TADİ – Politik Yönelim ve Kavram Söyleşileri I: Aydınlanma ve Cumhuriyet, Kavramların Kurucu Gücü

Onur Orhan · 2026-06-01

TADİ – Politik Yönelim ve Kavram Söyleşileri I: Aydınlanma ve Cumhuriyet, Kavramların Kurucu Gücü

Toplumsal Aydınlanma ve Değerler İnisiyatifi Derneği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve asli değerlerini, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini zemin alır ve ufkuna koyar. Anadolu’nun başta olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’ni Cumhuriyet yapan ve dolayısıyla Anadolu’nun ötesine uzanan tüm tarihsel mirası, kadim ve evrensel değerlerle beraber bir bütün olarak görmekte, okumalarında, yorumlarında ve nihayet katkılarında bu hususu kendi merkezine koymaktadır. Toplumcudur, toplumcu olduğu ölçüde bir toplum olmanın koşulu olarak bireylerin bilinçlenmesine kendi üyelerinden başlayarak büyük önem verir.

Billur Sevinç: Derneğimizin ruhunu, tinini tanımlayan değerler ve tarihsel kültürel zemini nasıl tarif edersin? Bu ruh, yerel miras ve evrensel haklar arasında nasıl bir bağ, topos ve ütopos arasında nasıl bir ilişki kuruyor?

Fotoğraf: Derin İnaldı

Onur Orhan Hınçer: Bu soruyu ikiye ayırarak yanıt vermeye ve öncelikle tini bir açmaya çalışayım. Tin nedir? Tin dediğimizde bizde bir karşılığı var, çok kolay bir biçimde ruh kavramıyla ilişkilendiriyoruz ama Almancası Geist yani Hegel'in kullandığı kavram bizim günlük yaşantıda kullandığımız anlamda bir tinselcilik, ruhçuluk anlamında değil. Geist, ruhla da akılla da ilişkili, bazı çevirilerde zihinle de ilişkili bir kavram. Çok basitçe söyleyecek olursak aslında bilincin kendi faaliyetinden bahsediyor Hegel. Bunu biraz daha açacağım ama onu açmadan önce başka bir yere gideyim.

Zihin nedir, akıl nedir? Bu ayrımı da bir yapmakta fayda var. Tabii bunları söylerken bir de zekâ nedir? Zekâyı bir potansiyel olarak düşünelim. En temel potansiyel olarak zekâyı düşünelim. Zihin dediğimizde, tekilleri ve tikellikleri, olay ve olguları düşünen zekâyı anlıyoruz aslında. Ne zaman zekâ bunları düşünüyor, bunlar üzerine düşünüyor, işte o zaman biz ona zihin diyoruz. Özetle zekâ, tekilliği, tikelliği düşündüğü an biz diyoruz ki bu zihinseldir. Ne zaman kavramları düşünüyor? Hegelce söyleyecek olursak evrenselleri ya da düşünce geleneğinin genellikle benimsediği bir biçimde söyleyecek olursak tümelleri düşünüyor o zaman ona akıl, us diyoruz. Zekâ, kavram düşündüğü zaman, kavramları birbirine ilişkilendirdiği zaman ondan akıl diye bahsediyoruz; tekillikler, tikellikler üzerinden konuştuğu zaman da ona zihin diyoruz.

Bu anlamda tin nedir? Sorusunu tekrar soracak olursak, Hegel'in aslında kendi üzerine dönmüş bir düşünceden bahsettiğini söyleriz. Tinsel alan dediği zaman, tinsellikten söz ettiği andan itibaren bir doğa durumundan veya gündelik yaşantıda kullandığımız anlamıyla bir ruhsallıktan söz ediyor değil. Bir kültür alanından söz ediyor. Hegel'in çok meşhur ifadesiyle: ''Kültür ikinci doğadır.'' İnsan için kültür, ikinci doğadır. Tarihin kendisi de Hegel için bu tinin açılması, bir başka ifadeyle tin tarihte kendisini açıyor, aslında kendisini açarken kendisini yapıyor. Yine Hegel'in bir cümlesine başvuracak olursak “Tinin özü özgürlüktür.” Burada bir kendini bilme faaliyetinden söz ediyoruz. Hegel, Tinin Fenomenolojisi’nde çeşitli düzeylerde; kendinde, kendi için, kendinde ve kendi için olmak üzere öznenin bu ussal yükselişini açıyor. Tinin dünyada nasıl açığa çıktığına da kısaca değinirsek, Hegel için farklı biçimlerde açığa çıkıyor; en yüksek biçim olarak gördüğü felsefi biçim, tinin akılla kavranması. Basitçe söyleyecek olursak kavramda, felsefede açığa çıkması ama sanatta da açığa çıkıyor, imgelerde açığa çıkıyor, sezgi olarak açığa çıkıyor; dinde açığa çıkıyor, duygu olarak çıkıyor veya tahayyül olarak çıkıyor... Dolayısıyla tin sadece akılda açığa çıkmıyor. Akıl dediğimizde felsefenin aklı üzerinden söyleyecek olursak, felsefenin aklında, kavramda açığa çıkmıyor ama Hegel’de en yüksek biçimine orada ulaşıyor çünkü orada kavranıyor. Sanatta duyuların önüne konmuş olan bir tin var; belki dinde diyebiliriz ki duyguların içinde bir tin var; felsefede ise aklın kavradığı bir tin var. Nihayet buradan da baktığımızda evet bir öz bilinçlenme ama tini yine de bir öz bilinçlenmeyle sınırlamadığını da görüyoruz. Daha doğrusu şöyle diyelim, bildiğimiz gündelik dilde akılla sınırlanmadığını, sanatın da dinin de tinin açığa çıkma biçimleri olduğunu söylüyor. Onu duygusal olarak seyrediyorum, duyusal olarak deneyimliyorum, ama ancak akılla kavrıyorum.

Şimdi geriye dönelim. Tin Hegel'de tarihte açılıyor, biz de açıkçası oradan okuyoruz; Hegel'e yaslanarak, Hegel'e dayanarak ve Hegel’le. Derneğimizin en önemli ve acil vurgusu Cumhuriyet fikri olduğuna göre yani meseleyi Cumhuriyet fikri üzerinden ele alırsak çok anlaşılır olabilir. Bu anlamda biz Cumhuriyet fikrine nereden bakıyoruz? Tinin tarihte yine bir kez daha yükselişi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde evrimsel gelişimini sürdüren bu öz bilinçlenme faaliyetinin, düşüncenin kendisi üzerine düşünmesi faaliyetinin, bir düşüncenin altında düşünmeye dönüştüğü yerin adını cumhuriyet olarak tanımlayabiliriz. Bir düşünce, bir de düşüncenin üzerine düşünme var. Bunu çokça vurgulamışımdır ama bir kez daha vurgulayalım: bir duyusallık haliyle karşı karşıyayız. Birisinden çok etkilendik, bir sanat eserinden çok etkilendik. Orada bir duyusal deneyim yaşadık, bu duyusal deneyimin bizdeki etkilerini izlemeye ilk çabaladığımızda, düşüncemizin üzerine özellikle düşünebilirsek, ilk önce hislerimizin üzerine düşünüyoruz. Evet ama hislerin kendileri de bir düşünce formu, hislerimizin üzerine düşündük. Sonra bunun üzerine bu düşünme faaliyeti bir derin düşünme olduğunda, bir refleksiyon olduğunda, biz bir derin düşünmenin içinde olduğumuzu söylüyoruz. Burada ayrım olan yer, asıl kritik olan husus şu, bu düşünmeyi yaparken en nihayet olarak bir kerteriz alacağımız yer varsa, yani bu adil midir sorusunu soracaksak, nereden o kerterizi alacağız? Bu, düşüncenin altında düşünme olur. Adalet altında, özgürlük altında düşünmeye başladığım zamandan söz ediyorum, özgürlüğü düşündüğüm zamandan değil. Bu özgürüm, bütünüyle özgürüm, bütünüyle adilim demek değil, özgürlüğü bir kavram olarak yakalayıp, özgürlük nedir sorusunu sorup, adalet nedir sorusunu sorup, adalet ve özgürlük düşüncesinin altına düşünmeye başladığım zaman aslında felsefe yapmaya başlıyorum. Ondan önce felsefenin bebek adımlarının atıldığı söylenebilir, yolu yürümeye çalışıyorum.

