Cehalet Çatışmasında Otokratikleşme Yeni Otokratik Müttefikler: ABD ve Türkiye
Gül Özen · 2026-07-06

Emperyalizm artık küreselleşmenin arkasına saklanamıyor.
Bir emperyalizm modeli olarak küreselleşmeye dair umutlu söylemler yerini ekonomik krizlere, faşizme, yükselen sağ siyasetle beraber belki bir büyük savaşa, belki bir büyük ve bitmeyen savaşa bırakıyor.
Faşist rejimlerin inşası, demokratik sistemin otoriterleşmesiyle başlar. Demokratik kurumların zayıflatılması; toplumun kutuplaştırılması, muhalefetin sindirilmesi ve siyasi gücün tek elde toplanması gibi aşamalarla, adım adım totaliter bir yapıya evrilen rejimdir faşizm.
Emperyalist diktatörlerin ve oligarkların dünyasında özgürlük ve eşitlik gibi demokratik değerler dahi bir savaş aracı olarak kullanılır. Esas savaşı başlatan sebeplerse; ham madde kaynaklarına (petrol, maden…), ucuz iş gücüne ve yeni pazarlara ihtiyaç duyan tekelleşmiş sermaye gruplarının (finans kapital) çıkarları etrafında döner.
Rosa Luxemburg’un dediğini hatırlayalım, kapitalizmin hayatta kalabilmesi için sürekli olarak kapitalist olmayan coğrafyaları sömürgeleştirerek şiddet ve savaş yoluyla yutması gerekir. Savaş kapitalizmi işte tam da budur.
Otokratikleşme ve Türkiye’deki Demokrasi Kırılmaları
Günümüzde radikal sağ popülist akımlar, üçüncü dünya savaşı söylemleri ve sıkı güvenlik politikaları hızla zemin kazanıyor. Buna enerji kaynakları üzerindeki rekabet ve devasa şirketlerin devletler üzerindeki baskısı da eklendiğinde, küresel ölçekteki otokratikleşme eğilimini net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz.
Peki otokrasi nedir?
Otokrasi kelimesi eski Yunanca’da autos yani tek başına + kratos yani yönetim kelimelerinin birleşimi olan “tek başına iktidar” ya da “tek kişinin yönetimi” anlamına geliyor. Otokratikleşme ismin yapısından da anlaşılacağı üzere bir geçiş halini anlatıyor.
Geçtiğimiz aylarda devletlerin siyasi yapılarını inceleyen bir araştırma İsveç Gothenburg Üniversitesi’nde yayınlandı.
V-Dem 2026 Demokrasi Raporu’na göre dünya nüfusunun %74’ü otokratik ülkelerde yaşıyor. Bu oran 2005’te %50 civarında bulunuyordu. Bir de otokratikleşen ülkeler kategorisi var ki bu başlıktaki pay, dünya nüfusunun %41’ini oluşturuyor. 2005'te ise bu pay %5 olarak karşımıza çıkıyor.
Raporda 179 ülkenin demokrasi kırılmaları 1975’ten günümüze geniş bir spektrumda veriliyor. Yine raporda Türkiye'nin rejim tipi yıllara göre sınıflandırılıyor. Bu sınıflandırmanın dönüm noktaları Türkiye siyasi tarihiyle birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şöyle…
1975 – 1979 arası “demokratik gri alan”da, 1980 darbesiyle seçimli otokrasi dönemi başlıyor ve 1982 Anayasasına kadar en katı ‘kapalı otokrasi’ dönemi yaşanıyor.
1987-1990 Yıllarında “otokratik gri alan”da ve sonrasında 1998’e kadar “demokratik gri alan”da kalıyor.
1999-2007 arasında “seçimli demokrasi dönemi”nde, demokrasi göstergelerinde en yüksek seviyesine ulaşıyor. 2007’de Hrant Dink suikastı ve e-Muhtıra, erken genel seçimler (AKP %46,6 oyla tek başına iktidar oldu) ve Cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören anayasa değişikliği (Halk oylamasıyla kabul edildi) ile Türkiye yeni ve istikrarsız bir döneme geçti.
