Çay mı? Kahve Mi? Evet, Lütfen.
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-08-17

Slavoj Žižek’e atfedilen bir anekdot vardır:
-Çay mı, kahve mi?
-Evet, lütfen.
Bu diyalogda iki seçeneğe sıkıştırılmış bir soru ve iki seçenekten birisine, hiç fark etmeksizin “evet” diyen bir seçim var. Kapalı uçlu sorular, seçenekleri önceden belirleyerek cevabın hareket alanını sınırlar: bu soruda ya çay ya kahve seçilecektir; daha genel olarak ise cevap alanı “evet” ile “hayır” arasına sıkıştırılabilir. Soruyu soran böylece yalnızca soruyu değil, cevabın sınırlarını da belirler.
Anekdotun çarpıcılığı, verilen yanıtta saklıdır. “Çay mı, kahve mi?” sorusu, iki seçenekten birinin seçilmesini gerektirir. Buna karşılık verilen cevap “Evet, lütfen”dir. Bu nedenle ilk bakışta ortada bir seçim yapılmamış, hatta soruya cevap bile verilmemiş gibi görünür. Sorunun dilsel mantığına aykırı görünen bu cevap mantıksal olarak saçmadır. Oysa biraz derine indiğimizde cevabın, soruyu reddetmediğini görürüz; tersine, “evet” diyerek soruyu kabul etmiş ve bu kez cevap gibi olmayan bir cevap vermiştir. Neye evet denildiği belirsizdir. Başka bir deyişle, sorunun somut olarak getireceklerine peşinen verilmiş bir evettir bu. Böylece seçenekleri belirleme yetkisi yine soruyu soranda kalır. Bu durumda soruyu soran çay demlediyse çay, kahve demlediyse kahve içilecektir veya hangisini sunmak isterse artık onu sunabilir. Seçim yapılmış gibi görünür; fakat seçimin anlamını belirleme yetkisi cevap verende değil, soruyu sorandadır. Soruyu soranın seçeneklerinden, cevabı hazır olana rıza gösterilmiştir.
Bu anekdot, çerçeve yasa tartışmasındaki “evet”leri, “yetmez ama evet” psikolojisi ile yapılan açıklamaları anlamamız için önemli bir metafor sunuyor bize. İktidarın çerçeveleme tekniği ile kurduğu soru, yasayı “barıştan yana mısın, değil misin?” ikiliğine indirgiyor. Yasanın çerçevesi muhalefetin çerçevesi oluyor, muhalefet çerçeveleniyor.
Soruyu iktidar soruyor, muhalefet iktidarın sorusuna “evet” diyor. Elbette toplumsal muhalif mücadele çok geniş bir alanda sürüyor, pek çok siyasi parti ve örgütlenme var. Bu yazıda muhalefet derken, daha çok parlamento içinde kendini genel anlamda “sol” diye tanımlayan muhalefeti kastediyoruz. Yine her birinin siyasal söylem ve pratikleri sol muhaliflik açısından ayrı ayrı tartışılabilir ve ancak bu yazının konusu değil.
Burada tartışacağımız mesele, iktidarın soruyu nasıl kurduğundan çok, muhalefetin bu soruya verdiği rızanın nasıl ortaya çıktığıdır. Muhalefet, kendi sorusunu ve cevabını kuramadığında, iktidarın çizdiği çerçevede kalır ve yeni bir seçenek, yeni bir alternatif olmaktan ve yeni bir siyasal tahayyül üretmekten uzaklaşır. Demokrasilerde gerçek bir muhalefet, siyasal özne olabilen, kendi sorusunu kurabilen, alternatifini üretebilen ve toplumsal talepleri bir programa dönüştürebilendir.
İkinci çözüm süreci olarak adlandırılan dönem, 2024 yılında iktidar ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşması ile başladı, 2025 yılında silah bırakma çağrısı ile şekillendi. Ardından PKK silah bırakma kararı aldı, Ağustos 2025’te Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu. 10 Ağustos 2026’da “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" başlıklı yasa teklifi yani çerçeve yasa TBMM’de 467 oyla kanunlaştı.
