Celladına Alkış Tutmak: Öfkenin Sınıfsal Yönü Nasıl Değiştiriliyor?
Ronay Ümit · 2026-09-28

Memur, grev yapan işçiye kızıyor. Ücretli, emeklinin aylığına yapılacak zammın enflasyonu yükselteceğine inanıyor. Asgari ücretli, büyük şirketlere sağlanan vergi avantajlarını fazla dert etmiyor ama sosyal yardım alan yoksulun “vergisiyle beslendiğini” düşünüyor. Milyarlarca liralık kamu kaynağının finansal sistemi ayakta tutmak için kullanılması ekonomik zorunluluk, okulda çocuğa verilecek bir tabak sıcak yemek ise bütçeye yük sayılıyor.
Bunu bilgisizlikle açıklamak kolaycılık olur. Burada bir bilgisizlikten söz edilebilir fakat sorun, ekonomik hayat hakkında yeterince şey bilmemekten çok, yaşanan ilişkileri onların ürettiği görünüşler üzerinden anlamlandırmaktır. Ücretle geçinmek, insanı kendiliğinden sınıfsal konumunun bilincine ulaştırmaz.
Çünkü insan yalnızca belirli ücret ve mülkiyet ilişkilerinin içine değil, o düzeni anlamlandırmasını sağlayan kavramların içine de doğar. Neyin hak edilmiş kazanç, neyin yardım; kimin çalışkan, kimin asalak; hangi kamu harcamasının gerekli, hangisinin israf olduğunu kapitalist söylem tarafından sürekli yeniden üretilen bir dilin içinde öğrenir. Ekonomik ilişkiler böylece yalnız maddi hayatı değil, insanın o hayatı nasıl kavradığını da biçimlendirir.
Gramsci’nin hegemonya teorisinde (sadece burjuva egemenliğini adlandıran bir kavram olmadığını hatırlatalım) egemenlik, yalnızca zor yoluyla değil, rıza üreterek de sürdürülür. Kapitalist hegemonyanın gücü, kendi değerlerini toplumun belirli kesimlerine kabul ettirmesinin yanı sıra, onları doğal, makul ve hatta adil gösterebilmesinde yatar.
Kapitalizm bu nedenle sadece fabrikaya, bankaya, arsaya, şirkete ve sermayeye sahip olarak hükmetmez. Kendi ölçütlerini toplumsal sağduyunun parçası haline getirerek yarattığı düzene rıza üretmeye çalışır. Ancak bu rıza hiçbir zaman kesin ve değişmez değildir; toplumsal çelişkiler içinde sürekli yeniden üretilir ve mücadeleye konu olur.
Nozick’in hak-etme anlayışı, servet ve mülkiyet hakkını bireysel özgürlük üzerinden temellendirir. Foucault ve Gramsci ise kapitalist toplumun bu değerleri nasıl yeniden ürettiğini farklı düzlemlerde çözümlememizi sağlar. Foucault, piyasanın ölçütlerini kendi yaşamına uygulayan neoliberal özneyi; Gramsci ise kapitalist sınıfın çıkar ve değerlerinin toplumsal sağduyu içinde nasıl yaygınlaşabildiğini anlamamıza yardımcı olur.
Patron Konuşmadan Patronun Dilini Konuşmak
Egemenlik polis, mahkeme, hapishane ve yasadan ibaret olsaydı hiçbir siyasal sistem uzun süre yaşayamazdı. Her sabah milyonlarca insanı zorla işe götürmek, herkesin başına bir polis dikmek gerekirdi. Gramsci'nin temel sorularından biri, insanların kapitalist düzenin değerlerini nasıl hayatın doğal gerçekleri gibi görmeye başladığıydı.
“Devlet şirket yönetemez”, “vergiler artarsa sermaye kaçar”, “ücretler yükselirse enflasyon çıkar”, “emekli aylıkları bütçeye yük getirir”, “şimdi grevin zamanı mı?” gibi ifadeler böylelikle tartışılabilir iktisadi ve siyasal tercihler olmaktan çıkar, doğa yasaları gibi algılanmaya başlar. Kapitalist hegemonyanın gücü de burada ortaya çıkar: siyasal tercihler zorunluluk, belirli çıkarlar ise toplumun ortak çıkarı gibi görünür.