2008-2012 Arası yine “demokratik gri alan”a düşüyor. 2013’te 2013 Gezi protestoları ve hükümetin sert müdahalelerinin ardından, 2014’ten günümüze “seçimli otokrasi” olarak kayıtlara geçiyor.
Bu demokrasi eğrisindeki seçimli otokrasilerin sınıflandırılmasında rol oynayan faktörler şunlar: Yürütme organının varlığı için çok partili seçimler; ifade özgürlüğü ve dernek kurma özgürlüğü gibi temel gereksinimlerin yetersizliği, özgür ve adil seçimlerin eksikliği.


Raporda kullanılan “Üçüncü Dalga” kavramı Huntington’un tezine atıfta bulunuyor. Liberal demokrasi endeksi açısından ele alındığını zaten bildiğimiz rapora bir de Huntington’ın adı karışınca araştırma raporunun bilimsel doğruluğunu sorgulamamız gerekiyor. Demokrasiyi yalnızca Batı ve Protestan kültürüne ait bir üst değer olarak algılayan ve ABD’nin neoliberal ve emperyalist politikaları için pazarladığı sorunlu “Medeniyetler Çatışması” tezini kısaca hatırlayalım.
Medeniyetler Çatışması Tezi: “Tek Kutuplu” Dünyada Batının Üstünlüğü Kompleksi
Samuel B. Huntington, ABD yönetiminin çeşitli danışma kurullarında, özellikle de Vietnam Savaşı döneminde Savunma Bakanlığı çevresinde görev yaptı. 1993’te yayınladığı Medeniyetler Çatışması tezinde, soğuk savaş sonrası SSCB’nin dağılmasıyla (1991) tek kutuplu dünyanın hâkim medeniyeti “Süper Güç” ABD’nin öncülüğünde Batı ve Anglo-Protestan kültürü olarak tanımlamıştı.
Bunun dışındaki medeniyetlerin dini ve etnik yapılarının Batı’ya uyumsuzluğu nedeniyle feodal köklerine geri dönmeye meyilli olduklarını ve insan hakları, bireycilik, anayasacılık, laiklik, eşitlik, hürriyet, liberal ekonomi gibi demokratik değerlerle yönetilemeyeceklerini savunmuştu. Bu yaklaşımın siyasal sonucu ise kimlik eksenli yeni ayrışmaları meşrulaştırmasıdır. Bu kimlik siyaseti, “böl-parçala-yönet” modelinin ta kendisidir.
Bu söylem günümüzde de ABD’nin Ortadoğu valisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’la sıkça servis edilen "Müşfik Monarşi” tezinin nereden ortaya çıktığını bize hatırlatıyor.
Barrack’ın açıklamalarında Ortadoğu ülkelerinin yapıları gereği demokrasiyle yönetilemeyecekleri vurgusu, Batı’nın dini ve kültürel olarak İslami ülkeler karşısında nasıl bir üstünlük anlayışına kapıldığını anlatıyor. Ayrıca ABD öncülüğünde sömürgeci bir anlayışla bölgedeki kaynakları ele geçirmek için her türlü etnik-dini hizipçiliğin fitilini ateşleyeceklerini de ele vermiş oluyorlar.
Özetle Huntington, özellikle İslam medeniyetinin ve Çin’in, Batı karşısında en büyük düşman olduklarını, bunlarla çatışmanın kaçınılmaz olduğunu söylemişti.
Huntington'un tezinin yayımlandığı yıllarda ABD dış politikası da etnik ve kültürel çatışmaları merkeze alan yeni bir söylem geliştirdi. Bosna ve Kosova savaşlarından Ortadoğu müdahalelerine kadar uzanan süreçte "demokrasi ihracı" söylemi öne çıkarıldı.
Ancak bu söylemin arkasında bölgesel hegemonya ve askeri müdahaleleri meşrulaştıran bir siyaset bulunduğunu biliyoruz.
Edward Said’den Huntington’a Tarihi Cevap: Cehalet Çatışması
Filistin asıllı Amerikalı edebiyat eleştirmeni, aktivist Edward Said, “Oryantalizm” adlı kitabında; Batı’nın Doğu’yu ötekileştiren ve sömürgeci bir yaklaşımla ele aldığını söyler.
