Çocuk Kime Emanet? Kamusal Sorumluluk, Hak İhlalleri ve Demokratik Gelecek
Emine Albağ · 2026-06-23

Türkiye’de çocuklar ölüyor. Kimi Narin Güran gibi, açığa çıkmasından korkulan sırların gölgesinde en yakınları tarafından vahşice katlediliyor, bedeni günler sonra bir dere yatağında, çuval içinde bulunuyor. Kimi de MESEM adı altında yürütülen sistemde, Arda Tonbul gibi bir sac bükme makinesinin dişlileri arasında ya da Murat Can Eryılmaz gibi bir inşaat iskelesinin tepesinde sermayeye kurban gidiyor. Kuran'a Hizmet Vakfı yöneticisi olan babası Ayhan Şengüler’in istismarına maruz kaldığı iddiasıyla yargı süreci devam eden Hifa İkra, şüpheli bir ölümün merkezine yerleşiyor. Tıpkı Rabia Naz Vatan davasında olduğu gibi, bu trajik kayıp da kamuoyunda uzun süre tartışılan ve gerçeğin açıklığa kavuşması talep edilen bir adalet arayışına dönüşüyor.
Ya ölmeyip her gün yeniden ve yeniden ölen çocuklar… 2016 yılında Karaman'daki vakıf ve dernek yurtlarında kırk beş erkek çocuğunun maruz kaldığı cinsel istismar skandalının ardından, 'Buna bir kere rastlanmış olması kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz' diyerek medyayı suçlayan dönemin bakanına sormak gerek: 'Kaç kereden sonra bir şey olur?'
Bu sorunun yankısı sürerken, henüz altı yaşındayken ailesi eliyle evlendirilerek sistematik istismara maruz bırakılan H.K.G.’nin davası, sanıklara verilen ağır hapis cezalarına ve son olarak babanın sağlık gerekçesiyle tahliye edilmesine rağmen yargıda henüz kesin bir sonuca bağlanmış değil.
Çocuk emeği, çocuk bedeni, çocuk zihni ve çocuk hakları birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. Birini sermayeye, diğerini gericiliğe teslim ettiğinizde ortada korunacak bir 'çocukluk' kalmaz. Aysel Gürel’in 1962’de Denizli'de tanık olduğu trajedinin ardından kaleme aldığı Ünzile şiirinin üzerinden altmış yılı aşkın süre geçmesine rağmen, çocukluğun gasp edilme biçimlerinin daha da sistematikleşerek sürmesi; Nâzım Hikmet’in 'çocuklar ölmesin şeker de yiyebilsinler' diye haykırdığı çocukların bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında bombalar ve sömürü altında büyümesi, insanlığın ortak utancıdır
Piyasa ve Sermaye Kıskacında Çocuk Emeği
Çocuk işçiliği, salt bir mevzuat eksikliği ya da pedagojik bir sorun olmaktan ziyade ekonomi-politik bir bölüşüm krizidir. İktisatçı Korkut Boratav’ın da vurguladığı üzere, neo-liberal politikaların derinleştirdiği yoksulluk ve adaletsiz gelir dağılımı, işçi sınıfı ailelerini hayatta kalabilmek için çocuk emeğini piyasaya sunmaya mecbur bırakmaktadır.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) çocuk işçilere dair verileri, 15-17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılım oranının %25,5 gibi kritik bir seviyeye ulaştığını göstererek bu sınıfsal eşitsizliği açıkça gözler önüne seriyor. Olağan hâle gelen bu durum, liberal iktisadın iddia ettiği "mesleki beceri kazanımı" savının aksine, ucuz ve güvencesiz işgücü yaratma stratejisinin istatistiksel kanıtıdır.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulaması, kamusal eğitimin işlevi ile çocuk emeği arasındaki sınırların sermaye lehine esnetilmesine yol açmıştır. Köy Enstitüleri’nin kuramsal mimarı İsmail Hakkı Tonguç’un, üretimi bireysel özgürleşme ve eleştirel yurttaşlık odağına alan anlayışının tam aksine; bugünkü sistem haftanın dört günü çocukları iş yerlerine hapseden bir çark oluşturmuştur. Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre 560 binin üzerinde çocuğun dâhil edildiği bu sistemde, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi raporlarında Ağustos 2023’ten bu yana MESEM’e bağlı iş yerlerinde en az 20 çocuğun, 2013’ten bu yana ise iş cinayetlerinde toplam 862 çocuğun yaşamını yitirdiği belgelenmiştir. Bu ölümler, denetimsiz sermaye döngüsünün ve çocuk emeğini olağanlaştıran politikaların doğrudan sonuçları olarak önümüzde duruyor.
