazısı çıkar — ama bu işlemlerin dayanağı artık hukuki güven değil, siyasal tercihtir. Kurumun itibarı maddenin doğruluğundan önce zedelenir; asıl aşınma da orada başlar. Bölge İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararı, hukuk devletinin işleyişi açısından önemli bir kayıt niteliği taşır. Ancak asıl dikkat çekici olan, aynı süreç içinde farklı kurumların ve farklı yargı mercilerinin birbirinden ayrışan değerlendirmeleri ve kararlarıdır. Son yıllarda sıklıkla gördüğümüz bir manzaranın bir benzeri de tekrarlanmaktadır: Yargı organlarının ve mahkemelerin birbirleriyle çatışması. Bu durum kararların esas alındığı zeminin niteliğini sorgulatmakta; kurumsal güvenliği gün be gün zedelerken, yargının siyasallaşmasına dair soruları da yanıtlamaktadır.

Yerebatan Sarnıcı aynı zamanda bir kültür varlığı, bir turizm merkezi ve önemli bir kamusal kaynaktır. Kapsamlı yenileme çalışmalarının ardından 2022'de yeniden ziyarete açılan yapı, İstanbul'un kültürel ve ekonomik yaşamında özel bir yer edinmiştir. Bu yönüyle tarihsel bir eser olmanın ötesinde, yerel yönetimin kamusal hizmet üretme kapasitesinin de bir parçasıdır. Bir kentin kültürel varlıkları ile ekonomik kaynakları arasında doğrudan bir ilişki bulunur. Hukuki düzenlemeler toplumun ortak güven alanını korumak için vardır. Tabii olarak bu kaynaklar üzerinde yaşanan her tasarruf tartışması, kaçınılmaz olarak siyasal temsil, yerel yönetim kapasitesi tartışması ve kurumsal güven sorununa da dönüşür.
Kurum kırıcılık, kurumları kapatmaz; onların işleyişini sekteye uğratır, anlamlarını değiştirir. İsimler korunur; buna karşın etki alanları daraltılır, karar alma kapasiteleri zayıflatılır ve kamusal itibarları aşındırılır. Bu müdahaleler bir yandan yargıyı ve dolayısıyla hukuka güveni zedelerken, diğer yandan İBB’yi etkisizleştirmeyi hedefler. Ancak örtüyü biraz daha aralayalım ve daha derin bir tehlikeye bakalım. Burada kullanılan “fuzuli işgal” tanımı, doğrudan İBB yönetimini yasalar dairesinde elinde tutan CHP’ye yönelmekte; böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi, bir anlamda “fuzuli işgalci” ilan edilmektedir. AKP döneminde akıllara gelmeyen kanun maddesinin bugün hatırlanması, Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinden beri İstanbul Belediyesi’ne kayıtlı olan bir kamu varlığı yoluyla geçmişin tasfiyesidir. Bu hamleyle, kimine göre üstü örtülü bize göre ise tamamen açık bir biçimde, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki o kurucu irade ve mülkiyet kararı dolaylı bir biçimde 'fuzuli işgal' olarak tanımlanmaktadır.
Nihayetinde bu süreç, alelade bir idari işlemin ya da teknik bir tahliye yazısının sınırlarını çoktan aşmıştır. Resmi evrakların satır aralarında gizlenen o “fuzuli şagil” ibaresi, aslında bu topraklarda neyin ve kimin tahliye edilmek istendiğini tüm çıplaklığıyla ilan etmektedir: Hafızalardan tahliye edilmek istenen, en derinde, Cumhuriyetin ta kendisidir.