2001 yılında The Nation dergisinde Huntington’un Amerikan Dış politikasını etkileyen yıkıcı tezine karşı, “Cehalet Çatışması” (The Clash of Ignorance) tezini ortaya atarak bir cevap makalesi kaleme alır.
E. Said, Huntington’ın çatışmasının, bir medeniyetler çatışması değil, Huntington’ın ve benzer düşüncede olanların cehaletinin bir çatışması olduğunu söyledi. Said’e göre bu cehalet, dinamik, kapsayıcı çok kültürlülük yerine, kimlik altında donuk karikatürler resmeder. Said, sözlerine şunları ekler: “Medeniyetler çatışması tezi, İslam’ı, Asyalıyı, Ortadoğuluyu, Doğulu kültürleri- Dante’nin İlahi Komedya’da Hz. Muhammed’i cehennemin (inferno) sekizinci tabakasına (Malebolge) koyduğu gibi – tek tipleştirerek modern dünyanın dışına iter, kabileleştirir.”
Yine biz ve öteki diye kesin bir ayrım koyarak kültürleri birbirinden ayrıştırıcı bir dil kullanmak, kültürlerin geçirgenliğine ve ortak mirasa aykırıdır, der.
Said, Huntington gibi teorisyenlerin aslında siyasi elitlerin ve savaş endüstrisinin ekmeğine yağ sürdüğünü belirtir.
Said'in bu eleştirisi, Medeniyetler Çatışması iddiasına dair bize çok şey söyler. Medeniyetler Çatışması devletlerin işgallerini, silahlanma bütçelerini ve ayrımcı politikalarını meşrulaştırmak için uydurulmuş kullanışlı bir ideolojik kılıf olduğunu adeta bağırmaktadır.
E. Said'in, Huntington ile köktendinci radikal grupların (örneğin El-Kaide gibi yapıların) aynı zihniyet dünyasını paylaştığını savunduğu kısım, makalenin en çarpıcı noktalarından biri.
Hem radikal terör örgütleri hem de Huntington'ın temsil ettiği tek üstün medeniyet anlayışı "Batı ve İslam asla bir arada yaşayamaz, aralarında amansız bir savaş vardır" diyerek benzer fikri işler.
Said’e göre bu durum, küresel barışı baltalamak isteyen radikaller ile Huntington’ın aynı "cehalet ve nefret" zemininde buluştuğunu gösterir.
Asıl tehlikenin farklı medeniyetler arasında değil, toplumların birbirini tanımaması, derinlemesine okumaması ve manipüle edilmiş önyargılara teslim olması (yani saf cehalet) olduğunu söyler E. Said. Ve yine insanların etnik veya dini etiketlere indirgeyip onlara düşman gözüyle bakmanın entelektüel bir tembellik olduğunu sözlerine ekler. Ancak bugünkü sömürünün, orantısız güç kullanımının geldiği noktada Said’in bu tanım da hafif kalır. Özetle Said, kültürel indirgemeciliği başarıyla teşhir eder ancak bu indirgemeciliğin arkasındaki maddi üretim ilişkilerini açıklamak için Marksist bir çerçeveye ihtiyaç vardır. Said ise kimlik siyasetine, kimlik siyaseti içinden bir eleştiri yapıyor ve böylece Batı’nın kimlik siyasetini esasından ziyade biçim itibariyle eleştirmiş oluyor. Oysa siyaseti kimlik siyasetine sıkışmış tartışma ve eylemlerden daha öteye taşımak için, sınıf mücadelesinin tarih ve tezine bakmak gerekiyor.

Türkiye’nin Otokratlaşma Pratikleri
Sürekli dışarıdan müdahalelerle (askeri darbeler, dış borçlandırma, askeri üsler ve uluslararası örgütlerin denetim mekanizmaları) kendi etki alanını genişleten ABD’nin Demokrat Başkanı Jimmy Carter’ın, Kıbrıs Barış Harekâtı (1974) sonrası Bülent Ecevit hükümetine uyguladığı silah ambargosunu hatırlayalım.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, iki NATO üyesi Yunanistan ve Türkiye arasında "mekik diplomasisi" yürütmüş; Kıbrıs Harekâtı sonrasında ise Türkiye üzerindeki baskıyı azaltmaya çalışırken, ABD Kongresi’nde Türkiye’ye silah ambargosu uygulanmasına da karşı çıkmıştı. Ancak Washington yönetiminin genel politikası, Türkiye’nin askeri ve diplomatik hareket alanını "denge siyaseti" adı altında sınırlandırmaya yönelikti.
