Devlet Aklı Miti: Bir Siyasal Fantazinin Değerlendirilmesi

Nevhan Varol · 2026-06-15

Devlet Aklı Miti: Bir Siyasal Fantazinin Değerlendirilmesi

Mutlak butlan tartışmaları, CHP kurultayına ilişkin yargısal süreçler, kayyım atamaları, belediyelere yönelik operasyonlar, monarşik devlet için aranan toplumsal rıza ve yeni anayasa tartışmaları gibi siyasal gelişmelerin ardından "devlet aklından" söz edilmeye başlandı. Bahsi geçen kavram, çoğu zaman belirli siyasal hamlelerin arkasında hükümetlerden daha büyük, daha uzun vadeli ve gündelik siyasetin üzerinde konumlanan gizemli bir üst iradenin bulunduğunu ima etmek için kullanılıyor. 

Yazıda devlet aklının ne olduğundan çok, devlet aklı mitinin nasıl işlediğini tartışmayı amaçlıyoruz. Başka bir ifadeyle sorumuz, bu mitin siyasal alanda nasıl bir toplumsal bağ kurduğu, hangi özne konumlarını ve bilgileri ürettiği üzerine. Sorunun peşinden gitmeden önce devlet aklı kavramının tarihsel hattına ve Hegel'in devleti nesnel aklın kurumsal biçimi olarak tanımlayan yaklaşımına kısaca uğramak gerekiyor. Çünkü devlet aklı ilkesi ile devlet aklı mitini birbirinden ayırmak, bugün nasıl işlediğini anlayabilmek için önce onun tarihsel ve kavramsal zeminini görmek gerekir.

Devlet aklı düşüncesinin modern biçimi Machiavelli ile belirginleşmiş, Botero'nun ragion di stato kavramsallaştırmasıyla sistematik bir içerik kazanmış ve daha sonra Fransa'da raison d'État adı altında Richelieu döneminin temel siyasal ilkelerinden biri haline gelmiştir. Osmanlı siyasal düşüncesinde ise benzer bir anlayış hikmet-i hükümet kavramıyla ifade edilmiş, devletin bekası çoğu zaman en yüksek kamusal amaç olarak değerlendirilmiştir.

Tarihsel hat içinde devlet aklı, devletin varlığını, güvenliğini ve sürekliliğini korumayı siyasal eylemin temel ölçütü haline getiren bir yönetim ilkesidir. İlkeye göre yöneticiler yalnızca anlık siyasal taleplere ya da bireysel ahlaki yükümlülüklere göre değil, devletin uzun vadeli çıkarlarını gözeterek hareket etmekle yükümlüdür. Devlet aklı ilkesi, devletin korunması ve kamusal düzenin sürdürülmesi amacıyla siyasal kararları yönlendiren stratejik bir muhakeme biçimini ifade eder. Dolayısıyla ilkenin-kavramın kendisi zorunlu olarak otoriter veya anti-demokratik bir içerik taşımaz. Ancak devlet aklına yapılan atıf, siyasal kararları olağan demokratik tartışmanın dışına taşıyıp onları sorgulanamaz zorunluluklar olarak sunmaya başladığında, kavram eleştirel tartışmaların konusu haline geliyor kaçınılmaz olarak.

Peki ifadenin içindeki kavramlar yani “devlet” ve “akıl” arasındaki ilişkiyi nasıl anlamlandırabiliriz? Bunu anlamak için Hegel'in düşünce sistemi oldukça açıklayıcıdır. Hegel devleti yalnızca güvenlik sağlayan bir aygıt ya da belirli siyasal aktörlerin yönettiği bir mekanizma olarak görmez. Devlet, tarih boyunca oluşmuş ortak aklın kurumsallaşmış biçimidir. Ailede ve sivil toplumda parçalı kalan çıkar ve yönelimler, hukuk ve kamusal irade aracılığıyla devlet içinde bütünleştirilir. O yüzden devletin meşruiyeti gizemden çok, rasyonelliğe yaslanır. Hegel'in ifadesiyle devlet, "aklın dünyadaki yürüyüşüdür." Buradaki akıl, belirli kişi ya da çevrelerin sahip olduğu ve onları başkaları üzerinde ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren özel bir bilginin taşıyıcısını betimlemez. Aksine, özgürlüğü, hukuku ve kamusal yaşamı mümkün kılan, farklı toplumsal alanlarda üretilen ve kurumlar aracılığıyla ortak bir iradeye dönüştürülen nesnel aklı işaret eder.

Günümüzde dolaşıma sokulan devlet aklı ise çoğu zaman kurumsal, nesnel akıl fikrinden farklı bir hatta işlemekte. Eleştiriler de haklı olarak bu hatta yönelmekte. Eleştirilerin merkezinde devletin kamusal aklından çok, belirli kararların arkasında herkesin erişemeyeceği üstün bir bilginin ve ona sahip olan bir grup bilgenin bulunduğu varsayımı yatıyor. Nesnel akıldan uzaklaşan devlet aklını bir siyasal kavram ya da ilkeden önce bir mit olarak ele almak gerekir.