Cumhuriyet fikriyatı modern devletin, devlet tabii modern devletten ibaret değil ama modern devletle ilişkilenerek söyleyelim, Türkiye sınırlarında varlığa gelmesi yani kurulmuş olması, inşa edilmiş olmasıyla ilişki içinde. Elbette bu anlamda da tüm kurumlarıyla beraber, bu kurumlarının yaslandığı bir takım kavramlar var. Biz, bu kavramların altında düşündüğümüz andan itibaren, Cumhuriyet fikrini idrak edebilme şansına sahibiz. Kavramlar altında düşünmeyip, Cumhuriyetin olayları seviyesinde kalırsak, çokça başımıza gelen bir şeydir bu, şöyle denmiş, böyle olmuş, şu olmuş, bu olmuş seviyesinde kalırsak ya da bazı olgular seviyesinde kalırsak, kavramsız bir olgusal çıkarım yapmaya çalışırsak, o zaman yine akıp giden şeyleri düşünmüş oluyoruz ama akıp giden şeyleri yakalayamıyoruz. Akıp giden şeyleri yakalayabilmenin yolu onları kavramlar altında tutabilmek. Emile Durkheim’a örnek verecek olursak, intihar Fransa'da yükseldiğinde birbirinden bağımsız görünen bir takım intiharlar, tekil vakalar var. Bu intiharları daha sonra bir olgu olarak incelediğinde ise bir kavram açığa çıkarıyor: anomi, kuralsızlık. Bizim cumhuriyetle birlikte tanıştığımız çok önemli bir şey aklın, sadece aklın da değil, özgürlüğün, bağımsızlığın, bütün bunların kurumsallaşmış olması. Bir kurum olarak onları idrak etmeniz. Onları “özgürlük istiyorum”, “bağımsızlık istiyorum” gibi bir yerden değil, bir kurum olarak, bir cumhuriyet kurumu olarak almak, bir olgunun adının ortaya koyulması.

Saltanatın kaldırılması tartışmalarını örnek verelim. Çok sevdiğimiz son derece önemli hocalarımız dahi Atatürk'ün -bir açıdan bakıldığında haksız görünmüyorlar ama bu meselede lafza biraz takılıyorlar, buna bir itiraz kaydı düşelim- birkaç kez sadece gerçekten dikte ettiğini söylüyorlar. Bunlardan bir tanesi en klasik, en bilineni mecliste kurulan bir komisyon, biz saltanatı kaldıralım mı, kaldırmayalım mı tartışmasıdır. Mustafa Kemal Atatürk komisyonun bulunduğu yere gelir ve “Arkadaşlar” diyerek söze girer, meselenin özünün olgusal olarak oldu bitti olan bir şeyin adının konulmasından ibaret olduğunu söyler. Buradaki oldu bitti yanlış anlaşılıyor, “oldu bitti”ye getirdik gibi değil; oldu, bitti. Müthiş bir ifadedir. Bir olgu var: millet kendi bağımsızlığını kendisi kazandı. Aslında bu komisyonun tartışması milletin kendisinin kazanmış olduğu bağımsızlığı, bir odada toplanmış millete versek mi vermesek mi tartışması. Hemen ardından da der ki “meseleye arkadaşlar bu açıdan bakarlarsa iyi olur. Aksi halde bir takım kafalar kesilecektir.” Tarih sahnesinde böyle lafları duyduğumuzda ürperiyoruz ama bunlar öyle az buz işler değil. Askerler ölmüş, insanlar topraklarını kaybetmiş, yığınla insan, çoluk çocuk, kadın demeden katledilmiş ve bir savaştan çıkıyorsunuz, bir bağımsızlık kazanmışsınız. Bu hadisede meclisin bir kısmı da sizi desteklememiş, mesele şu noktaya geliyor, doğrudan karşınızda olmuş olan bir padişaha tekrar biat edelim mi, etmeyelim… Üstelik bunu da bir odanın içinde, son derece korunaklı bir yerde yapıyorsunuz. Ben iddia ederek şunu söylüyorum, Atatürk burada hiçbir şey dikte etmemiştir, aksine dikte edenlere bir yanıt vermiştir. Asıl dikte, olgusal olarak olan bir şeyin, gerçekleşmiş bir şeyin, adının konmasından ibaret olan bir meselede saltanatı tartışmak olduğunda soru şudur: Gerçekten dikte eden kişi olarak suçlanmış olan kişi midir dikte eden, yani buyuran mıdır yoksa halkın kazanmış olduğunu ona verme ya da vermeme hakkını kendinde gören bir komisyonun üyeleri mi?

Bizim derneğimizin kendisine zemin olarak görmüş olduğu yer de en temelde tarihsel tinin açıldığı ve kurum olarak inşa edilmiş cumhuriyetin bir kez gerisine düşmemektir. Bunun bir kere gerisine düşmeyecek bir pozisyonu alabilmektir. Dolayısıyla bu pozisyonu alacaksak buraya zemin deriz. Zemin, burasıdır. Zemin neresidir? Olgusal olarak açığa çıkmış olanın adlandırılıp kavramının verilmiş olduğu cumhuriyettir. Peki burayı zemin almazsak? Burası zemin alınamazsa, bir zemin alınmazsa ne olur? O zaman siyasi, tarihsel tartışmalar, bütün bu tartışmalar kavramsız tartışmalar, kavramsız tarihçilikler olarak olayların peşi sıra sıralanması olur ve hiçbir kavram haritasının çıkarılamadığı bir yerde kimin haklı, kimin haksız, hangi hareketin belli bir tarihsel sürekliliği var, hangisinin yok, birbirleriyle ilişkileri, neden sonuç bağlamı nelerdir bunlar koparılırsa o zaman evet, bir zeminsizlik durumu söz konusu olacaktır. Bu anlamda derneğimizi kurarken en çok üzerinde durmuş olduğumuz husus budur, tabii ki de bununla beraber toplumsal bir tavrımızın olmasıdır, toplumcu olmamızdır. Aynı zamanda aydınlanmacı olmamızdır. Bu aydınlanmacılığı iki yönlü düşünün lütfen. Birincisi gerçekten Avrupa aydınlanmasının son derece önemli olduğunu söyleyelim. Neden son derece önemli? Aydınlanmacı olmamak ne demektir diyelim ya da... İnsanı klasik anlamda ve kelimenin en yanlış tanımıyla kaderci bir yaklaşıma sürükleyen bir monarkın diline, bir kilisenin diline bırakan, dolayısıyla özgürlüksüz, bağımlı bir kafa istemek demektir, aydınlanmacılık bu kafayı başka bir kafayla değiştirme teklifidir, kendi kendini belirleyen bir kafa. Kendi koşullarının içerisinde kendisini belirleyebilme özgürlüğünün insanlara teslim edildiği bir kafadır bu da. Bu sebeple bu aydınlanma olmadı mı, bu aydınlanma düşüncesi olmadı mı bir kere şöyle bir düşünce kalmaz geriye: İnsanların kendi özgürlüklerini, kendi düşünceleri üzerinden izini sürerek belirleyebilme yeteneği. Hep vurgulamış olduğumuz, bizim için son derece önemli olan Anadolu'yla kurduğumuz bağın da etkisiyle Cumhuriyet aydınlanmasından gayrı bir de 13. Yüzyılın Anadolu aydınlanmasını hep anıyoruz, Anadolu'nun bir yurt edinilme aydınlanması. Hem de değerleri ve söylemi itibariyle evrenseldir. Örnek verecek olursak “Sen sana ne sanırsan, Ayruğa da anı san, Dört kitabın mânâsı, Budur eğer var ise.” diyen Yunus elbette evrensel bir söylem içindedir. Dört kitaptan bir kitabı ayırarak bir konuşma yapmamıştır, dördünün de manasının bir olduğunu söylemiştir. Çok evrensel bir tavır.

Başka çeşitli örnekler de verebiliriz. Yine başka yerlerden okuyoruz, bizi heyecanlandırıyor, mutlu ediyor belki ama tam anlamıyla Yunus Emremizin ne dediğini anlıyor muyuz acaba. “Hoca Hoca istersen var bin hacca, hepsinden iyisi bir gönüle girmektir” dediğinde kastetmiş olduğu şey duyusal bir haccın o denli de öneminin olmadığı. Duyusallık alanındaki haccın önemi, sende bir takım manevi duygular yaratabilir, bir şeyleri tetikleyebilir, bu ayrı bir mesele. Ama onun esası itibariyle derin anlamının bir gönüle girmek olduğunu duyuruyor Yunus, asıl haccın, asıl hac faaliyetin bu olduğunu söylüyor. Ne demek bu? Bu da evrensel. Niye evrensel demek? Çünkü siz duyusal alanda, duyusallık içerisinde, zahiri alanda bir coğrafyayı kat ederek hac yaptığınızı zannedip kendinizi kandırabilirsiniz ama esası bu değil. Bunların hepsi evrensel. Evrensel dememizin sebebi bu. Biz kendimizi nerede konumluyoruz? Biz kendimizi cumhuriyette konumluyoruz. Cumhuriyette niye konumladık? Sadece laiklik elden gidiyor meselesi gibi tek tek meseleler üzerinden bir tepki geliştirip konumlamıyoruz kendimizi. Laikliğin elden gitmesi önemli çünkü laikliğin elden gitmesi demek hukukun elden gitmesi demek. Laiklik yok ise hukuk kalmaz. Burada konumlamamızın çok önemli sebeplerinden biri öz bilinçlenmenin bu topraklardaki zirvesini temsil eden cumhuriyetten ve herkese de bunu teklif eden yurttaşlıktan geriye düşmemek çünkü buradan geriye düşmek demek tebaalaşma oluyor, yeniden ümmetçilik oluyor. Bu da bir bireyin, birey olmasının silinmesidir, kulluktur ama Allah'a ya da Hakk'a kulluk da değildir, insanlara kulluk etmektir. Bütün buralara doğru bir savrulmadan bahsederiz.