İdeolojik Kuşatma, Tarikatlar ve Yargısal Cezasızlık
Ekonomik sömürü ağları, toplumsal alanda tarikat ve cemaat yapılanmaları eliyle yürütülen ideolojik kuşatmayla tahkim ediliyor. Siyasal iktidarın eğitim, barınma ve sosyal yardım alanlarını kamusal denetimden çıkararak dinî yapılara devretmesi, çocukların kurumsal korumadan mahrum bırakılması anlamına geliyor. Örneğin Batman’da Âlimler ve Medreseler Birliği (İTTİHADUL ULEMA) gibi yapılar tarafından düzenlenen ve 62 kız çocuğunun katıldığı kitlesel "icazet törenleri", Tevhid-i Tedrisat ilkesi ve eğitim birliği anlayışının ihlal edilmesi bakımından dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. MEB müfredatından ve denetiminden tamamen bağımsız, gayriresmî dört yıllık bir eğitim modeline tabi tutulan bu çocukların, zorunlu eğitim yükümlülüğünü kâğıt üzerinde de olsa tamamlamak adına Açık Öğretim sistemine yönlendirildikleri biliniyor. MEB ile çeşitli vakıf ve dernekler arasında imzalanan protokoller, kamusal eğitim hakkını ve çocuğun yüksek yararını göz ardı ederek tarikatlara kontrolsüz bir insan kaynağı akışı sağladığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor ki bu durum, üzerinde durulması gereken öncelikli bir tartışma alanı yaratıyor.
Son yıllarda eğitim ve sosyal politika alanlarında Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesi başta olmak üzere, MEB ile benzer oluşumlar arasında imzalanan protokoller yoğun tartışmalara yol açtı. Bu protokoller bir yandan destekleyici sosyal faaliyetler olarak savunulurken, diğer yandan kamusal eğitimin sınırları, laiklik ilkesi ve çocuk hakları bakımından eleştiri konusu olmaya devam ediyor. Tartışmanın odağında, çocukların eğitim ve gelişim süreçlerinde nihai sorumluluğun kimde olduğu sorusu yer almaktadır. Çocuk hakları perspektifinden bakıldığında temel meselemiz şu: Bu tür eğitim süreçleri çocuğun özgür gelişimini, eleştirel düşünme kapasitesini ve yüksek yararını ne ölçüde güvence altına alıyor?
İşin acı tarafı, bugün çocukları kamusal korumadan mahrum bırakan dinî referanslı iddialar, bu toprakların tarihsel mayasını oluşturan Hacı Bektaş Veli gibi bilgelerin tasavvufi öğretisindeki pedagojik anlayışla kökten bir biçimde ters düşüyor. Nitekim Anadolu bilgeliğinde çocuk, ezilecek veya biat ettirilecek bir nesne değil; azarlanmaktan ve onuru kırılmaktan mutlak surette sakınılması gereken, şefkatle korunması elzem kutsal bir "emanet" olarak tanımlanır.
Bu kurumsal korumasızlığın en somut örneği, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nda H.K.G.’nin 6 yaşından itibaren maruz kaldığı cinsel istismar davasıdır. İlk yargılamada hapis cezası alan vakıf kurucusu ve mağdurun babası Yusuf Ziya Gümüşel'in, Yargıtay’ın bozma kararının ardından adli kontrol şartıyla tahliye edilmesi, cemaati tarafından tekbirlerle karşılanması ve bu “tahliyede emeği geçenlere” kurumsal düzeyde teşekkür edilmesi, çocukların korunmasına yönelik mekanizmaların etkinliği ve yargısal süreçlerin işleyişi konusunda kamuoyunda derin bir güvensizlik yarattı. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) verilerine göre, 15-24 yaş grubundaki evli genç kadınların %27'sinin 18 yaşından önce evlendirilmiş olması, çocuk yaşta evliliklerin münferit adli vakalar olmadığını, teftişten yoksunlukla derinleşen sistemik bir halk sağlığı sorunu olduğunu gösteriyor.