Ülkemizde bunun gündelik örneklerini kolayca bulabiliriz. Devlet okullarındaki çocuklara her gün bir öğün ücretsiz yemek verilmesini öngören teklifler yıllardır TBMM komisyonlarında bekliyor. Örneğin Eylül 2023'te verilen teklif komisyonda kaldı; 2024'te başka teklifler de sunuldu. İktidar çocuklara ücretsiz yemek verilmesini bir sosyal hak olarak değil, bütçeye getireceği maliyet üzerinden değerlendiriyor. Aynı hassasiyet lüks makam otomobilleri veya başkanlık uçakları söz konusu olduğunda görülmüyor.
Fakat kapitalist hegemonya yalnızca iktidardakilerin kullandığı dille kurulmaz. Bu dil gündelik hayatın içinde dolaşıma girer, tekrar edilir ve insanların dünyayı anlamlandırırken başvurduğu sağduyunun unsurlarından biri haline gelir. “İtibardan tasarruf olmaz” sözü bu nedenle siyasi bir söylem olmanın ötesinde, kapitalist hegemonik dilin nasıl işlediğini gösteren iyi bir örnektir. Çocuğun yemeği “masraf”, gösterişli kamu harcaması “itibar”, şirkete verilen teşvik “yatırım”, emekliye yapılan ödeme “bütçe yükü” olur. Ücret artışının enflasyon nedeni, sosyal yardımın ise çalışanların vergisiyle finanse edilen bir ayrıcalık olduğu düşüncesi yaygınlaşır. Bunun sonucunda iktidarın ve sermayenin tercihleri, toplumun bir bölümünün kendi düşüncesiymiş gibi konuşulmaya başlanır. Patronun işçiye ne düşünmesi gerektiğini doğrudan söylemesine gerek kalmaz. Sermayenin çıkarlarını taşıyan dil, ondan çıkarı olmayanların ağzından da duyulur.
Yanlış Bilinç: Sermayesi Olmayan Sermaye Savunucusu
Her ne kadar 'yanlış bilinç' Marx'ın bizzat isimlendirip metinlerinde doğrudan kullandığı bir kavram olmasa da, onun yabancılaşma, meta fetişizmi ve ideoloji teorilerinin ayrılmaz ve organik bir parçasıdır; toplumsal ilişkilerin görünüş biçimleri üzerine kurduğu bütünsel çözümlemeden beslenir. Marx’ın teorik mimarisine bütünüyle sadık olan bu düşünce biçimi, ilk kez Friedrich Engels’in 1893 tarihli mektubunda 'yanlış bilinç' olarak adlandırılmıştır. Engels burada ideolojiyi, düşünürün kendisini harekete geçiren gerçek güçlerin farkında olmadan, düşüncelerini başka nedenlerle açıkladığı bir “yanlış bilinç” süreci olarak tarif eder. Kavramı Marx’ın bu teorik zemininden alarak sistemli bir sınıf bilinci analizine dönüştüren ve Marksist literatüre kalıcı olarak yerleştiren ise 1923 yılında György Lukács olmuştur.
Lukács, yanlış bilinci yalnızca gerçek maddi ilişkilerin bilinmemesi üzerinden açıklamaz. Kapitalizmin tarihsel olarak kurulmuş toplumsal ilişkilerinin değişmez ve adeta doğal bir düzen gibi algılanmasına dikkat çeker.
Kapitalist toplumda ücret, işçinin yarattığı değerin tam karşılığı; kâr ise sermayenin kendiliğinden ürettiği doğal ödül gibi görünür. Servet, üretim ilişkilerindeki konumundan koparılır ve kişisel meziyetin kanıtına dönüştürülür. Böylece insan ekonomik konumunu belirleyen ilişkileri görmek yerine, o ilişkilerin ürettiği görünüşü gerçeklik olarak kabul eder.
Bu görünüşlerin toplumsal bilince yerleşmesi, sermayenin çıkarlarının sermayesi olmayanlar tarafından da savunulmasının zeminini oluşturur. Yanlış bilincin biçimlerinden biri budur.
Şirketi yoktur ama şirket vergilerinin düşmesini savunur. Özel hastanenin faturasından yakınır ama kamusal sağlık hizmetini “bedavacılık” sayar. Çocuğunun eğitim masraflarından şikâyet eder ama başka bir çocuğa ücretsiz yemek verilmesini ödediği verginin israfı olarak görür.