Tinin özü özgürlüktür demiştik, eğer tinin özü özgürlükse ki öyle, Cumhuriyet bir özgürlük hamlesidir. Cumhuriyetin önünü kesecek olan her şey tinin özünü keseceği için, yani aydınlanmanın, ussallaşmanın, bağımsızlığın, özgürlüğün önünü keseceği için, bu bizim mücadele etmeden durabileceğimiz bir şey değil, aksine önünü almamız gereken bir şey. Merkezimiz, toposumuz, zeminimiz bir kere burada. Özgürlükten gayri bir şey ile tatmin edilmeye çalışılmak tin için kâfi değildir, yeterli değildir.

İkinci kısım topos ile ütopya arasındaki ilişkiydi. Topos, zemin; ütopya, olmayan yer. Sıklıkla, ütopya’daki topos’u hatırlatmak için ütopos diyorum. Aslında temelde olmayan yer ama Thomas Moore burada bir güzellik yapıyor; kelimeyi ütopya yaparken güzel, iyi kelimesine dönüştürüyor. Güzelliği öyle yapıyor ve güzel yer, iyi yer diyor. Ütopya hep bizim kafamızda bir olmayan yer olduğunda, imkânsız yer olmaya başladığında ne oldu? Burada Fredric Jameson önemli bir isim. Evet, biraz post-Marxist diyebileceğimiz bir isim, Marx sonrası anlamında değil sadece, biraz da postmodern anlamında. Kendisine katılmadığımız birçok yer var ama hakkını teslim etmek de şart. Ütopya düşüncesinin üzerinde epey duruyor ve bu çok önemli bir şey. Şöyle diyebiliriz ütopyasızlaştırma, yani ütopyayı düşünemez hale gelmemizi ele alıyor. Mesela distopya filmleri çok fazla ama ütopya filmi diye bir film kapitalist sisteme de çok çekici gelmiyor ki pek yok. Tabii ki ütopya bir miktar gerilimin son bulduğu yer olarak görüldüğü için bir filmin kendi içinde gerektirdiği o dramatik unsurunu ya da o tinin yolculuğunu anlatmayacak. Bir cennet çizmiş olması lazım, Aden'in tekrar kazanılmış olması, bunu anlatmış olması lazım. İnsanlara ilham veren ütopya bizim için biraz sıkıcı bir şey haline geliyor o yüzden de distopyalar ağırlıkta. Topos bir hakikat zemini üzerine inşa yani eğer hakikatle ilgili düşüncemiz kalmadıysa artık bir toposun, zeminin varlığından da söz edemeyiz. Bu hakikati Tanrı'nın varlığı üzerinden düşünebileceğiniz gibi Tanrısız bir yerden de düşünebilirsiniz; hakiki bir şey, hakikat var mıdır? Tanrı demek zaten burada hakikat demek. Tanrı öldü denirken de söylenmek istenen bu; hakikati öldürdük, değerleri öldürdük. Şimdi Tanrı'nın öldüğü yerde, hakikatin öldüğü yerde bir şeyi bilebilmenin imkânının, ontolojik olarak kesin bir bilgiye ulaşabilmemizin imkanının kalmadığının düşünüldüğü yerde bir toposun varlığından söz etmek olanaklı değil. Bu yüzden dünya uzun zamandır zeminsizdir. Zeminsiz birtakım kaymalarımız, salınımlarımız vardır.

Aydınlanma zemine inanılmış, güvenilmiş olduğu bir dönemdi. Daha önce dindeyken duygulara, sezgilere verilmiş olan bu toposu idrak etme yeteneği, aydınlanmayla birlikte felsefeye, bilime yani akla teklif edilmiş bir şey oldu. 19. yüzyıl itibariyle Hegel’le zirvesine çıktı ama onu Kant’a, hatta Kant öncesine, Descartes’a götürüyoruz, sadece bayrağın göklere salınması değil; ama yerlere serilmesi anlamında da artık dünyanın dikeyliği fikrinden uzaklaşıldı. Ne demek dünyanın dikeyliği? Yani bir hiyerarşi yok. Bir düşünme hiyerarşisi de yok hatta. Hatta bir ters yüz ediş var. Nietzsche’yi aslında ters yüz eden kişi olarak da görebiliriz. Hangi anlamda? Hani Marx, Hegel’i tepetaklak etmişti ya; bu anlamda Nietzsche de Platon’u, hatta Hz. İsa’yı ters yüz etti. Zaten kendini de öyle tanımlıyor: Antichrist, çarmıhtakine karşı deccal. İrrasyonel olanı, rasyonelin üstüne koydu. İrrasyonel olanı rasyonelin üstüne koyduğumuzda hakikati bilemiyoruz, bulamıyoruz. Hakikati bilemiyorsak, bulamıyorsak ve bu sadece bir yorum meselesiyse, postmoderniteyle, post-truth ile o zaman şöyle bir problemimiz oluyor: Topos nedir? Zemini nerede bulacağım?

Neden zemini kurmak ya da zemini idrak etmek bu kadar önemli? Şayet bir insan olarak kendi zeminimin ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoksa kendimi çok tuhaf tartışmaların içerisinde bulabilirim. Örneğin İspanya'da hayvanların birey olma hakkının savunulması hayvan hakları savunucuları arasında büyük bir heyecan yaratıyor. Fakat anlasalar ki amaç orada hayvanı yükseltmek değil, insanı düşürmek o kadar büyük heyecan duyamayacaklar. Eğer hayvana insan yahut birey diyecekseniz, bireye, insana başka bir şey demeniz gerekiyor. Her şeyi eşitlediğinizde, farkı ortadan farksızlık adına kaldırdığınızda, gideceğiniz yer yüksek bir idrak değildir. Anemistik bir yaşantıdır, bulanıklıktır. Daha yukarıya gidemezsiniz. Zaten bu düşünce yukarısı yok diyor, sadece aşağıdan aşağısı var.

Duyusallığı merkez alan, duyusallık üzerinden yapılan yani irrasyonelite üzerinden yapılacak olan bir dünya tasarımında insan ve hayvanı eşitleştiğinizde türler arasındaki farkı kaldırırsınız, insanın özsel farkını konuşamaz olursunuz, insanın özsel farkını konuşamadığınızda insanla hayvan arasında hiçbir fark kalmaz, kalmadığında da hiçbir felsefe, hiçbir şey yapamazsınız. Ne demek bu? Sadece insan-hayvan arasında da değil bu arada, hayvanlar arasındaki farkları da korumanız gerekir, yoksa hayvanları da tanımlayamazsınız. Tür demek ne demek? Cins demek diyelim, genius ile ilgili. Deha'ya da genius diyoruz. Cinsini, diğeriyle farkını ortadan kaldırdığınızda, dünya yataylaşır. Eğer usu, yüksek bir yer olarak görmezseniz, zorunlu olarak duyusallıkta anlaşmamız gerekiyor. Zorunlu olarak duyusallıkta anlaştığımızda yani insanı salt hayvan olarak, hayvanlardan bir başka hayvan olarak değil, bütün hayvanlarla aynı hayvan olarak gördüğünüzde açıklayamayacağınız problemler vardır. Mesela bunlardan bir tanesi kültürdür. Kültürü açıklayamazsınız. Dili açıklayamazsınız. Hayvanların bir dili olduğunu biliyoruz ama hayvanların diliyle insan dilinin arasındaki farkı da açıklayamazsınız. Bu durumda insanların problemlerine nereden yaklaşmanız gerekir? Hayvanlara verdiğiniz yanıtlar üzerinden yaklaşmanız gerekir. Dolayısıyla İspanya'daki yasa tasarısı ya da başka ülkelerde bu tip heyecanlar yaşam hakkının korunması anlamında kesinlikle anlaşılır ama büsbütün insana atfedilmiş olan bir kavramın hiçleştirilmesi anlamında anlaşılamaz. Bu felsefesizlik, şuursuzluk demektir ve gerçekten amaç hayvanları mı yüceltmektir yoksa insanları mı aşağıya çekmektir? Temel soru bu. Bu sorunun toposla çok büyük bir ilişkisi var. İnsanın özsel farkı ne ise toposu, zemini oradadır. Usun özü özgürlüktür sözünü hatırlatıp duruyorum, burada şu da söylenebilir tabii insanlar o kadar da özgür düşünmüyorlar, fakat olgusal olanın sonuçları ile usun kendisinin özünün özgürlük olması başka bir meseledir. Şöyle söyleyeyim; insanlar elbette çoğu kez özgür düşünmez. Bilinç dışları tesir altındadır, algılar tesir altındadır, kendinin idrakinde değildir ama bir hakkın tanımlanması, özsel bir farkın tanımlanması onun hakikati üzerinden yapılır. Ve şu soruyu sorarız: Us için özgürlük, bizatihi bir var olandır, özgürlük kelimesini ustan çektiğimde geriye akıl kalır mı? Eğer düşüncenin hareketinden özgürlüğü çektiğinde ortada akıl kalıyorsa o zaman o bizatihi bir hak değildir ama akıl kavramının içinden özgürlüğü çektiğinde akıl kalmıyorsa o bizatihi bir haktır. Örnek verelim, yapay zekâ özgür müdür? Özgürlüğü çektiğimde yapay zekâ kalmaya devam edebilir mi? Yapay zekâ özgür değildir, özgürlüğü çeksem de kalmaya devam edebilir, çünkü onun zekâsının özünün özgürlük olduğunu söyleyemem. Ondan felsefede ele aldığımız biçimde zekâ diye bile söz edemeyiz aslında. Hatta yapay zekânın algoritma mantığını düşündüğümüzde zaten onu özgürlükle aynı cümle içinde kullanmam bile esasen saçmadır. İnsandan düşünmeyi kaldırdığınızda ya da düşünmeden özgürlüğü kaldırdığınızda ortada insan kalmıyorsa özgürlük, us için bir zorunluluktur.