Ambargoya tepki gösteren Türkiye'nin 1975 yılında Amerikan üslerinin büyük bölümünün faaliyetlerini askıya alması ve Savunma İşbirliği Anlaşması'nı feshetmesi, Türkiye’nin ABD’ye bağımlılık ilişkisini sorgulaması açısından önemli bir fırsattı.
Aradan yarım asır geçmiş olmasına rağmen benzer baskı mekanizmalarının farklı biçimlerde sürdüğünü görüyoruz. ABD Kongresi'nin o dönem aldığı ambargo kararı ile geçtiğimiz haftalarda Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye'yi Doğu Akdeniz'deki faaliyetleri ve "Mavi Vatan" politikası nedeniyle kınaması, farklı dönemlerde benzer bir siyasal yaklaşımın örnekleri olarak değerlendirilebilir.
Bugün yeniden konuşulan "Kutsal Batı" ittifakı ekseninde, NATO ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ilişkilerin daha da derinleşmesi ihtimali karşısında, Erdoğan yönetiminin yakın diplomatik ilişki yürüttüğü Trump yönetimine ve ABD'ye karşı nasıl bir siyasi tavır takınacağı ise merak konusudur.
ABD’nin Demokrasi Kırılmaları
Batı’nın demokratikleşme endeksleri, kendi kurumlarının uygulamalarıyla çelişmeye devam ediyor. Gazze'de ve Lübnan'da İsrail saldırganlığı devam ederken, Avrupa’da siyasi iktidarların sesi pek cılız çıkıyor veya çıktığında ise sıklıkla İsrail’den yana çıkıyor.
Yine AB Parlamentosu kendine benzeyen siyasal ve kültürel yapıları korurken, Türkiye’yi dışlayan ve açıkça Yunanistan’ın ulusal çıkarlarını Türkiye’ninkinden üstün tutan çifte standartlı bir yaklaşım sergiliyor.
Demokrat ve otokrat liderlerin saflarını sıklaştırdığı dünya sahnesinde Trump ile Erdoğan’ın yakınlaşmasının arkasındaki siyasi ilişkinin niteliği uzun zamandır merak konusu. Trump’ın Erdoğan için kullandığı, "Erdoğan hileli seçimleri herkesten iyi bilir." sözü, onun Türk iç siyasetindeki anti-demokratik gelişmeleri yakından takip ettiğini ve bunun ABD politikaları açısından bir sorun teşkil etmediğini, aksine desteklendiğini gösteriyordu.

Bu yakınlığın temelinde, popülist liderlerin kurumsal denetim mekanizmalarını devre dışı bırakma refleksindeki ortaklıktır.
Nitekim Trump da ilk başkanlık döneminden itibaren benzer bir kurumsal kuşatmayla karşı karşıya kaldığını iddia etmişti. Bu süreçte FBI, kendisi hakkında Rusya ile gizli işbirliği iddialarını içeren "Crossfire Hurricane" operasyonunu yürütmüş; ardından başkanlık sonrasında da Mar-a-Lago malikanesine düzenlenen baskınla (Ağustos 2022) büyüyen "Gizli Belgeler Soruşturması"nı başlatmıştı.
Söz konusu baskında ele geçirilen gizli evraklar nedeniyle Trump hakkında "Casusluk Yasası’nı ihlal ve adaleti engelleme" suçlarından federal dava açılmıştı. Bu dava, Temmuz 2024'te kendi atadığı yargıç Aileen Cannon tarafından usul gerekçeleriyle düşürülmüş olsa da Amerikan yargısı ve FBI ilişkileri tamamen gerilmişti.
Tam da bu kurumsal hesaplaşmanın bir sonucu olarak, 2025’te ikinci kez başkanlık koltuğuna oturan Trump’ın ilk icraatlarından biri, kendisine yönelik soruşturmaları yürüten FBI Başkanı’nı görevden alacağını ilan etmek olmuştu.