Benzer şekilde; Narin Güran cinayeti, Hifa İkra Şengüler dosyası ve Rabia Naz Vatan soruşturmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin "soruşturmanın yaşam hakkının gerektirdiği özenle yürütülmediğine" dair tespiti, koruyucu kamusal mekanizmaların yeterliliği konusunda toplum nezdindeki hukuki güveni sarsmıştır.

Psikososyal Yıkım ve Nesneleştirilen Çocukluk
Erich Fromm'un otoriter yapılara dair edilgen itaat çözümlemeleri ile Alice Miller'ın çocuklukta bastırılan duygu ve düşüncelere ilişkin tespitleri birlikte okunduğunda, Türkiye’deki güncel tablonun psikososyal özetiyle yüzleşiriz. Karşımıza çıkan şey yalnızca bireysel travmalar değil, belirli bir toplumsal düzenin ruh haritasıdır. Fromm, korku ve güvensizlik ortamında yetişen bireyin zamanla özgürlüğün yükünden kaçıp güçlü görünen otoritelere sığınabildiğini anlatır. Alice Miller ise çocuğun duygu ve düşüncelerinin sistematik biçimde bastırıldığı ortamlarda, itaatin bir erdem gibi sunulduğunu; bunun da yetişkinlikte sorgulama kapasitesini zayıflattığını vurgular. Buna bağlı olarak çocuklukta maruz kalınan baskı, yalnızca bireysel bir yara değildir; aynı zamanda geleceğin toplumsal ilişkilerini biçimlendiren siyasal ve kültürel bir mirastır.
Bugün çocukların eğitimden uzaklaşması, erken yaşta çalışma yaşamına sürüklenmesi, çeşitli istismar biçimlerine uğraması ya da kendi yaşam tercihleri üzerinde söz sahibi olamaması, birbirinden kopuk vakalar olarak değerlendirilemez. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, çocukluk çağında kronik kötü muamelenin yetişkinlikte intihar riskini 2 ila 4 kat artırması, karşı karşıya kalınan bu ideolojik ve fiziki şiddetin nörobiyolojik tahribatını gözler önüne seriyor. TÜİK’in Güvenlik Birimine Gelen veya Getirilen Çocuk İstatistikleri kapsamında yüz binlerce çocuğun mağdur olarak kayda geçmesi, toplumsal çürümenin ulaştığı boyutu kurumsal olarak da tescilliyor.
Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramı, bu çok katmanlı işleyişi anlamak için bütüncül bir çerçeve sunar. Gramsci'ye göre egemenlik yalnızca yasalar, mahkemeler ve güvenlik aygıtları aracılığıyla kurulmaz; aynı zamanda okul, aile, medya ve dinî kurumlar gibi kültürel aktarım alanları vasıtasıyla da toplumsal rıza üretilir. Çocuk emeğinin olağanlaştırılması, eğitimin piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirilmesi, erken yaşta evliliklerin gelenek adına meşrulaştırılması ya da çocukların eleştirel düşünme imkânının budanması, farklı görünümlere sahip olsa da aynı hegemonik mantığın parçalarıdır. Bu süreçlerin ortak noktası, çocuğun "kendi yaşamının öznesi" olmaktan uzaklaştırılıp nesneleştirilmesidir.
Modern psikolojinin ve Gramsci'nin altını çizdiği "özgür gelişim" ihtiyacı, bu toprakların kadim felsefi köklerinde de derin bir yankı bulur. Önceki bölümlerde andığımız Hacı Bektaş-ı Veli’nin "İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır" düsturu, çocuğu biat kültürünün karanlığına değil, aklın ve keşfin aydınlığına teslim etmeyi öğütler. Bu irfan geleneği, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin düşüncesinde edebî bir zirveye ulaşır. Mevlâna, yetişkinliğin kalıplaşmış hırslarına, iktidar savaşlarına ve donmuş zihinlerine karşı çocukluğu, dünyayı her an yeniden keşfeden meraklı ve yaratıcı potansiyelin en saf evresi olarak görür.