Cumhuriyet'e buradan bakarsak, modern insanın bir zaferi, modernleşme projesi ya da modernleşme niyeti olarak görürsek, Cumhuriyet'in zemininde bir kere kesinlikle ama kesinlikle çok yetkin bir ussallık, kavramları düşünme yeteneğinin yattığını görürüz. Tam da bu topos, yani kurduğu kurumlar onun ütopyasını da gösterir. Ütopya toposun içinde saklı. Eğer toposumu adalet üzerine kurduysam, adaletin insan ya da toplum için vazgeçilmez bir şey olduğunu düşünüyorsam, toplumdan adaleti çektiğimde toplum diye bir şey kalmayacağını düşünüyorsam bu onun toposudur ve ütopyası da buna göre belirlenir. Adil bir toplum için çalışmak, bunu erek edinmek yani telosum, ereğim tam da her gün bu ütopya yönünde adım atmak olacaktır.

Bir tekrar yapayım müsaadenle Billurcuğum. Tinin özü özgürlüktür dedik. Neden tinin özü özgürlüktür diyoruz? Çünkü düşüncenin kendisinin içerisinden özgürlüğü kaldırdığınız andan itibaren düşünce kalmıyorsa o onun bizatihi hakkıdır, hakikatidir. Düşünce özgürlüğü düşünceye lütfedilmiş bir şey değildir, düşüncenin zorunluluğudur. Biz düşünceye özgürlük lütfetmeyiz, düşünce zorunlu olarak özgürdür. Şu an hepinizin düşüncesi özgür değil mi? Özgürce akıp gitmiyor mu bir anlamda. O halde Cumhuriyet'i buradan, tabii ki de dediğim gibi sırtımızı filozoflara yaslayarak, özellikle Hegel'e yaslayarak baktığımızda bir modern devlet olarak aklın kurumlarını inşa etmiş bir devlet olarak görüyoruz, yani tinin kendisinin açığa çıktığı. Hangi tinin? Belki 16., 17. yüzyıldan beri çırpınan Osmanlı'nın nihayetinde özellikle 19. yüzyılla biraz daha alev almış öncülerinin tartıştığı bir olgunun açığa çıkması.

Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ediyorduk, şöyle zannedebiliyoruz, laiklik, sanki Atatürk yattı kalktı ve laiklikten bahsetti. Laiklik, 19. yüzyılda Osmanlı’da aydınların tartıştığı bir konu, hatta adı Ladini, yani zaten tartışıyorlardı. Harf inkılabı, yattı kalktı karar verdi. Hayır, yok öyle bir şey. Enveriye diye bir şey var, Enver Paşa'nın denemesi var, ordunun içerisinde ama geriye dönelim, ta 19. Yüzyılın ikinci yarısında Namık Kemallerin tartıştığı bir şey. Bu örnekler çoğaltılır. Özellikle eğitimle ilgili tartışmalar, mesela Gaspıralı İsmail'in faaliyetleri, birçok arka planı var. Bu arka planı tartışmak ve konuşmak bazen şeklî Atatürkçülerin hoşuna gitmiyor. Niye? Sanki bunlardan söz etmek, o büyük dehaya bir haksızlık yapılıyormuş gibi geliyor. Hayır, tam da dehanın dehalığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisinin de sürekli olarak teslim etmiş olduğu şey, ben toplumda yatanı iyi anladım. Milletimin bağrındaki sırrı iyi anladım ve onu açığa çıkardım. O açığa çıkmıştı, ben onu adlandırdım iddiasını, kendi sözünü biz farkında olmadan gölgelemiş oluyoruz. Bu aslında bir putçuluk oluyor. Fikri takip etmek değil şahsı takip etmek söz konusu olduğunda hemen yolunuz putperestlikle kesişir. Tabii ki de şahıslar takip edilir ama onlar fikirlerin gerçek mümessilleri oldukları müddetçe. Bir insan uygarlık fikrinin mümessili olduğu zaman onu takip ederiz ama o insanın kaşı gözü için takip etmeyiz. Sarı saçlım, mavi gözlüm diye takip edemeyiz. Öyle takip edeceksek Robert Redford'u da takip etmeliydik, eğer ölçü buysa, değil mi? Dolayısıyla rahmet olsun Robert Redford'a da yakın zamanda vefat etti, şimdi buna da biri kalkıp vefat etti denmez falan der, Yunus Emre’nin dediğini anlamamışların zırvalarıdır bunlar. Geri döneyim bir dehayı savunmak ve anlamak böyle şekilciliklerle mümkün değildir, bunlar duyusal işlerdir. O halde Cumhuriyet'e topos dediğinizde Cumhuriyet'in arka planında olan şeyleri yadsıyamazsınız. Cumhuriyet fikrinin evrimsel gelişimini yadsıyamayacağınız gibi, yine aydınlanmadan bahsederken, 13. yüzyıl aydınlanmasını da yadsıyamazsınız. Tam da bu araştırma şunu gerektirir, tinin izini tarih sahnesinde geriye doğru sürmeyi. Eğer 13. yüzyılda o ussallığı buluyorsam toposum yine oradadır, 7. yüzyılda buluyorsam toposum oradadır çünkü oradaki temel mesele, tinin kendisini tarihte açması meselesi olarak ifade ettiğimiz aslında ne süreci? Çok basitçe, özgürleşme süreci, özünü gür yapma süreci. Kendi özünü gür yapmayla ilgili yer topostur.

Ütopya nedir? Ütopya da onun yansısıdır, hayata geçirmek, inşa etmek durumunda olduğum şey ve her zaman da onun altında düşünüyorum. Toposumun üzerinde dururum, ütopyamın altında düşünürüm gibi değil aslında bir yandan toposumun da altında düşünürüm, ütopyamın da üzerinde yürürüm. Tersten de düşünelim yani ütopyayı inşa etmek için de yürürüm gibi düşünebiliriz. Biz bu aradaki bağı kurana telos, erek diyelim. Eğer bunlar yoksa irrasyonelite vardır. Nietzsche aslında hiçbir zaman gerçek bir irrasyonalist olamamıştır, bir anlamda modernitenin çocuğuydu. Oldukça İsa'cıdır, bir yönüyle oldukça Platoncu da. Bir yandan da anti-Platoncu, bir yandan da Platoncu. Niye? Üst insan. Yetmiyor yani, demek ki olmuyor, bir çıkış arıyor; bir üst insan bulmam lazım. Bir idealizasyon, bir ideal var orada yine, sadece bu idealin gidiş yolunda ne çok eksik? Rasyonalite, rasyo. Daha çok ne var? Bilinç dışı, irrasyonel, tutku daha öne çıkıyor. Bunlar daha öne çıkınca da zemini nereden kurmuş oluyorsunuz? Duygulardan kurmuş oluyorsunuz, oysa duygular güvenilir değildir. Duygular çok değerlidir ama duygu salınımlarına güvenerek bir toplum inşa edemezsiniz, değil mi? Bir toplum kuramazsınız. Üç arkadaş, beş arkadaş sinemaya gidemezsiniz. Gidemiyoruz zaten değil mi? Bazen böyle oluyor. “Bugün canım istemiyor” ile bir toplum yürütülemez. “Bana göre o suçlu değil” ile hukuk çalışamaz. Salt duyguların üzerine bir toplum inşa edilemez ama bu duyguların akıldan kopuk olduğu anlamına da gelmez. Tam da Hegel bize zaten ne sanatın ne dinin tinden kopuk bir şey olduğunu söyler. Aksine der ki bunların hepsi tinin açılma biçimleridir. Bir mutlak tinden söz ettiğimizde biz bunların hepsini bir birlik halinde konuşuruz. Hegel, fikri anlamda, felsefi anlamda en yüksek olanını felsefede, felsefeyle açığa çıktığını, orada kavrandığını söylüyor ancak ekleyelim bu felsefe somut bir felsefe olmak zorundadır yahut başka bir ifadeyle somutun felsefesi oldu mu bir kıymeti vardır. Ben onu olgusal olarak deneyimlemedim mi, bu salt kitabi olur, yorum olur. Marx, işte burada haklı ve müthiş bir müdahale yapar, sadece olup bitmiş olanın felsefesiyle yetinmeyeceğimiz bir ufuk koyar, olacak olanın, bir tahayyülün de felsefesidir bu. Bu müdahalenin ekonomik yönünü hep konuşuruz, politik yönünü de ama bir de sanatsal yönü vardır çünkü yaratıcılık alanına dâhildir. Toplumsal yaratıcılık diyelim buna, olanda henüz olmamış olanı görmek, bilimsel, kesinlikle evet ama aynı zamanda ekonomik, politik olduğu denli, sanatsal bir müdahaledir bu. İleride daha çok açabileceğimiz bu konuyu, senin akışını bozmamak için sonlandırayım.