Bu süreçte yaşanan tartışmanın çerçevesine söylemsel olarak baktığımızda ana eksenin barış üzerinden kurulduğu açık. Mutabakat, terörsüz Türkiye, güçlü iç cephe, uzlaşma, iç barış, kardeşlik, demokrasi, milli birlik, milli ödev gibi söylemlerle paketlenmiş bu yasa teklifi, Meclisten geçtikten sonra Cumhur ittifakının ortak siyasi vizyonu olarak lanse edildi. Burada iktidar, politikasını siyasal tartışmanın hangi çerçeve içinde yürütüleceğine odakladı; bu çerçeve, hangi seçeneklerin makul ve makbul, hangilerinin ise dışarıda bırakılacağını belirleyen temel unsur oldu.
Bir kez yasanın iletişim çerçevesi bu kavramlar etrafında kurulduğunda siyasal alandaki tek seçenek kesin bir evet’e dönüştü. Hayır cevabı “barışa karşı olmak” anlamına gelecek şekilde paketlendi ve yasanın biçimsel ve özsel yönleri tartışmaya kapatıldı.
Yasanın içeriğinden, tarihsel ve jeopolitik arka planından, Anayasal, hukuki, siyasal ve toplumsal sonuçlarından ziyade yasanın etrafında, yasaya esastan itirazlara kapalı olan bir “anlam” evreni üretildi. Bu hegemonik proje dahilindeki iletişim stratejisi ve taktikler aynı zamanda muhalefetin hareket alanını da belirledi. Kurulan bu iletişim stratejisinin toplumun önemli bir bölümünde karşılık bulduğunu söylemek mümkün değil, ancak siyasal muhalefet açısından bu strateji işe yaradı.
İktidar, kendi siyasal çıkar ve görüşlerini normal, makul hale getirmeye çalışırken, toplumsal meselelerin gerçek anlamda tartışılmasının önü kapatıyor; tartışmanın kavramsal sınırlarını belirliyor ve milli irade, güvenlik, beka, uzlaşma, kardeşlik, demokrasi vb. kavramlar etrafında günlük siyasal kampanyalar yürütüyor, bir pop siyaset, bir yüzey siyasetle meseleleri çerçeveliyor.

Gelelim muhalefetin durumuna. Muhalefetin “yetmez ama evet” tavrı tam da anekdottaki mantığı hatırlatıyor.
Cevabının çerçevesi zaten çizilmiş bir soruyu cevaplamak, suçluluk psikolojisi ile bu cevabı aklamaya çalışmak gösterilen rızanın boyutunu ortaya koyar. CHP’ye Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyım atanmasından sonra CHP’den ayrılarak Yeni Parti’yi kuran Özgür Özel’in cevapları bu durumu anlamamız için bir örnek olarak yeniden okunmayı hak ediyor.
“Malumunuz, çok büyük saldırılara maruz kalıyoruz. Yasayla ilgili süreç şeffaf değildi. Olması gereken şeffaflık TBMM’de dahi izlenmedi. Bize dahi yarım saat önce gönderdiler. İnsanlar neyin tartışıldığını dahi bilmiyordu. Metinde olmayan şeyler varmış sanılıyordu. Böyle bir ortamda da herkese ‘evet diyeceksiniz’ demek, ortak bir karar almak çok zordu. Hep birlikte hayır demek de bizi başka bir yere savuracaktı. Barışa şans tanımayan bir yere getirecektik. Faydacı bir yerden bakmadık ama terörün bittiği bir noktada da buna karşı çıkmakla suçlanacaktık.”
Buradaki cevabın anekdottaki gibi, bir “evet, lütfen” olduğu, verilen evet oyunun iktidarın kurduğu çerçeve içinde meşrulaştırılmaya çalışıldığı görülebilir. Ancak bu savunma da elbette iktidarın kurduğu çerçeve dahilinde mümkün olabiliyor.
Üstelik sadece Yeni Parti’nin değil, diğer partilerin de —CHP, TİP, DSP, EMEP vb.— yasaya verdikleri evet oylarını savunurken kurdukları argümanlarda benzer gerekçelendirmeler görülebilir. En sık kullanılanlar şunlar: “Barışa karşı değilim”, “Yasaya hayır demek sağcılıktır, Kürt düşmanlığıdır.” Siyasal seçenek ya barıştan yana olmak ya da barış karşıtlığı gibi ahlaki bir ikileme indirgeniyor ve muhalefet de bu söylem çerçevesini sahiplenerek hareket ediyor.