Trump’ın yargıya siyasi müdahalesi yalnızca iç siyasetle de sınırlı değil elbet. İsrail’in ileri mevzi ordusu göreviyle Filistin’e yapılan soykırımı, meşru müdafaa kisvesiyle dünya kamuoyunda meşrulaştırmaya çalışması ve İran Savaşı’nı başlatması başlı başına otokratik bir yönetim olduğuna örnek teşkil eder.
ABD iç siyasetindeki bu gelişmeler, Türkiye’de Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde ordudaki laik kadroların tasfiyesiyle, 17-25 Aralık sonrasında ise bürokrasi ve yargıda yaşanan geniş çaplı kadro değişiklikleriyle benzer bir çerçevede değerlendirilebilir. Emniyet müdürleri, savcılar ve hâkimler görevden alınarak yerlerine hükümet politikalarına yakın isimler getirildi. HSYK'nin yapısı değiştirilerek yargının yürütmeye bağımlılığı artırıldı. Tarikat ve cemaatlerin bürokrasi, sağlık ve eğitim alanlarındaki etkisi ise giderek genişledi.
Küresel Cehalet Üretimi yahut Demokratik Despotizm
Başlangıçta bahsettiğimiz demokrasi verilerinde ABD ve İsrail’in bunca işgal, ilhak ve katliamdan sonra hâlâ nasıl “seçimli demokrasi”ler olarak değerlendirildiği sorusunun cevabına geri dönelim: Batı’nın bu bilindik çifte standart mantığı, kendi yarattığı illüzyona ayna tutamıyor.
Demokrasinin ilk koşulu her türlü inanca ve düşünceye saygı göstermek, en temelde ise insanın yaşama hakkını savunmaktır.
Filistinlilerin en temel insani varlığını yok sayan, İsrail’i soykırım yaptığı yönünde Uluslararası Adalet Divanı’nda (International Court of Justice) kınamaktan kaçınan Batılı ülkelerin ikiyüzlülüğü, küresel elitlerin demokrasi söylemini nasıl yapısal bir silaha dönüştürdüğünü kanıtlıyor.
İşte bu noktada, yazının başında kurduğumuz çerçeveye, Edward Said’in "Cehalet Çatışması" tezine geri dönmemiz gerekir. Said’in dikkat çektiği "toplumların birbirini tanımaması ve manipüle edilmiş önyargılara teslim olması" hali, modern dünyada kendiliğinden gelişen bir entelektüel tembellik değildir; aksine otokratikleşen sistemlerin bekası için bilinçli olarak üretilen küresel bir cehalet düzenidir.
Batı, Doğu’yu ve Filistin halkını tektipleştirip modern dünyanın dışına iterek kendi kamuoyunda kitlesel bir kayıtsızlık yaratır. Küreselleşmiş finans kapital, sınıfsal çıkarlarını ve hegemonya savaşlarını gizlemek için halkları bu yapay cehalet çatışmasının içine hapseder.
Uyuşturulmuş, sadece kendi mahallesine ve konforuna odaklanmış toplumlar, devletlerinin sınır ötesinde yürüttüğü sömürüye, işgale ve soykırıma karşı körleşirler. İnsanlar sadece birkaç dakikalığına sandığa gidip oy kullanmayı "özgürlük" sandıkça, entelektüel ve toplumsal kayıtsızlık derinleşir.
Bize pazarlanan "müşfik monarşiler" veya tiranlar, özünde oksimoron birer tabirdir; despotizmin hoşgörülüsü, monarşinin demokratik olanı olmaz.
Demokrasiyi evrensel insan haklarından koparıp sadece sandıktan ibaret sayanlar, cehaleti kurumsallaştıran despotik rejimlerin ta kendisidir. Bu toplumsal uyuşma ve kayıtsızlık hali, Batı'nın acımasız ve ikiyüzlü maskesidir.
Bugün, küresel cehalet çatışmasından beslenen otokratik müttefikler, arkalarına aldıkları bu göstermelik demokrasiler ve uyuşturulmuş kitleler sayesinde, küresel hegemonya ortaklıklarını her zamankinden daha fazla güçlendirmeye devam ederler.