Billur Sevinç: Çok teşekkür ederim, seni dinlerken bir soru geldi abi: evrensel yurttaşa bizim yaşadığımız yerde bir yurttaşlık pratiğimiz olmadan gidilebilir mi? Neden böyle bir yerel mirastan evrensele gitmeyi anlatıyoruz? Neden yurttaşlığı Türkiye Cumhuriyeti özelinde savunmayı derneğin ruhuna, merkezine yerleştirecek kadar önemsiyoruz?

Onur Orhan Hınçer: Çok değerli bir soru bu. Nasıl eskiler kapılarının önlerini süpürürlermiş ve süpürdükleri için de mahalle temiz olurmuş ise aslında kendi etki alanında, olabilecek bir yerde yurttaşlığı inşa etmeyen, cumhuriyeti inşa etmeyen bir toplum, cumhuriyet ya da yurttaşlık kavramlarının kendisini eğitmesine tahammül edemeyen bir toplum asla evrensel yurttaş da olamaz. Tikelliği olmayan bir tümellik, tikelliği olmayan bir evrensellik söz konusu değildir.

Biz evrensel yurttaşlıktan neyi anlıyoruz? Bir keresinde bir arkadaşım söyledi “kendimi evrensel yurttaş olarak hissediyorum”, ben de dedim ki, “Finlandiya'da uçaktan inince Fince mi konuşuyorsun? Birdenbire Fince konuşmaya başladın, bütün Fin geleneğini falan mı öğrendin?” Bir realite var, gerçeklik dediğimiz bir şey var. Bir toprakta doğmuşsundur, bir ailen, aidiyetlerin vardır. Bu aidiyetler tikellik sahasına aittir, bunlar senin kültürel farklarındır. İstediğiniz kadar country müzik sevin, ben severim ama bir Amerikalı kovboyun, bir sığır çobanın onun içine daldığı kadar dalman mümkün değildir, değil mi? Bunu yadsıyamayız, felsefenin marifeti bunu yadsımak değildir. Felsefenin marifeti kavramın altında düşünmektir, bunu Spinoza'nın ifadesiyle söyleyecek olursak imgelemin ve belleğin kavram karşısında hemen hemen önemsiz hale gelmesi gerekir. Önemsiz hale gelmesi değil kavram, us karşısında hemen hemen önemsiz hale gelmesi. Adalet karşısında keyfinizin önemsiz hale gelmesi. Bu tikelliği yoksaymak, sanki hepimiz istediğimiz anda evrensel yurttaş olduğumuzu düşünmemiz duyusal bir düşüncenin sonucudur. Oysa evrensel yurttaşlık demek duyusallık altında değildir.

Bugün kim ki adalet, özgürlük, bağımsızlık için çalışıyordur, o zaten evrensel yurttaştır. Kim yüzünü uygarlığa dönmüştür, o evrensel yurttaştır. Onun hayatında hiç İspanyol görmesine gerek yoktur, bir Almanla tanış olması da gerekmez. Evrensel yurttaşlık, “ben Afrikalılarla iyi anlaşıyorum, Fransızlarla da hiç fena değilim” demek değil. Evrensel yurttaşlık, evrensel kavramların altında yurttaşlık. O halde meseleyi sürekli olarak dünyevi, duyusal bir yerden okumamızın sancısından bahsediyoruz. Şunu söyleyelim, tamam evrensel yurttaşsın, kendini öyle hissediyorsun, gittin Almanya'ya, adam Nazi. Evrensel yurttaşsın diye onun nasıl boynuna sarılmayacaksan, bütün Almanlarla nasıl anlaşamayacaksan ya da bütün İspanyollarla bütün dünyayla; evrensel yurttaş oluyor olmanın, kendini evrensel tanımlıyor olmanın ölçütü ne o zaman? Sadece sınırları aşabilmek mi? Coğrafi sınırları demek istiyorum. Mesele coğrafi sınırların dışında, insanın semasında. Sema dediğimiz yer; aklından, usundan kaynaklanan bir yerde evrensellik bulunabilir. Ben şu an mesela bir yandan da evrensel yurttaşım, öyle duyuyorum kendimi, bu öyle basit bir iş değil. Emin olamam bundan ama evrensel yurttaş olmak için gayret gösteriyorum. Bu benim bir ulusumun olduğunu, tarih sahnesinde, bu bölgede bazı sorumluluklarım olduğu gerçeğini değiştirmez. Aksine, tam da evrensel yurttaş olduğum için bahçemi temiz tutmam gerekir, evimin önünü temiz tutmam gerekir. Goethe çok haklı olarak, ulusların ötesinde insanlık vardır demişti. İnsanlık, ulusların ötesindedir ama Goethe şöyle söylemedi; ulus yoktur, insanlık vardır; kültür yoktur, insanlık vardır; etnisite yoktur, insanlık vardır demedi, demez de tabii. Şimdi öyle bir kafa karışıklığı içerisindeyiz ki çoğu kez bu kafa karışıklığı çok da planlanan bir kafa karışıklığı, evrensel yurttaşlıktan duyusal bir paylaşım anlıyoruz. Örneğin Fransızlarla evlenebiliyorsanız evrensel yurttaş olmuyorsunuz. Ne tür bir Fransız olduğunuzla ilgili bir mesele bu. Mesela postmodern bir Fransız diyelim ne kadar evrensel yurttaş oluyor? Hegelci bir Fransız ne kadar evrensel yurttaşlığa yüzünü dönüyor? Mesele biraz daha aklı nereye koyduğunuzda, gönlü diyelim hatta, Anadolu’nun kadim diliyle kalbin ve aklın birliğini ya da Hegelce söyleyeceksek istek ve istencin birliğini nereye koyduğunuzla ilgili bir şey. Buradan bakmayı teklif ediyoruz.

Kendi ulusunda, kendi bulunduğu coğrafyada; ulusu hiçbir biçimde etnik bir kökenle ilişkilendirerek söylemediğimizi, bunun bir Fransız tasavvuru olduğunu da hatırlatalım; cumhuriyetin ulus tasarımı bir gaye, terbiye, eğitim birliği meselesidir, bir ırk-soy birliği meselesi değildir. Ziya Gökalp, genellikle sağcı düşünceli birisi olarak görüldüğü için, o çok kolay kelimenin dar anlamıyla siyasete sıkışmış anlamıyla ülkücü zannedilir, hayır, Durkheim’cıdır, çok net olarak da ulus, milliyet, millilik fikrinin asla ve asla soy ve secere birliği olmadığını söylemişti. En temel dertlerinden biri bu hatta. Laz, Çerkes, Kürt, Türk olmanızla ilgili bir mesele değil bu; gayenizin, terbiyenizin, uygarlaşmanızın ortaklığı ile ilgili bir meseledir ulus meselesi. Bu anlamda aslında bir evrensellik projesidir, tıpkı Atina kenti gibi. Farklı yerlerden gelmiş olan Paganların birleştiği bir yer olarak Atinalılık, farklı farklı etnisitelerden gelen insanların birliği olarak Türklük, Fransızlık... Bunun aynı zamanda direkt bir etnisiteyle karşılık buluyor olması bizde zaman zaman kafa karıştıran bir şey oluyor ama bakarsanız bu Almanlar için de geçerli. Cermen değil mi? Burada Fransızlar için bir sütun ayıramaz mıyız? Tek tek listelersek kimler için var, kimler için yok? Bir bakmak gerek, bu da ayrı bir araştırma konusu.