Bu çelişki, bilincin bütünüyle kapitalist dünya görüşünün denetimine girdiği anlamına gelmez. Gramsci’nin dikkat çektiği gibi gündelik sağduyu farklı deneyimlerin, değerlerin ve düşüncelerin yan yana bulunduğu çelişkili bir yapı taşır. İnsan kendi yaşamında sömürünün sonuçlarını deneyimlerken, aynı anda bu ilişkileri meşrulaştıran düşünceleri de benimseyebilir.
Şirketlerin daha az vergi ödemesinin yatırımı artıracağına, ücretlerin düşük tutulmasının istihdamı koruyacağına, sosyal harcamaların azaltılmasının üzerindeki vergi yükünü hafifleteceğine inanır. Nitekim ücretle geçindiği halde ekonomiye sermayenin gözünden bakar; yaşam koşullarını iyileştirecek talepleri ‘maliyet’, şirketlerin kazancını artıracak düzenlemeleri ise toplumun ortak yararı sayar. Sermayesi yoktur ama sermayenin çıkarını kendi menfaati sanır.

Nozick ve Hak Etme Ahlakı
Bu sanı tek başına yeterli değildir. Bu çıkarın aynı zamanda adil olduğuna da inanmak gerekir. Servet sahibinin zenginliği, hak edilmiş bir başarının sonucu, bu servetin vergilendirilerek yeniden dağıtılması ise onun kazancına müdahale olarak görülmeye başladığında, ekonomik çıkar ahlaki bir gerekçeye kavuşur.
Hak etme anlayışını en açık biçimde savunan düşünürlerden biri Robert Nozick'tir. Nozick'e göre bir kişi servetini adil biçimde edinmişse ve mülkiyet gönüllü yollarla el değiştirmişse, devletin bu serveti yeniden dağıtmak amacıyla vergilendirmesi bireysel özgürlüğe müdahaledir.
Neoliberal kültür bu düşünceyi gündelik hayata zengin zenginse hak etmiştir şeklinde tercüme eder. Yoksul yeterince çabalamamıştır. Borcunu ödeyen sorumludur; borcunun hafifletilmesini isteyen başkasının parasını istemektedir.
ABD'deki öğrenci borçlarının silinmesi tartışmalarında sık duyulan “Ben ödedim, onlar da ödesin” tepkisi bu hak etme ahlakının iyi bir örneğidir. Kişinin geçmişte çektiği sıkıntı, ondan sonra gelenlerin aynı sıkıntıdan kurtarılmasına karşı gerekçeye dönüşür. Bu mantığı çalışma hayatına uygulasaydık, önceki kuşak on iki saat çalıştı diye sekiz saatlik işgününü de haksız ayrıcalık saymamız gerekirdi.
Bir Amerikan sokak röportajı bu düşünme biçiminin neredeyse karikatürleşmiş bir örneğini sunuyor. Muhabir, İran’a yönelik askerî operasyonlara harcanan milyarlarca doların eğitim, sağlık veya altyapıya ayrılabileceğini söylüyor. MAGA destekçisi “Nereye mesela?” diye soruyor. Muhabir ücretsiz sağlık hizmetini örnek verince, özel hastane masrafını karşılayabildiğini söyleyerek buna karşı çıkarak “Hiçbir şey bedava olmamalı”, diyor. Ardından devletten ne beklediğini açıklıyor: Emlak vergisinin kaldırılması.
Buradaki çelişki, hak etme ahlakının hangi harcamalara ve hangi çıkarlara uygulandığında belirginleşiyor. Kamusal sağlık hizmeti başkasının parasını almak gibi görülürken emlak vergisinin kaldırılması aynı ahlaki hesaba tabi tutulmuyor. Askerî harcamalar da “bedava” kavramıyla sorgulanmıyor.
Fakat “hak etmek” denklemi göründüğü kadar basit değildir. Bir insan çalışmış, risk almış ve başarılı olmuş olabilir. Eğitim sistemi, hukuk düzeni, para sistemi, kamu altyapısı ve çalışanların emeği iktisadi faaliyetin zeminini oluşturur. Aileden devralınan servet, eğitim ve ilişkiler de insanların hayata eşit başlamadığını gösterir.