Mitik açıdan ele aldığımızda devlet aklı, Lacan'ın Efendi Söylemi ile Kapitalist Söyleminin belirli özelliklerini bir arada barındırır. Mitin Efendi Söylemi’ne yaslanan tarafında, olayların ardındaki gerçek nedenleri ve neyi neden yaptığını bildiği varsayılan bir kişi/merci yer alır. Diğer tarafta ise kararların ardındaki nedenleri tam olarak bilemeyen yurttaş bulunur. Kapitalist söylemin eklemlendiği noktada ise varsayılan bilgi, uzmanlık, stratejik rasyonalite ve teknik zorunluluk biçiminde sunulur. Böylece siyasal kararlar farklı toplumsal çıkarlar arasındaki mücadelenin konusu olmaktan uzaklaşarak, kamusal tartışmanın ötesinde çözüm aranan zorunlu tercihler etrafında örgütlenir.

 Söz konusu bilginin gerçekten var olup olmamasından çok onun bir yerde bulunduğuna inanılması mitin işlemesi için yeterlidir. Böylelikle devlet aklı miti, çoğu zaman kanıt sunmaktan çok, bilen ile bilmeyen arasında kurulan hiyerarşinin kabulünü talep eder.

Lacanyen bir açımlama ile burada işleyen mekanizmanın bir fantazi yapısı taşıdığı söylenebilir. Fantazi, öznenin eksiklikle ve tam olarak anlamlandıramadığı bir gerçeklikle kurduğu ilişkiyi örgütleyen çerçeve olarak tanımlanır onun teorisinde. Fantezi kişilerde olduğu gibi, toplumsal yaşamda da karşılaşılan çelişkileri ve belirsizlikleri ortadan kaldırmaz. Bunlarla nasıl yaşayabileceğimize dair bir anlam kurgusu üretir. 

Devlet aklı fantezisine dayalı ilişkinin merkezinde üçüncü bir unsur daha yer alır: sürekli gönderme yapılan fakat hiçbir zaman bütünüyle gösterilemeyen bir neden. Kimi zaman milli çıkar, kimi zaman güvenlik, kimi zaman da devletin bekası olarak adlandırılır. Ancak işaret edilen nedenler çoğu zaman detaylarıyla açıklanmaz, gerçek bir sorun olarak netleştirilmez, yalnızca işaret edilir. Devlet aklı mitinin de güncel gücü tam olarak buradan gelir. Kararların gerçek nedeni olduğu varsayılan fakat hiçbir zaman tam olarak ortaya konulamayan bu unsur anlatının etrafında döndüğü çekim merkezini oluşturur.

Siyasal alan karmaşıklaştığında, farklı kurumlar arasında çelişkiler ortaya çıktığında ya da kararların gerekçeleri kamuoyu tarafından tam olarak anlaşılamadığında, devlet aklı miti dağınık görünen gelişmeleri tek bir anlam altında toplama imkânı sunar. Birbirinden bağımsız görünen olaylar görünmez ama tutarlı olduğu varsayılan bir merkeze bağlanır. Böylece iktidar politikalarındaki belirsizlik azalırken, siyasal karmaşıklık da anlamlandırılabilir hale getirilmeye çalışılır kamuoyu nezdinde. Üretilen anlamın halk tarafından çok da ciddiye alınmayacağını görmezden gelerek belki de. Lakin devlet aklının toplumu oluşturan bireylerin de hafızasında kayıtlı olduğunu unutarak.

O halde devlet aklından en çok söz edilen dönemlerin siyasal düzenin en istikrarlı olduğu dönemlerden çok, meşruiyet tartışmalarının yoğunlaştığı anlara denk düştüğünü söyleyebiliriz. Toplumsal rızanın zayıfladığı, kurumlara duyulan güvenin aşındığı ve siyasal kararların gerekçelerinin tartışmalı hale geldiği dönemlerde devlet aklı, bir çözümden çok bir semptom olarak okunmalıdır. Çünkü devlet aklı miti, siyasal alanın ürettiği belirsizlikleri ve çatışmaları ortadan kaldırmaz. Aksine onların üzerini örter. Bu noktada söylem, bir tarafta toplumsal bütünlüğü gördüğü ve herkes adına doğru kararı verebildiği varsayılan bilen bir Öteki'yi, diğer tarafta ise eksik bilgisini onun bilgisiyle tamamlaması beklenen özneyi üretir. 

Oysa siyasal alan, böyle bir bütünlüğün kurulamadığı anın yani ihtiyaçların, çıkarların, krizin, direncin yok sayılması üzerine tertip edilirse beka yerine yıkıma hizmet edebilir. Çünkü kimi tarihsel koşullarda, evrensel olanı somut siyasal biçimlere tercüme edecek kurumsal irade zamanında ortaya çıkamaz ya da isabetli davranamaz. Ancak devlet yönetimi eksikliği kendi refleksleri ve kendi aklıyla doldurmaya kalktığında, krizi çözmek yerine yeniden üretir. Bu noktada devlet aklı, toplumsal bütünlüğü sağlayan gerçek bir ilke olmaktan çok, siyasal alanın yapısal eksikliğini örten ve görünür olmasını engelleyen bir fantazi işlevi görmeye başlar.

İktidarlar tarafından deforme edilerek dolaşıma sokulan devlet aklı, bize Hegel'in tasavvur ettiği anlamda kamusal aklı üreten kurumsal mekanizmaların yeterince işlemediğini gösterir. Siyasetin işlevsizleştiği, farklı kurumları, kamusal tartışma süreçlerini ve toplumsal kesimleri ortak bir zeminde buluşturacak mekanizmaların zayıfladığı dönemlerde, ortaya çıkan zafiyet çoğu zaman olayların ardındaki gerçek anlamı bildiği varsayılan bir merciye yapılan göndermelerle telafi edilmeye çalışılır.