Billur Sevinç: Çok teşekkür ederim, buradan yine derneğe dönersek, dernek içinde temel değerleri ilk günümüzden anmaya, ortaya koymaya ve onlar merkezinde bir araya gelmiş insanlar olduğumuzu vurgulamaya hep dikkat ettik, böyle bir anlayış benimsedik. Daha önce de kullandığın bir ifadeyi de anarak şunu sormak istiyorum; değerlerin altında olmak yani adil olmak değil ama adaletin altında olmak diye ifade ettiğimiz zaman tam olarak ne anlamalıyız? Özellikle dayanışma ve ilişki çekirdek değerleri olarak ortaya koyduğumuz birlik, özgürlük, adalet, sadakat gibi değerleri nasıl içselleştirebilir ve bu değerlerin altında bir yaşam kurgulayabiliriz? Bunu yapabilmek için özeleştiriyi, özeleştiri sürecini nasıl devreye koymak gerekir? Özeleştiriden ne anlamalıyız? Bazen özeleştiriden de bizi hareket edemez, değişemez, dönüşemez hale getirecek şekilde kendimizi değersizleştirmek gibi yanlış bir şey de anlayabiliyoruz.

Onur Orhan Hınçer: Elbette. Yani şöyle bir şeyle başlayayım, tek tek sorulduğunda hiçbirimiz herhalde az önce saymış olduğun kavramların yanlış kavramlar olduğunu söylemeyiz. Adalet, kim istemez ki? Birlik, kim istemez ki? Cömertlik, sadakat, bunların hepsini konuşabiliriz ve hepimiz de deriz ki bunlar güzel şeylerdir. Bunların güzel şeyler olduğunu biliriz ve çoğunlukla duyusal bir biçimde bunları kendimiz için de isteriz. Kendimiz için isteriz derken belli bir seviyede cömert olmayı, toplum beslemiştir bu fikri, isteriz. Adil olduğumuzu düşünmek hep isteriz. En dehşetli mahkûm bile sıklıkla kendi suçunu bir mantığa bürüyerek aslında bir yanıyla kendini adaletli hissetmeye çalışır. Psikopatı bir kenara bırakıyorum ama bu gerekçelendirme mantığı bize ne söylüyor, ona bakıyorum. Hiç kimse tam olarak kendisini sevgisiz, bencil bulmaz ve böyle duymak istemez. Bakın buradan bile bir yön görüyoruz. İnsan sonuç itibariyle şöyle ya da böyle bütün bu kavramların hepsini bir biçimde ne yapmak istiyor? Kendinde bir bütünlüğe getirmek istiyor. ''Ben adil değilim.'' diye gezen birisini gördünüz mü? Bazen birazcık şımarıkça, bir takım sorumluluklardan kaçmak için: ''Ya ben biraz bencil bir adımım,'' diyen insanları görmüşsünüzdür. Tabii ki ama ona da bencilliğin içini biraz açalım, adil değil misin arkadaş, hiç mi merhametin yok diye sorarsanız muhtemelen size “hayır canım yani o kadar da değil, adilim, biraz kendimi de sakınırım anlamında söyledim” diyecektir. Bu meselenin kendisi bile aslında, bu kavramların insanın kendisinin insan olma macerasında ne kadar önemli ne kadar kritik bir yerde olduğunu gösteriyor. Çağlar boyunca tüm toplumlar bu değerleri övmüşler, yüceltmişler. Eğer bugün birçok ayrımı bir kenara bırakırsak, evrensellik işte budur. Fransız bir düşünürüne de gitsek, Kuzey Amerikalı bir Kızılderili'ye de gitsek, kavramsal olarak bütünüyle aynı, kelimesi kelimesine aynı tanımlamamış olsalar da bu değerlerin önemli değerler olduğu konusunda anlaşmaya varacağız.

Peki, sorun nerede o zaman? Sorun şurada. Sıklıkla bu değerlerin sahibi gibi kendimizi görmemizde. Kendimizi bu değerlerle tanımlamamızda, onları bir persona olarak giymemizde ama bu değerlerle kendimizi sorgulamamamızda. Her gün kalktığında şu soruyu sormak, bugün adil miyim? Şimdi adil miyim? Daha cömert nasıl olabilirim? Nasıl daha fazla içimdeki sevgiyi yükseltebilirim? Daha önce de anlattığım bir örnek var, Aziz'in başının üzerindeki hâle örneği, işte hâlenin kendisi, dikkat ederseniz ışıklı pırıl pırıl o hâle kafasında durmuyor, biraz yukarıda bir yerde duruyor, yani Aziz onun altında. O Aziz'in kendi tacı değil, takıp çıkaramıyor ama bir bulut gibi tepesinde. Ne demek? Bir fark var, bir aralık var, işte bu aşkınlık demek. Aşkınlık, erişilemezlik anlamında değil, tüketilemezlik demek. Benim malım değil, senin malın değil. Çarşı pazarda teraziyle oynayarak adaleti bozduğumda adalet kavramının kendisi bozulmuyor. Kendimi adalet altında nasıl düşünürüm? Adaletin ne olduğunu anlayarak düşünürüm. Adaletin toplumda ne kadar önemli olduğunu anlayarak düşünebilirim ancak. Adaleti kendime ayna yaparak... Hani var ya o masalda kraliçe aynanın karşısında “ayna ayna söyle bana, benden daha güzeli var mı şu dünyada?” diye soran, bunun yerine soru şu olabilir; “ayna ayna söyle bana, ben adil miyim?” Bu aynanın bana bunu söyleyebilmesi için, aynanın kendisinin adil olması gerek. Keyfi tasarımlar yüklediğim bir aynayla altından kalkılacak bir iş değil bu. Adaletin ne olduğu konusunda bir fikrimin olması gerek. Bir tanım gerek. Özeleştiri süreci, öz bilinçlenme süreci, kendin pişir, kendin ye süreci değil. Evimin içerisinde kendi kendime karar veriyorum, ben adilmişim. Böyle bir şey değil. Adaleti ancak toplumsal alanda, insanlarla ilişkim içerisinde tanıyorum. Adil miyim? Adalet kavramının altında tanıyorum. Çok meşhurdur ya; bugün Allah için ne yaptın? Aslında müthiş bir söz o. Zannediliyor ki bir tane sakallı adam var, o adam için bir şey yaptın mı? Öyle bir şey değil o. O ismin sıfatları var, alt isimleri var ki o isimler eidoslar, yani kavramlar, o kavramlar için bir şey yaptın mı? Mesele bu. Bu kavramlar için zatında bir şey yaptın mı sen? Zamanında senin, arkadaşlarımızın katıldığı Spinoza okumaları toplantılarında, Ethica’dan, duygular kataloğu olarak ifade edilen bölümleri titizlikle okurduk hatırlarsın. O duygular kataloğunda duyguların kendilerini, kavramlar olarak karşımıza alıp, onları ne yapmamız gerektiğini, onların üzerinde düşünmemiz gerektiği üzerinden konuşurduk. Şimdi böyle bir süreç olmadıkça, bir özeleştiri süreci olmadıkça, insanın enaniyete yani bencilliğe kapılıp kendini bu kavramlarla hemen tanımlaması çok kolaydır. Buna psikolojide şişme diyoruz, kendini o tanımladığı yerden doldurması. Şiştiği anda özeleştiri kapanmış oluyor çünkü kavramla aranda bir mesafenin olması lazım, yapışmayacak yani kafana. Mülk Allah'ındır demek, bu demek. Kavram senin değil arkadaş, onun mülkiyeti sende değil. Adalet senin keyfine göre bir şey değil. Mülkiyeti sende değil, onu tüketemezsin. Ona göre hangi pozisyondasın? Bu aslında çok rahat anlayabileceğimiz bir şey. Bir meslekte kendini geliştirmek isteyen bir çırak nasıl bir berberin yanına girip berberin aynasında berberliği öğreniyorsa insan da erdemliliğin aynasında erdemli olur. Erdemliliğin ne olduğu konusunda bir fikriyata sahip olması lazım. Eğer orada bir fikri yoksa hiç çalışmamışsa bu konuya, dolayısıyla hiçbir inşa da gerçekleşmeyecektir deriz.

Billur Sevinç: Çok teşekkürler. Burada belki üç değerin daha altını çizerek bir sonraki soruya bir köprü yapabiliriz: özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Yurttaşlıktan bahsediyoruz, biz ne zaman bir yurttaştan ya da yurttaşlıktan bahsedebiliyoruz? Yurttaş ile vatandaş arasında bir nüans var mı? Ulus, vatan, yurt diyoruz, bir fark koyuyor muyuz aralarına? Bu kavramları birlikte nasıl düşünmemiz gerekiyor?

