Bir Tapudan Fazlası: Mülkiyetin Sınırı, Yurttaşlığın Güvencesi

Benek Aydın · 2026-07-13

Bir Tapudan Fazlası: Mülkiyetin Sınırı, Yurttaşlığın Güvencesi

Bir an için düşünelim. Bir sabah uyanıyoruz ve yıllarca emek vererek edindiğimiz mülkün tapusunun artık bize ait olmadığını öğreniyoruz. Bir ev, tarla ya da dükkân tapusu çoğumuz için ekonomik varlığı göstermekten öte emek ve alın teriyle dolu geçen yılların, ertelenmiş arzuların, alınmış risklerin, çocukların güvencesinin ve gelecek hayallerinin de üzerine yazılı olduğu bir belgedir. "Burası benim evim," diyebilmenin hukuki karşılığıdır.

Poligon Mahallesi sakinleri bir sabah “evim” diyebilmenin hukuki karşılığını kaybetmiş olarak uyandı. Mahalle sakinlerinin beyanına göre evlerini satmamışlardı, bir devir sözleşmesi imzalamamışlardı, pazarlık masasına oturmamışlardı. Ama tapu kayıtlarına baktıklarında mülkiyet ilişkisi değişmişti. İdare ise bunun bir "el koyma" olmadığını, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında yürütülen rezerv yapı alanı uygulaması olduğunu söylüyordu. Kâğıt üzerinde her şey hukuka uygundu.

Bazen aynı olay farklı şekillerde anlatılır. Yurttaş "evimi elimden aldılar," der; idare "rezerv yapı alanı uygulaması yaptık," diye açıklar. Cümleler farklıdır ama tartışılan şey aynıdır: Kişisel mülkiyet hakkının sınırları.

Bir toplumun medeniyet seviyesi yurttaşların toplumsal yaşam alanı içinde haklarının ne derece güvencede olduğuyla da ölçülür. Bu yüzden kişisel mülkiyete dair tapu belgesi aynı zamanda bir güven belgesidir. Devlet yurttaşına, "Bunun sana ait olduğu güvence altındadır," der. Ancak bu güvence yalnızca bir taşınmazı korumaz; yurttaşın yaşamını kurduğu alan üzerinde söz ve tasarruf sahibi olmasını da güvence altına alır.

Peki güvence dediğimiz şey tam olarak neyi korur? Yalnızca bir taşınmazı mı? Yoksa insanın kendi hayatı üzerinde söz söyleyebilme hakkını da mı?

Mülkiyet üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü metrekareler, rayiç bedeller ve tapu kayıtları arasında sıkışıp kalıyor. Oysa insan yalnızca bir eve sahip olmaz; o evin içinde bir hayat kurar. Çocuklarının boyunu kapıya işaretler, komşularıyla aynı fırından ekmek alır. Bir mahallenin sesine, kokusuna, ritmine alışır. Bu nedenle insanı yaşadığı yerden koparmak, yalnızca bir taşınmaz üzerindeki tasarruf ilişkisini değiştirmek değildir. Onun yaşam alanına, hafızasına ve toplumsal bağlarına da müdahale etmektir.

Burada bahsedilen üretim araçlarının ya da büyük sermaye birikiminin konusu olan mülkiyet değil, bireyin yaşam alanı üzerindeki tasarruf hakkı, yurttaşın kişisel yaşam alanı üzerindeki hukuki güvencesidir. Zira modern devletin temel işlevlerinden biri, bireylerin kişisel mülkiyet haklarını hukuki güvence altına almaktır. 

Bu nedenle kişisel mülkiyet konusu, tarih boyunca yalnızca hukuk düzeninin değil, siyasal mücadelenin de merkezinde yer almıştır. Vergiler değişir, yönetimler değişir, anayasal düzenler değişir; ancak siyasal iktidarın en etkili araçlarından biri, kimin nerede yaşayacağına, toprağın kime ait olacağına ve insanların yaşam alanları üzerinde ne ölçüde söz sahibi olacağına karar verebilme yetkisidir. 