Bu nedenle serveti sırf kişisel emeğin ödülü, yoksulluğu da kişisel başarısızlığın sonucu olarak görmek toplumsal ilişkileri görünmez hale getirir. Başarı belli açılardan bireysel olabilir ama başarıyı mümkün kılan koşullar toplumsaldır. Piyasanın dağıttığı ödüller insanların ne kadar çalışkan, değerli veya erdemli olduğunu gösteren bir cetvel değildir.
Neoliberalizm neyin adil olduğuna ilişkin düşüncemizi değiştirmekle kalmadı; insanın yaşamını ve toplumdaki yerini algılama biçimini de dönüştürdü. Michel Foucault'nun neoliberal homo economicus çözümlemesi burada sınıf bilincinin neden aşındığını anlamamıza yardım eder.
Klasik liberalizmin ekonomik insanı piyasada değiş tokuş yapan bireydi. Neoliberal insan ise yaşamını bir işletme mantığıyla düzenler. Eğitimi yatırım, bedeni sermaye, zamanı kaynak, arkadaş çevresi network, kariyeri portföy haline gelir.
Bugünün dili bunun izleriyle dolu: “Kendine yatırım yap”, “kişisel markanı yarat”, “networkünü büyüt”, “konfor alanından çık”, “risk al.”
Bu dil yaygınlaştıkça işsizlik iktisadi yapının değil bireyin kişisel yetersizliğinin, düşük ücret yeterince değer üretememenin, barınma krizi yanlış mali tercihlerin sonucu gibi görünmeye başlar. Sistem başarısız olmaz; birey başarısız olur.
Özne artık kendisini emek ilişkileri içindeki konumundan hareketle değil, yönetilmesi ve değeri sürekli artırılması gereken bir sermaye gibi düşünür. Ücretini, çalışma koşullarını ve iş güvencesini belirleyen sınıfsal ilişkileri gözden kaçırır; bunları piyasadaki değerinin sonucu olarak görür. Bu sayede, sermayenin ölçütleri münhasıran ekonomiyi açıklayan kavramlar olmaktan çıkar; başarıyı, başarısızlığı ve insanın toplumdaki yerini değerlendiren ölçütlere dönüşür. Bu mantık sonuna kadar götürüldüğünde insan da bir bilanço kalemi gibi değerlendirilmeye başlanır. Üreten, çalışan, tüketen ve sermayenin dolaşımına katılan değerlidir; ekonomik değer üretmeyen ise maliyet kalemidir.Kapitalizmin değer ölçüsü insanın değerinin ölçüsüne dönüştüğünde, sermaye açısından ekonomik değer üretmeyen insan adeta ‘eksi değer’ muamelesi görür.
Foucault’nun kendisini bir sermaye gibi yöneten homo economicus’u ile Gramsci’nin hegemonya kavramı burada kesişir. Ancak söz konusu olan hegemonya kavramının bütünü değil, kapitalist hegemonyanın işleyişidir. Kapitalist düzenin değerleri hayatın doğal gerçekleri gibi benimsendiğinde, yalnızca dışarıdan dayatılan ölçütler olmaktan çıkar. Birey davranışlarını bu ölçütlerle değerlendirir, yaşamını onlara göre düzenler ve piyasanın disiplinini gündelik hayatına taşır.
Öfkenin Yataylaştırılması
İşsizlik, düşük ücret, borçluluk ve geçim sıkıntısı ortadan kalkmaz; değişen, bunların nasıl açıklandığıdır. Sorunu bireyselleştirmek hayat pahalılığını düşürmez, eriyen ücretleri yükseltmez, borç yükünü hafifletmez. İnsan geçinememeye, borçlanmaya, geleceğinden kaygı duymaya devam eder. Maddi sıkıntı devam ederken onu sınıfsal ilişkilerle açıklayan dil zayıfladığında, öfke de kaybolmaz; başka bir adres arar.
Aynı ekonomik düzen içinde benzer güvencesizlikleri yaşayan kesimler, kendi kayıplarının nedenini birbirlerinin küçük kazanımlarında aramaya başlar. Bölüşüm çatışması böylece sermaye ile emek arasındaki ilişkiden uzaklaşarak, benzer koşullarda yaşayan toplumsal kesimlerin birbirlerinin gelir ve haklarını sorguladığı yatay bir çatışmaya dönüşür.