Onur Orhan Hınçer: Yurttaşlık meselesinden başlayalım ve yine Hegel'e atıf yapalım. Tüze Felsefesi’nde Hegel ancak iyi bir devlette mükemmelen bir yurttaşlık olunabileceği vurgusunu yapar. Böyle iyi bir devlet söz ediyoruz, bir ideal bu. Yurttaşlık kavramı tabii eski bir kavram, modern devlet ile sınırlı değil. Roma’da, Atina'da da yurttaş olmak diye bir şey vardı. Yurttaşlık her zaman bir hak ve sorumluluk ilişkisiyle tanımlanan bir şey. Vatandaşlıktan biraz daha farklı tanımlanıyor. Etimolojik olarak izini sürdüğünüzde vatandaşla yurttaşın aynı yere bağlandığını görüyorsunuz; toprağa, ülkeye bağlanıyor. Aslında burada, bu anlamda bir fark yok fakat biraz ideolojik ve siyasi tercihlerle kazanılmış bir takım anlamları var, bizim dilimiz itibariyle söylüyorum. Mesela Almanca'da ikisini farklı farklı kavramlarla karşılıyorlar. Vatandaş ayrı, yurttaş ayrı. Bizde de vatandaş-yurttaş öyle bir ayrım ama etimolojik olarak baktığında aynı şeyi söylemiş olurum. O zaman bu ayrım nereden doğuyor? Bir tanesi bir hukuki pozisyonlanmayı gösteriyor. Bir ülkenin sınırları içerisinde doğduysan bir vatandaş olarak doğmuş oluyorsun yani bir bebek bizim bir vatandaşımızdır. Elbette o aynı zamanda yurttaşımızdır da desek yanlış bir şey söylemeyiz ama yurttaşlık daha ziyade bir siyasi katılımı gerektiriyor; hak ve ödevlerin yerine getirilmesiyle ilişkilenen bir kavram. Osmanlı döneminde daha ziyade vatanseverlik vurgusu varken yurttaşlık, yurtseverlik vurgusu Cumhuriyet’le öne çıkıyor. Dolayısıyla etimolojik olarak bir farktan söz etmiyoruz ama bir tebaanın üyeleriyle Cumhuriyet'in üyeleri arasındaki fark biraz ayrılsın ve koparılsın isteğiyle ve aynı zamanda Atatürk'ün öz Türkçe kavramları ortaya atma çabasıyla birlikte yurttaşlıkla tanımlıyoruz. Bu anlamda vatandaşlığı hukuki bir pozisyon, resmi pozisyon gibi düşünülebiliriz; yurttaşlık ise buradan doğan ödevlerin, sorumlulukların giyilmesi ve hakların talep edilmesi.

Billur Sevinç: Bugünün tarihsel koşulları içerisinde bazı hızlıca kabul ettiğimiz kavramlara erişmek gerçekten mümkün mü? Mesela bir evrensel vatandaş söyleminden bahsettik, bu aslında nereden geliyor? Sanki biz bugün oturuyoruz ve belirli bir devletin vatandaşı kalmak istiyoruz veya tüm dünya birleşip dünya vatandaşı olabiliyoruz gibi bir seçim yapıyoruz gibi nasıl basite indirgenebiliyor? Dünyanın iktisadi olarak geçirdiği dönüşümlerle birlikte değerlendirdiğimizde acaba bu kavram belli bir ekonomik güce ulaşmış milletlerin kararları ve stratejileriyle belirlenen bir oyunun sonucu olarak yaratılan ve kabul etmemiz beklenen bir şey mi?

Onur Orhan Hınçer: Çok güzel bir şey söyledin, oradan başlayalım, sanki yarın istersek hepimiz her yere gidebilir ve her ülkede çalışabiliriz, hiçbir sınır yokmuş gibi bir hayale, bir hayallenmeye kapılıyoruz. Oysa sınırlar böyle düzenlenmiyor. Sınırlar serbest pazar denilen aslında son derece sıkı bir denetime konu olan bir gizli el tarafından yönetiliyor. Görünmez el dediğimiz şey, aslında gizli el, gizli bir güç. Mesele hiç de Adam Smith'in hayal ettiği gibi bir yerden falan gerçekleşmiyor. Adam Smith'in hayalinde piyasa kendini, kendi kendine düzenleyecekti. En iyi ihtimalle son derece iyimser, naif bir düşünce. Smith bu kadar naif miydi, şimdi ona girmeyelim. Dolayısıyla burada bir kontrol mekanizması tabii ki de var. Asıl mesele bizim bu kontrol mekanizması yokmuş gibi düşünmemiz. Sanki yarın istediğimizde o küresel insan olacakmışız, yani Almanya'ya, Fransa'ya ya da Nepal'e gitmekle fark etmez, o küresel insan olacakmışız gibi bir yanılsamaya çok hızlıca düşebiliyoruz. Zannediyorum, duyguların yine hakkını verelim, duygular peşinde sürüklenmek son derece kolay. Son derece romantik bir şey bir yandan. Romantizmi küçümsemeyelim, düşünce akımı olarak önemlidir, onun da hakkını vermek lazım ama kastettiğim şey bu değil. Bu bizim gündelik, her günkü romantikliğimiz ve çok kolay buna kapılabiliyoruz. Yine belirtelim, küresel başka, evrensel bambaşka şeyler. Buralara ileride değinelim.

İşin esası pazarlandığı gibi değil, işin esasının böyle olmadığı çok kolay görülüyor. Nereden kolay görülüyor? En basiti, Gazze meselesi üzerinden düşünecek olursanız, Filistin'deki soykırımı düşündüğünüzde, Judith Butler'ın ifadesiyle bu bir yası tutulamayanlar halidir. Tabii ki de dünyadaki birçok toplum ayaklandı. Çok güçlü tepkiler gösteriyorlar, bu ayrı ama bu tepkilerin gelmesi bile ciddi bir zaman aldı, bir sürecin sonunda oldu. Bunun da bir karşı planı ve programı olduğu için artık iş öyle bir noktaya geldi ki kıyım saklanamaz hale geldi. Buradan baktığımızda Filistinliler için örneğin bu evrensel yurttaşlık hiç de geçerli durmuyor ya da Nike, Afrika’da ve Çin'de üretim yaparken tellerle çevrilmiş ve silahlı nöbetçilerin korumuş olduğu fabrikalarda insanları çalıştırırken de o anlattığımız evrensel yurttaşlıktan falan bahsedemiyoruz. Bir hayalin kendisi, bir tahayyülün kendisi olarak çok anlamlı ama bu tahayyülün kendisinin realist yani bugüne uygun, pratik olup olmadığını da daima sormamız lazım.