Roma İmparatorluğu'ndan feodal Avrupa'ya kadar toprak mülkiyetine sahip olanlar, büyük ölçüde siyasal gücü de ellerinde tutmuşlardır. Modern çağın önemli kırılmalarından biri ise bu gücün keyfî kullanımının sınırlandırılmasıdır. Özellikle Fransız Devrimi sonrasında gelişen anayasal düşünce, kişisel mülkiyeti yalnızca ekonomik bir hak olarak değil, devlet karşısında bireyin bağımsızlığını güvence altına alan temel haklardan biri olarak kabul etmiştir. Bu nedenle 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, mülkiyeti özgürlük ve güvenlikle birlikte temel ve dokunulmaz haklar arasında saymıştır. Amaç, mülkiyet aracılığıyla siyasal gücü belirli ellerde toplamasını önlemek; bireylerin devlet karşısında güvenceye sahip olduğu bir hukuk düzeni oluşturmaktı.

Çünkü özgürlük, bireyin üzerinde tasarruf edebileceği, hukuken güvence altına alınmış bir yaşam alanı olmadan uzun süre varlığını sürdüremez.

Peki 1789 Bildirisi'nin ifadesiyle mülkiyet “dokunulmaz ve kutsal” bir haksa, devlet neden zaman zaman ona müdahale edebilir? Neden kamulaştırma diye bir kavram vardır?

Bu sorunun cevabı bireyin temel hakları ile devletin kamu yararı iddiasının karşı karşıya geldiği noktada ortaya çıkar. Çünkü bireysel haklar, toplumun ortak ihtiyaçlarından bütünüyle bağımsız düşünülemez.

Tek tek bireylerin hakkı ile toplumun ortak ihtiyaçları karşı karşıya geldiğinde, bu karşılaşma "kamu yararı" kavramını ortaya çıkarır ve kamulaştırmayı mümkün kılar. Ne var ki kamu yararı, en çok kullanılan kavramlardan biri olduğu kadar sıkça yanlış anlaşılanlardan da biridir.

Kamu yararı ekonomik kazanç değildir.  İktidarın yararı hiç değildir.

Kamu yararı; bireyin hakkına yapılan müdahaleyi meşrulaştırabilecek kadar güçlü, ama devleti sınırsızlaştırmayacak kadar dar tutulması gereken anayasal bir ilkedir. Esasen kamu yararı, devlete verilen bir yetkiden çok devletin önüne konulan bir sınırdır. Devlet yalnızca "istiyorum" diyemez. Çünkü kamu yararı, "Neden istiyorsun?" diye sorar. Neden istediğini açıklamak, gerekliliği göstermek zorundadır. İşte bu yüzden kamulaştırmada bedel vardır. Yargı yolu vardır. İtiraz hakkı vardır. Gerekçe vardır. Çünkü hukuk iyi yöneticilere güvenerek değil, kötü ihtimalleri sınırlayarak kurulur.

Bu bağlamda hukuk tarihinin en önemli sorularından biri şudur: Devletin yetkisi nerede biter? 

Bu sorunun cevabı özellikle kriz dönemlerinde aranır.

Depremler, savaşlar, salgınlar...

Toplum büyük bir tehlikeyle karşılaştığında devletin kurumlarının daha hızlı hareket etmesi gerekebilir. Bazı usuller değişir, bazı yetkiler genişler. Bazı sınırlamalar geçici olarak geri çekilir. Ancak konu olağanüstü dönem için verilen yetkinin olağan döneme nasıl taşındığıdır.

Carl Schmitt, egemenliği tanımlarken dikkat çekici bir cümle kurar: "Egemen, istisna hâline karar verendir." Onun dikkat çektiği nokta, iktidarın yalnızca kanun uygulama gücü değil, hangi durumda kuralların esnetileceğine karar verebilme gücüydü.