Bu yön değişikliği hegemonik ekonomi dilinde daha açık görülür. Emekliye yapılacak zam “enflasyonist baskı”, asgari ücret artışı “işveren maliyeti”, sosyal yardım “bütçe yükü”, grev ise “üretim kaybı” olarak anlatılır. Böylece geçim sıkıntısının nedeni ücret ile kâr arasındaki bölüşüm ilişkisi olmaktan çıkar; pastadan küçük bir pay almaya çalışan başka bir toplumsal kesim sorun olarak gösterilir.
İnsan milyarderin yatını her sabah görmez. Komşusunun sosyal yardımını, memurun maaşını, emeklinin bayram ikramiyesini görür. Üstelik milyarderin serveti ona “başarı”, yanındaki insanın küçük kazanımı ise kendi cebinden çıkan “maliyet” olarak anlatılır. Yukarıdaki servet yoğunlaşması soyutlaşırken aşağıdaki küçük gelir farkları gündelik hayatın somut çatışmasına dönüşür.
Sermayenin ideolojik başarısı sınıf çatışmasını ortadan kaldırmak değil, çatışmanın yönünü değiştirmektir.
Vergi Yoksula Yük, Sermayeye Teşvik
Bu yön değişikliğinin en açık görüldüğü alanlardan biri vergidir. Öğrenim harçlarının indirilmesini isteyen öğrencinin, zam alan emeklinin veya ücret artışı isteyen işçinin kamuya maliyeti sürekli görünür kılınır. Sermayeye sağlanan vergi avantajları gündelik öfkenin konusu olmaz. Yatay öfke bu kadar görünürken dikey kaynak aktarımı çok daha kolay gözden kaybolur.
Türkiye'de büyük şirketlere sağlanan vergi istisnaları, muafiyetler ve çeşitli avantajlar yıllardır siyasi tartışmaların konusu. Vergi sistemi yalnız devlete para toplamaz; devletin hangi gelirden ne kadar pay alacağını ve hangi sermaye birikimini ne ölçüde koruyacağını da belirler.
Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin ve Makyol gibi büyük kamu müteahhitlerine yönelik vergi avantajları bu nedenle önemlidir. Kamuoyuna ve Meclis gündemine yansıyan kayıtlar bu şirketlerin yıllar içerisinde çok sayıda vergi, resim ve harç istisnasından yararlandığını ortaya koyuyor. Gelir İdaresi Başkanlığı verileri ise 2013–2023 döneminde toplam yaklaşık 7,5 milyar TL tutarında vergi borcunun silindiğini gösteriyor.
Emeklinin aylığına geldiğinde “bütçe”, asgari ücrete geldiğinde “enflasyon”, okul tuvaletlerine sabun konulmasına geldiğinde “maliyet” konuşulurken, büyük sermayeye tanınan avantajlar “teşvik” ve “yatırım ortamı” diliyle anlatılıyorsa kapitalist hegemonik dil ekonomi politikasının sözlüğüne yerleşmiş demektir.
Vergi sistemi ve kamu harcamaları, devletin ekonomik hayatta kimin yükünü hafiflettiğini ve kimin yükünü ağırlaştırdığını gösterir. Fakat bu tercih kriz dönemlerinde çok daha görünür hale gelir. Olağan zamanda piyasanın kendi kurallarıyla işlemesi gerektiğini söyleyen düzen, büyük şirketlerin ve finans sisteminin zararı bütün ekonomiyi tehdit etmeye başladığında devleti yeniden sahneye çağırır.
İşte burada neoliberal ahlakın belki de en görünür çelişkisine geliyoruz.
Limon Sosyalizmi: Kâr Benim, Zarar Hepimizin
Sağ liberteryen anlatıda piyasa risk alan bireylerden oluşur. Kazanan kazanır, kaybeden kaybeder; devlet mümkün olduğunca kenarda durmalıdır.
Gerçekteyse kapitalizm kriz anlarında bu öğretiyi kolaylıkla rafa kaldırır. Buna İngilizcede lemon socialism deniyor: Kâr özel ellerde kalır, zarar sistemin bütününü tehdit etmeye başladığında risk kamuya devredilir. Piyasa yükselirken devletin ekonomiye karışmaması istenir; piyasa çökerken ise devlet son kredi mercii, sigortacı ve kurtarıcı olarak göreve çağrılır.