İdealizm güzeldir ama sorun şudur, sizi bir zihnin içine hapsedebilir, tıpkı romantizmde bir tutkunun içine hapsedebileceğiniz gibi, dünyanın gerçekliğinden ve pratikliğinden de yalıtılırsınız. Tersten söyleyecek olursak da şunu söyleriz, sadece pratikliğe ve gerçekliğe kapılmanın da tehlikesi şudur, artık hiçbir idealinizin ve hiçbir tutkunuzun kalmaması. Salt materyalist olmak aşırılığında kimse kendini anlam temelli tanımlamayacaktır ve gittikçe yapısallığa mahkûm bir düzen söz konusu olacaktır, yapısal ve pozitivist. Nedir yapısal, pozitivist? Bunları ayrıca konuşuruz ama basitçe söyleyecek olursak şunu söyleriz, sıkı örülmüş bir yapısalcılıkta sistem dışına çıkmak imkansızdır yani aslında özgürlük payı kalmaz, deterministiktir. Dolayısıyla ortalamaca Marksist tahayyül yapısalcılıkla olan ilişkisine saplanıp kaldığı müddetçe orada da büyük bir araz vardır. O zaman özgürlük sıçramasıyla ilgili bir sorunsalla karşı karşıya kalırız. Meseleyi tüm -istleri kapsayacak bir -ist üzerinden, tüm -izmleri kapsayacak bir -izm üzerinden düşünmenin daha iyi olacağını düşünüyorum. Bu yeniden sol-Hegelci bir düşünce olarak görülebilir ama bir açıdan büyük bir yanlış anlaşılma olur, o halde kendimi biraz daha ifade etmiş olayım, bu Marx’sız olmaz. Ve yine belirtmeliyim ki, -izmlerin, -istlerin üzerini çizerek de olmaz, bu postmodernitedir. Benim kastettiğim bu kez Marx’tan Hegel’e yeniden dönmek, bir ifadeyle Marx’a Hegel aşısı yapmak ve ama orada kalmamak Hegel’den Marx’a, Marx’tan Hegel’e, döne döne, öre öre düşünerek, eyleyerek yükselmektir ama kaynaklarımız bu büyük isimlerle de sınırlı değil. Onu da söylememiz gerek. Bu bakımdan söylediğimiz –izmsizlikten ziyade bir bakıma bütünsel –izmlilikten söz ediyoruz burada. Kemalist olmak, Marxist olmak ama Hegelci de olmak, ancak Anadolu’nun evrensel nefesinden mahrum kalmaksızın bunlar olmak. Bazıları için yadırgatıcı bir şey söylediğimin farkındayım. Bir söyleşiye sığmayacak kadar çok parantez açtığımın veya birçok büyük denize çapa attığımın veya yelkenlerimi onların rüzgârıyla doldurduğumun da. Bu nedenle bir not daha eklemek isterim. Francis Fukuyamacı bir sığlık, örneğin sosyalizmin sonunun geldiğini ilan eden sığlıklara bir yanıt olsun, Hegel’in Spinoza için söylediğinden uyarlayalım, o bir keresinde Spinozacılığınız yoksa hiçbir felsefeniz yoktur demişti, ben Hegel’i Marx ve sosyalizme katarak şöyle derim, şayet toplumculuğunuz (sosyalistliğiniz) yoksa hiçbir felsefeniz olmaz. Örneğin kapitalizm, onun felsefeyle işi yoktur, o güdüseldir ve en şaşalı cümleleri kurduğunda bile ancak felsefenin en kötü taklitlerinden biridir. Yine aynı sözü toplumculuk ve cumhuriyetçilik bağlamında da kullanırım. Toplumculuğunuz yoksa cumhuriyetçiliğiniz olmayacaktır ya da olan devrimci cumhuriyetçilik değil, burjuva cumhuriyetçiliğidir ne var ki devrimci cumhuriyetçilik olmadan da toplumculuğunuz olmaz. Yine cumhuriyeti, Marx’ın ele aldığı ve Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i eserinde hakkını teslim ettiği, köklü bir siyasal dönüşüm cinsinden ele aldığımızı vurgulayalım. Onun biçimsel bir cumhuriyet olmasından söz etmiyoruz. Cumhuriyetçiliği geri dönülemez bir zemin almadan yürütülen toplumculuk, cumhuriyet eleştirisine saplanıp kalan bir toplumculuk, sadece tarihsel zemini ve kavramlardaki, kurumlardaki hakiki olanı reddetmekle kalmaz, gelecekten de geriye düşer. Bu durumda “gelecek uzun sürmez”, gelecek gelmeyecektir. Nihayet “şimdi” bile elinizden kayıp gider, “geçmişin” tüm cinleri toplumu sarar. Bu durumda uzun sürecek olan sadece “geçmiş” ve onun taklididir. Bu da geçmişi yüceltmek isteyenlerin topluma hastalıklı bir biçimde bulaştırdığı bilinçsiz bir parodidir. Neo-Osmanlıcılık böyle bir parodidir.  İşte tam da bu nedenle söz konusu duruma geçmişin ruhu adını vermiyorum, geçmişin ruhu çağrılıyor demiyorum. Buna geçmişin cinleri diyorum çünkü hakiki bir ruh verme varsa, orada hiçbir şey eskimez. Kuvâ-yi Milliye ruhunu örnek verelim, bu ruh hâlen bizimledir, bizi ruhlar, o sadece bizim tarafımızdan çağrılmaz, bizi çağırır da. Cinlerden gelense cinlenmek ve sonunda bir toplumun cinneti olacaktır.

Senin soruna geri dönersek, şu an bir küreselleşmeden söz ediliyor; tabii küreselleşme birkaç yüzyılın hikâyesi olan bir şey aslında. Geçen gün Afrikalı bir konuşmacı, önüme düştü, belki siz de görmüşsünüzdür, kadın çok güzel bir giriş yapıyor: “Avrupa'nın ve Amerika'nın, batının bize yardım ettiği söyleniyor, aslında biz size yardım ediyoruz yıllardır çünkü en zengin kaynaklar bizde, altın bizde. Sizin zenginleşmenizi sağlayan biziz, nasıl oluyor da siz bize yardım ediyorsunuz? Bu kadar zengin kaynaklar bizdeyken yardım eden nasıl siz oluyorsunuz?” Acaba çaldıktan sonra olabilir mi?

Küreselleşme bir korsanlık faaliyeti, bir keşifçilik hali olarak başlamış ve sonrasında gittikçe tabii ki de endüstriyel devrimle birlikte yeni pazarlar bulmayla devam eden ama çağımızda artık iyiden iyiye, hiçbir sınırın tanınmayacağı bir hale gelme iddiasındayken kendi sınırlarını, çıkarlarını gayet iyi koruyan, korumaya çalışan, bu konuda katı tedbirler alan, çift değerli yani ikiyüzlü yaklaşım sergileyen bir şey olmuştur. Örnek verelim Lübnan'a ya da Türkiye’ye müdahale etmesinde hiçbir beis yokken senin Amerika Birleşik Devletleri'ne müdahale etmen herhalde düşünülemez bir şey. Özgürlükle ilgili bir değer söyleyebildiği gibi çok yakın tarihimizde gördüğümüz üzere meşruluk bile verebilme iddiasında bulunabilir. Meşruluk, ABD’nin Erdoğan'a meşruluk vermesi sözünü kastediyorum, bunlar sadece çirkin sözlerdir deyip geçiştiremeyiz, öfkelenmek falan da yetmez. Aslında bize kapitalizmin ne olduğunu gösterir. ABD, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı'nı meşruluğunu tanıma, ona meşruluk verme iddiasında bulunurken, Amerikalı bir felsefe profesörü Filistin halkının yanında İsrail'i protesto ettiği için üniversitesinde tutuklanarak götürüldü. Böyle meseleler sonrası birçok göçmen yurt dışına gönderiliyor, dolayısıyla pazarlanan bu küreselleşmenin evrensellikle bir ilişki yok. Peki, ne bu? Batı şuurunun ve Batı planının ve giderek Batı kültürünün en güçlü yanlarının değil, ne yazık ki en yoz yanlarının dünyaya yayılması projesi. Kapitalizmin mutlaklaştırılmak istenmesi.

Peki, küreselleşmeden kaçınılabilir mi? Bir bakıma kaçınılamaz. Bunu söylememiz lazım. O zaman Dani Rodrik'in Akıllı Küreselleşme kitabına da atıfla, akıllı küreselleşmek gerekir diyor o. Belki de buna küreselleşme bile dememek, başka bir isim bulmak gerekir. Aslında bulunmuş da. Çözümü bulmak isteyenler yüzünü Hegelci anlamda somut evrensele, Marxist anlamda enternasyonale dönmeli ama bu ulusundan vazgeçerek de olmamalıdır. Yurttaş ulusunu yükseltmedi mi, Marxistliğiniz de kalmaz. Anlatması kolay işler değil çünkü anlaşılması zor işler. Şunu da söyleyelim, bazen küreselleşme demek de gerekir. Niye? Kavramları bırakmamak ve onlarla savaşmak da gerektiği için. Rodrik’in akıllı küreselleşme ifadesi böyle bir müdahale. Mevcut durumda biz düşüncenin üzerine düşünmekte zorlanan, kendi düşüncesini sorgulayamayan bir insanlıkla karşı karşıyayız. İnsan çok kolay biliyorsunuz hayale dalan bir varlık ama o kadar kolay düşünemiyor. Düşünüyor da düşüncesinin üzerine düşünemiyor, düşünce altında düşünmesi ise çok daha da zor. Benim hep yıllardır söylemiş olduğum bir şey düşünme üç türdür. Bir düşünmedir, iki düşüncenin düşünülmesidir, üçüncüsü de düşüncenin altında düşünmedir. Dolayısıyla biraz önce senin sormuş olduğun soruyla paralel olarak söyleyelim benim özgürlük, bağımsızlık ve kardeşlik altında, bu evrensel kavramlar altında kurumsal anlamda nasıl düşünürümün yanıtını aramam, bulmam, inşa etmem gerekiyor. Bunu bir yurttaşın asli bir vazifesi olarak söyleyebiliriz.

Billur Sevinç: Abi, bu değerli söyleşi için çok teşekkür ederiz. Bir sonraki buluşmamızda bir cumhuriyette yurttaşlık meselesini derinleştirecek; eğitimi özgürlük, sorumluluk ve zorunluluk bağlamında ele alarak toplumdaki rolünü tartışacağız. Hem katılanlara hem de okuyanlara çok teşekkür ederiz, bir sonraki söyleşimiz gelecek hafta yayınlanacaktır.

Bu söyleşi derneğimizin 5 Ekim 2025 tarihli Zoom söyleşisinden yazı formatına aktarılmıştır.
Fotoğraflar: Derin İnaldı, 03.06.2026 (Onur Orhan ve Billur Sevinç söyleşi kaydını gözden geçirdikten sonra)