Türkiye 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından böyle bir istisna dönemi yaşadı. Milyonlarca insanın etkilendiği, şehirlerin yıkıldığı bu büyük felaket karşısında hükümet tarafından devlet kurumlarının hızlı hareket edebilmesi gerekçesiyle bazı hukuki düzenlemeler yapıldı. 6306 sayılı Kanun'un "rezerv yapı alanı" tanımı da bunlardan biriydi.

2023 öncesi rezerv yapı alanı, "yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere" belirlenen alanlar olarak tanımlanıyor; dolayısıyla esas olarak yeni yerleşime açılacak alanlar çerçevesinde yorumlanıyordu. 2023 değişikliğiyle tanımdan “yeni yerleşim alanı” ibaresi çıkartıldı.

İlk bakışta birkaç kelimenin silinmesi olarak gözüken söz konusu düzenleme, rezerv yapı alanı kavramının kapsamını önemli ölçüde genişletti. Böylece rezerv yapı alanı tanımının yalnızca yeni yerleşim alanlarını kapsadığı yönündeki hukukî sınır kaldırıldı; mevcut yerleşim alanları da rezerv yapı alanı ilan edilebilir hale geldi. 

Tartışmanın odağı tam burada oluştu. Var olan bir yetkinin temas ettiği hayatların sayısı büyüyor, sınırları genişliyordu. Muhalefet ilgili maddenin Meclis görüşmeleri sırasında, kanun maddesine yapılan değişiklikle, bir sabah uyandığımızda tapularımızın artık bizim olmayabileceği kaygısını dile getiriyordu. Kişisel mülkiyet tartışması yavaş yavaş başka bir kavrama dönüşmeye başladı. Mülksüzleştirme...

Mülksüzleştirme denildiğinde çoğumuzun aklına zorla el konulan mallar gelir. Oysa modern dünyada mülksüzleştirme çoğu zaman bu kadar görünür değildir. Kâğıt üzerinde tapular hukuki süreçlere uygun şekilde devredilmiş gözükebilir. Gerçek ise yurttaşların hayatları üzerinde sahip olduğu tasarruf alanının, kişisel mülkiyet hakkının sınırlarının yavaş yavaş silindiğidir.  

Dolayısıyla hukuki araçları farklı olsa da şu an ülkenin dört bir yanında Hatay’da, Akbelen’de, Ordu’da ve nihayet İstanbul’un göbeğinde Sarıyer Poligon Mahallesi’nde olan aynı mülksüzleştirme hareketinin farklı uygulanış şekilleri olarak okunabilir.  Dün mülkünüz üzerinde özne iken bugün bir planın nesnesi hâline geliyorsanız, ortada yalnızca teknik bir imar meselesinden fazlası, siyasal bir dönüşüm vardır.

David Harvey'in "mülksüzleştirme yoluyla birikim" dediği kavram bahsettiğimiz mülksüzleştirme hareketleriyle kapitalizmin kaynak yaratma metotlarından biridir. Harvey, kapitalizmin büyüme araçlarından birinin halihazırdaki değerleri ele geçirmek olduğunu söyler. Bunun için bazen mevcut mülkiyet ilişkileri yeniden düzenlenir. Yaşam alanları başka ekonomik ilişkilere açılır. Kentler yeniden tasarlanır. Arsa değerleri değişir. Sermaye yeni hareket alanları bulur. Hukuk da bütün bu dönüşümün dışında duran nötr bir araç olmaktan çıkarılır; hükümetlerin kararlarıyla sürecin kurallarını belirleyen bir aktör hâline getirilir.