2008 finans krizindeki dev sigorta şirketi AIG’nin kurtarılması bunun ders kitaplarında anlatılacak bir örneğidir. Mortgage piyasasına bağlı finansal ürünler ve kredi temerrüt takasları nedeniyle çöküşün eşiğine gelen şirkete, Federal Reserve 85 milyar dolara kadar kredi imkânı açtı. Fakat AIG yalnızca kendisi için kurtarılmıyordu. Şirketin çökmesi Goldman Sachs, Société Générale, Deutsche Bank ve Merrill Lynch gibi AIG ile milyarlarca dolarlık sözleşmeleri bulunan finans kuruluşlarını da ağır kayıplarla karşı karşıya bırakacaktı. Devlet müdahalesi haliyle sadece batmakta olan şirketi değil, onun çevresindeki finansal ilişkiler ağını da korudu.
Türkiye bunun yakın tarihli örneklerinden birini Kur Korumalı Mevduat'ta yaşadı. Döviz kurundaki yükselişi sınırlamak ve tasarruf sahibini Türk lirasında tutmak amacıyla oluşturulan sistemde mevduat özel hesaplarda kaldı, fakat kur riskinin önemli bölümü Hazine ve Merkez Bankası üzerinden kamu bilançosuna taşındı. TCMB 2023 yılında 818,2 milyar TL zarar açıkladı; Bankanın değerlendirmesine göre zararın temel kaynaklarından biri KKM hesaplarından kaynaklanan kur farkı ödemeleriydi.
2026 Eylül'ünde yaşanan yatırım fonu krizi aynı çelişkinin henüz sonucu tamamlanmamış başka bir biçimini gösteriyor. Bazı özel fonlar düşük fiili dolaşımlı hisselerde yoğunlaşarak büyüdü; SPK'nın ifadesiyle ekonomik gerçeklikle açıklanamayan fiyat hareketleri ve ilişkili taraflar arasındaki işlemler sistemik risk yaratacak boyuta ulaştı. Likidite sorunu ortaya çıktığında Merkez Bankası likiditeyi artırdı, düzenleyici kurumlar müdahale etti ve 131 fonun tasfiyesi için İş Bankası ile kamu bankası Ziraat Bankası görevlendirildi.
Burada henüz KKM'deki gibi zararın doğrudan kamu tarafından üstlenildiğini söylemek mümkün değil. Ancak likit olmayan veya gerçek piyasa değeri tartışmalı menkul kıymetlerin hangi fiyatlardan satılacağı, kamu bankasının bilançosuna girip girmeyeceği ve ortaya çıkacak zararın kim tarafından taşınacağı soruları yanıt bekliyor. Eğer özel fonların değersizleşmiş varlıklarının bir bölümü kamu bilançosuna aktarılırsa sistemik riskin kamusal yönetiminden, özel zararın doğrudan kamulaştırılmasına geçilmiş olacak.
Üç örneğin biçimleri farklı, fakat ortaya çıkardıkları çelişki ortaktır: Piyasa yükselirken kazanç özelleşir; piyasa çökerken risk sistemikleşir ve devlet yeniden sahneye davet edilir.
Ancak kriz dönemlerinde mesele özel zararın kamu tarafından üstlenilmesiyle sınırlı değildir. Kimin kurtarıldığı kadar, krizin sonunda kimin daha zengin, kimin daha yoksul çıktığı da önemlidir.
Kriz Herkesi Eşit Vurmaz
Ekonomik krizler toplumun bütün kesimlerini aynı biçimde etkilemez; mevcut mülkiyet yapısı, alınan kararların sonuçlarının kimlere aktarılacağını da belirler.
Pandemi burada mükemmel bir örnek oluşturuyor. Milyonlarca insan gelirini veya işini kaybederken merkez bankaları ve hükümetler ekonomik çöküşü engellemek için devasa kaynak yarattı. Fakat bu kaynak mevcut mülkiyet yapısının içinden geçtiği için toplumun her kesiminde benzer servet etkisini yaratmadı.