Mesnevi’deki bir hikâyede çocukların çamurdan küçük evler yapıp sonra onları neşeyle yıkmalarını anlatır. Yetişkinler bu eylemi "boş bir oyun" olarak görürken, Mevlâna'nın bu hikâyede işaret ettiği şey; mülkiyet hırsından arınmış, dünyaya ve maddeye köle olmamış özgür bir ruhun yaratım gücüdür. Çocuk dünyayı kurar ve bozar; çünkü o, kalıpların esiri değildir. Mevlâna, insanın içindeki bu çocuksu "saf cevherin" yetişkin dünyasının hırslarıyla kurutulmamasını, aksine korunması gerektiğini savunur. Çocuğu erkenden bir üretim bandına ya da dogmatik bir kalıba hapsetmek, Mesnevi’nin deyimiyle, henüz yeşermekte olan bir fidanın köküne sıcak su dökmekten farksızdır.
Hannah Arendt'in kamusal alan üzerine düşünceleri de bu tartışmayı daha geniş bir düzleme taşır. Arendt'e insanlar ancak konuşabildikleri, kendilerini ifade edebildikleri ve başkalarıyla eşit ilişki kurabildikleri ortak bir dünyada gerçek anlamda yurttaş hâline gelir. Çocukların eğitimden, oyundan, eleştirel düşünceden ve özgür gelişim olanaklarından mahrum bırakılması, yalnızca bugüne ait bireysel hak kayıplarına neden olmaz; aynı zamanda geleceğin kamusal alanını ve yurttaşlık kültürünü de ipotek altına alır. Kendi sesini geliştiremeyen çocukların çoğaldığı bir toplumda, geleceğin yurttaşları da eksik yetişir. Böylece kaybedilen şey yalnızca bireysel bir gelecek değil, ortak dünyanın kendisi olur.
Demokratik Rejimi ve Yurttaşlığı Yeniden Kazanmak
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 1. maddesi uyarınca 18 yaşına kadar her birey çocuktur. Sözleşmenin; dinlenme ve oyun hakkını güvenceye alan 31. maddesi, eğitim hakkını tanıyan 28. maddesi ve cinsel sömürüden korunmayı şart koşan 34. maddesi, Türkiye'de kurumsal zafiyetler nedeniyle toplumsal bir erozyona uğratılıyor. Sözleşme, çocuğu korunması gereken pasif bir varlık olarak değil, görüşlerini ifade etme ve kendi yaşamına ilişkin kararlarda söz sahibi olma hakkına sahip bir birey olarak tanımlar. Çocuk emeği, eğitimden kopuş, istismar ve erken yaşta evlilikler ise bu hakkın kullanım alanını sınırlayarak sorunu tek tek ihlallerin ötesine taşımakta; demokratik yurttaşlığın toplumsal temellerini sarsan bir kriz hâline getirmektedir.
Çocukluğun sınırlandırıldığı, sömürüldüğü ve hukuki koruma kalkanından mahrum bırakıldığı bir toplumsal sistemde, özgür yurttaşlıktan ve işleyen bir demokrasiden söz etmek safsatadan öteye gitmez. Çocukların temel haklarının tarikat koridorlarında pazarlık konusu yapılması ve sömürünün normalleştirilmesi; yalnızca çocukluğu değil, anayasal demokrasiyi de kökünden örseler. Hak öznesi olması gereken çocukların nesneleştirildiği, koruyucu kamusal aygıtların işlevsizleştirildiğine tanıklık ettiğimiz bu yapı, toplumu kurumsal bir demokratik rejimden hızla uzaklaştırırken, otoriter tahakküm ilişkilerine dayalı rejimsel dönüşümü kalıcı hale getirme arzusunu da açığa çıkarıyor. Bu nedenle çocuk haklarının savunulması, bir merhamet ya da hayırseverlik politikası değildir; piyasa ilişkilerine, gerici sömürü ağlarına ve yapısal cezasızlığa karşı yürütülmesi gereken, demokratik rejimi ve kamusal yurttaşlık zeminini yeniden inşa etme mücadelesidir.