Bu tartışmanın sinemadaki çarpıcı örneklerinden biri 2017 yapımı Little Pink House filmidir. Gerçek bir davadan uyarlanan filmde, yıllardır yaşadığı evini satmak istemeyen Susette Kelo, kamu yararı gerekçesiyle yürütülen bir projeyle karşı karşıya kalır. Hukuki tartışma filmin ilerleyen sahnelerinde tek bir soruya dönüşür: Devletin "kamu yararı" dediği şey gerçekten kamunun yararı mıdır, yoksa ekonomik kazanç adına bazı insanların yaşam alanlarının feda edilmesi midir? Film, sonunda izleyiciyi bir evin fiyatının ilerisine geçerek mülkiyet hakkının anlamını tartışmaya davet eder.

İşte bu nedenle her büyük kentsel dönüşüm sürecinde, dönüşen yalnızca binalar mı, yoksa mülkiyet ilişkileri de yeniden mi kuruluyor, sorusu önem taşır. Çünkü ekonomik kazanç ile kamu yararı aynı şey değildir. Bir proje kar getirebilir ancak bu tek başına kamu yararını kanıtlamaz. Kamu yararı, ekonomik kazancın kimler arasında nasıl dağıldığını da sorgular. Müdahalenin zorunlu olup olmadığını da sorgular. Çünkü anayasal devlet düzeninin gereği budur. 

Tam burada Karl Polanyi'nin neredeyse seksen yıl önce yaptığı uyarı bir kez daha anlam kazanıyor. Polanyi'ye göre modern çağın en temel dönüşümlerinden biri toprağın ve emeğin birer piyasa malına dönüşmesiydi.

Oysa toprak sıradan bir meta değildir. İnsan onu üretmez; onun üzerinde yaşar. Bu yüzden şehir planlaması yalnızca mühendislik işi değil aynı zamanda siyasal bir yönelimdir. Kimin dönüşümün öznesi, kimin nesnesi olacağına karar verme gücüdür.

Poligon Mahallesi'nde yaşananlar da bu karar gücünün kullanımını sorgulatıyor. Zira mahalle sakinleri, rızaları dışında tapularının değiştirildiğini, özel mülkiyet ilişkilerinin kendilerinin iradesi dışında yeniden kurulduğunu ve sürecin özel şirketlerin içinde bulunduğu dönüşüm modeliyle ilerlediğini ileri sürüyor.

İdare ise işlemlerin 6306 sayılı Kanun'un kendisine verdiği yetki çerçevesinde ve hukuka uygun biçimde yürütüldüğünü savunuyor. Mahkemeye taşınan süreçte, bir tapu hissesinin şirkete satışı bedelinin gerçek değeri yansıtmadığı gerekçesiyle satış iptal edildi. Henüz kesinleşmeyen karara göre satış işlemi iptal edilse de tapunun eski sahibine geçmediği, mevzuat uyarınca idarenin mahkeme kararını nasıl uygulayacağının süreç içinde netleşeceği, iki tarafın da istinafa başvurma hakkı olduğu bildiriliyor.  

Davanın seyri sürerken, siyasal açıdan dikkat çekici olan rezerv alanı maddesi görüşmeleri sırasında Meclis'te dile getirilen soyut bir itirazın somut bir hikâyeye dönüşmesidir. 

"Bugün deprem bölgesi için getirildiği söylenen bu düzenlemenin yarın Türkiye'nin herhangi bir yerinde kullanılmayacağını kim garanti edebilir?" 

O nedenle Poligon Mahallesi üzerine konuşurken aslında tek bir mahalleyi konuşmuyoruz. Bir yurttaşın evi, mahallesi ve yaşamı hakkında söz söyleme hakkının hangi sınırlar içinde korunacağını konuşmak durumunda kalıyoruz. 

Çünkü bir toplumda yurttaşlar kendi yaşam alanları üzerinde alınan kararların dışına itilirse, konuşulması gereken artık bir tapudan fazlası, hukuk düzeninin yurttaşa verdiği güvence ve siyasal özne olma hakkıdır.