ABD Merkez Bankası araştırmasına göre 2020 başından 2021'in ilk çeyreğine kadar hane halkı serveti 18 trilyon dolardan fazla arttı ve artışın yaklaşık yüzde 80'i varlık fiyatlarının yükselmesinden kaynaklandı. Hisse senedi, gayrimenkul ve diğer finansal varlıkların mülkiyeti zaten eşitsiz dağıldığından, varlık fiyatlarını yükselten mekanizma serveti mülkiyetin yoğunlaştığı kesimlere taşıdı. Yaklaşık 800 milyar dolarlık Paycheck Protection Program üzerine yapılan bir araştırma ise kaynakların yaklaşık yüzde 75’inin hanehalkı gelir dağılımının en üst yüzde 20’lik dilimine gittiğini; kurtarılan her bir yıllık istihdamın kamuya maliyetinin 170 bin ila 257 bin dolar arasında olduğunu hesapladı. Servetin yukarı doğru aktarılması için devlet milyarderlere tek tek çek yazmak zorunda değildi.
Servet yukarı doğru büyürken aşağıdaki, aynı sınıfsal konumdaki, insanlar birbirlerinin haklarını şahsi kayıpları olarak algılamaya başlar. Böylece büyük servet transferleri ekonomik sistemin olağan sonucu sayılırken, aşağıdakilerin hayatını biraz olsun iyileştiren her düzenleme başkalarının cebinden alınmış bir ayrıcalık gibi gösterilir.

Öfkenin Adresini Kim Yazıyor?
Şimdi bütün parçaları yeniden yan yana koyalım.
Nozick’in hak-etme anlayışı, serveti bireysel başarının meşru karşılığı olarak savunur. Foucault ve Gramsci ise bu anlayışın toplumsal hayatta nasıl işleyebildiğini çözümlemek için bize iki ayrı eleştirel araç sunar. Foucault, piyasanın ölçütlerini kendi hayatına uygulayan neoliberal özneyi; Gramsci ise kapitalist sınıfın çıkar ve değerlerinin toplumsal sağduyu içinde nasıl yaygınlaşabildiğini anlamamızı sağlar.
Ancak kapitalist hegemonya tamamlanmış ve çelişkisiz bir durum değildir. Sürekli yeniden üretilir, itirazla karşılaşır ve mücadele içinde biçimlenir. İnsanların maddi konumları ile dünyayı açıklama biçimleri arasındaki gerilim de bu nedenle bütünüyle ortadan kalkmaz.
Kapitalist sağduyu güç kazandığında servet başarının ödülü, yoksulluk kişisel yetersizlik, sosyal haklar maliyet, emek mücadelesi ise ekonomik işleyişe engel olarak okunmaya başlar. Sınıflar ortadan kalkmaz; zayıflayan, insanın yaşadığı sorunlarla bu sorunları üreten sınıfsal ilişkiler arasında bağ kurma yeteneğidir. Ekonomik öfke de kaybolmaz; adres değiştirir.
Pastadan aldığı pay küçülen insan, pastanın büyük bölümünü alanın tabağı yerine yanındaki insanın küçük dilimine göz dikmeye başlar. Böylece yukarıya doğru gerçekleşen büyük kaynak aktarımları ekonomik zorunluluk sayılırken aşağıdakilerin gelirini ve haklarını genişleten düzenlemeler toplumsal maliyet olarak sunulur.
Böyle bir düzende sermayenin çıkarlarını savunmak için sermayedar olmak gerekmez. Ay sonunu getiremeyen işçi, aylığı eriyen emekli, borç içindeki küçük esnaf veya çocuğunu okutmaya çalışan ücretli de hayatını zorlaştıran ekonomik ilişkileri savunabilir.
Bu, kapitalist hegemonyanın mutlak olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, aynı maddi çelişkiler bu sağduyunun sınırlarını ve ona karşı mücadelenin zeminini de üretir. Fakat insan kendi yoksullaşmasının nedenini yukarıdaki servet birikiminde değil yanındaki insanın küçük kazanımında aramaya başladığında, kapitalist hegemonik dil artık yalnız gazetede, televizyonda, okulda, camide, şirket yönetiminde veya siyaset kürsüsünde dolaşmıyordur. İnsanın kendi çıkarını, kendisine karşı savunabileceği kadar derine yerleşmiştir.