Anayasa, hukuk, demokrasi ve egemenlik gibi alanlarda tartışılması gereken bu yasayı yalnızca bir iç siyaset dengesi üzerinden değil, Türkiye’nin etrafındaki bölgesel siyasal dönüşüm açısından da okumak gerekiyor. Muhalefet ise tüm bu hususları yeterince tartışmadan iktidarın “Terörsüz Türkiye”, “barış”, “uzlaşı” gibi kavramlarla çerçevelediği bir alanda hareket ediyor. Öyleyse burada sorun aynı zamanda muhalefetin kendi siyasal pozisyonunu kuramamış olmasından da kaynaklanıyor.
İktidarın kurduğu hegemonik iletişim stratejisi kapsamında her bir kavramın çerçevesini nasıl kurduğunu açmayacağız ancak durumun vahametini anlamak için, çerçeve yasa boyunca kullanılan “demokratikleşme” çerçevelemesine biraz detaylı bakmak gerekiyor. Çünkü demokratikleşme iddiası sadece bir siyasal söylem değil, mevcut siyasal atmosferin üzerini örten bir perdeye dönüştürülüyor. Muhalif belediyelere yönelik operasyonların sürdüğü, yargı baskısının her geçen gün arttığı, toplumda yoksulluk ve güvencesizliğin yaygınlaştığı, işçilerin haklarının gasp edildiği, sendikal örgütlenme özgürlüğünün sınırlandırıldığı, protestoların ve kamusal itirazların kriminalize edildiği bir ortamda, PKK’ya özel af getiren bir yasanın demokratikleşme hamlesi olması nasıl mümkün olabilir?
Burada siyasal söylem ile siyasal pratiğin arasında uçurum olduğu aşikarken, muhalefetin, iktidarın bu hegemonik mücadelesine göz yumması ise Türkiye siyaseti açısından üzerinde uzun uzadıya konuşulması gereken meselelerdendir.
Muhalefetin ve Politikanın Anlamını Yeniden Düşünmek
Ülkemizde bugün siyasal ve toplumsal alandaki sorunun niteliğini yalnızca iktidarla açıklayamayız. Bu sorun, aynı zamanda muhalefetin politika üretme, siyasette bir özne olarak söz söyleme ve eyleme kapasitesiyle de ilgili. Ancak muhalefetin siyaset yapma alanının her geçen gün daraldığı da bir gerçek.
Bu sorunun temeli ise demokrasinin kurumlarının ve adalet mekanizmalarının tam olarak işlemiyor oluşunda yatıyor. Demokratik rejimlerde muhalefet yalnızca iktidar karşıtlığı ile hareket etmez; muhalefetin en temel işlevlerinden biri alternatif gelecek ve kamusal söylem üretme kapasitesidir.
Demokrasilerde kurumların işleyişi, kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler askıya alındıkça demokrasi bir görünüş haline gelir ve siyasal alan giderek otoriterleşir.
Özellikle despotik rejimlerde muhalefetin anlamı silikleşir ve muhalefet giderek iktidarın muhalefeti ya da majestelerinin muhalefeti haline dönüşür. Majestelerinin muhalefeti ise gerçek bir politika önermesi olmayan, iktidarı tehdit etmeyen, rejimin sürekliliğini sağlayan muhalefet demektir. Çizilen sınırlar içinde politika üretmek, bir alternatif ortaya koymak demek değildir. Toplumsal taleplerin ve kamusal itirazın temsilcisi olmaktan uzaklaşan, kendisini güvenli bir siyasal alana konumlandıran ve karşı-hegemonik bir pratik üretmeyen muhalefet bir “politika performansı”na dönüşür. Temsil krizi hem iktidar cephesinde hem de muhalefet cephesinde sürer. Rejimin demokratik “imajı” için ihtiyaç duyulan muhalefet yaratılır, muhalefet çeşitli hamlelerle nihayet statükoya teslim olur; siyasal özneden siyasal figüranlaşmaya dönüş burada başlar.
Alternatif Üretmeyen Politikalar
2026 yılına dek ana muhalefet partisi olan CHP neredeyse son 15 yıldır iktidarın siyasal çerçevesine bağımlı ve alternatif politikalar üretemeyen bir konumda kaldı. Kaybedilen onlarca seçimin yanı sıra, muhalefetin kendi seçmenini temsil etmesi açısından da toplumda karşılık bulmayan pek çok politikaya imza atıldı. Bu durum, seçim sonuçları, kamuoyu araştırmaları vb. göstergelerden de anlaşılabilir. “Tatava yapma bas geç”, “Ekmek için Ekmeleddin”, Yenikapı ruhu, altılı masa ile iktidarın “normalleşme” siyasetine kapı aralayan politikalar vb. CHP’nin muhalefet kapasitesinin sınırlarını gösterdi.
Ayrıca 2010 yılındaki referandumda, yargıda bugünkü sorunların kaynağı olan köklü değişiklikler yapılırken “yetmez ama evet” diyerek siyasal iktidarın yanında konumlanan bazı sol-liberal aktörlerin tutumu da bugün açısından yeniden okunmayı hak ediyor. Bu aktörlerin bir bölümü, aradan geçen yıllara rağmen iktidarın siyasal çerçevesine karşı değil, çoğu zaman muhalefetin bu çerçeve içinde hareket etmesi yönünde etkide bulunuyor; böylece yalnızca iktidarı desteklemekle kalmıyor, muhalefeti de iktidarın belirlediği siyasal rotaya çekiyorlar.
Seçimler demokratik siyasetin vazgeçilmezi ancak demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığı da açık. Gerek iktidarın gerekse muhalefetin konumları ve meşruiyetleri sadece aldıkları oy oranları ve parlamentodaki temsilci sayıları ile ölçülemez. Mesele, kamusal aklın nasıl örgütlendiği ve yeni siyasal imkânların üretilip üretilemediğidir.
Şunu da unutmamak gerek: despotik rejimlerde muhalefet rejimin kurmaya çalıştığı düzene karşı kökensel bir itirazı temsil eder. Aksi durumda kalmak ise aslında rejimin bekçiliğini yapmak anlamına gelir. Muhalefetin tasfiyesi ya da iktidarın muhalefeti, despotik rejimler için bu nedenle yaşamsal önemdedir. Despotik rejime itiraz edecek, gerçek bir örgütlenmeyi sağlayacak, değişim talebini iktidara taşıyabilecek her tür muhalefet tasfiye edilir. Yargıdan medyaya, kamusal alandan bürokrasiye kadar cezalandırma mekanizmaları çalışır ve muhalefet gerçek bir rakip olmaktan çıkar, rejimin meşruiyetini yeniden ve yeniden üreten bir pozisyona gelebilir.
Demokratik siyasetin iktidarı sınırlama ve denetleme görevi aynı zamanda muhalefetin görevidir. İktidarın kurduğu hegemonik söylem ve eylem pratiklerine karşı alternatif bir siyasal söylem üretilip üretilemediği muhalefetin gücünü belirler. İktidarın belirlediği gündemin, kavramların ve yıldırma siyasetinin içerisinde muhalefet itirazlarını da aynı çerçeveye yerleştirdiğinde, muhalefet iktidarın kurduğu siyasal sahneyi yeniden ve yeniden üreten konumuna gelir. Muhalefetin figüranlıktan siyasal bir özneye dönüşü, demokrasi için kurucu kapasitesini fark edişi, ancak yeni bir siyasal gerçeklik ve tahayyül ortaya koyabilme gücüne bağlıdır.
Gerçek bir siyasal özne, kendisine sunulan seçeneklerden birini seçmekle yetinmez; gerektiğinde sorunun kendisine itiraz eder, kendi sorusunu ve kendi seçeneklerini kurar. “Çay mı, kahve mi?” sorusuna “Evet, lütfen” demek yerine, “Neden yalnızca çay ya da kahve?” diyebilmek, siyasetin yeniden öznesi olmanın ilk adımıdır.