Dikkat! Çocuk Çıkabilir
Zeynep Bostan · 2026-07-20

Bir çocuk okulda ya da sokakta başka bir çocuğun şiddetiyle öldürüldüğünde, toplumda ortak bir talep seslendirilir: “Bir daha olmasın.” Failin yaptığıyla yüzleşmesini, mağdurun hayatının değersiz sayılmadığını ve aynı olayın yeniden yaşanmayacağını bilmek isteriz. Bir daha olmayacağını nasıl garanti ederiz? Buna yanıt da çok hızlı gelir: “Cezası ağır olsun.” Ceza somuttur, apaçık ortadadır; devletin harekete geçtiğini gösterir.
Fakat burada bir mantık sıçraması vardır: En kestirme ve en görünür müdahalenin, çözmek istediğimiz sorunu bütünüyle yanıtladığını varsaymak. Asıl sorunumuza geri dönelim: “Bir daha olmasın.” Çocuğa verilen cezanın ağırlaşması aynı şiddetin bir daha yaşanmayacağını garanti eder mi gerçekten?
Bir düzenlemenin önleyici olmasıyla toplumun öfkesini hızla yatıştırması arasında doğrudan paralellik yoktur. Şunu sormak gerekir: Bu cezai düzenleme çocuğu suç örgütlerinden uzaklaştıracak mı? Okula dönüşünü mümkün kılacak mı? Şiddeti üreten ailevi ve toplumsal koşullara müdahale edecek mi? Çocuk cezaevinden çıktığında daha güvenli bir toplumda mı yaşayacağız?
Çocukla toplum ve devlet arasındaki ilişkinin nasıl olduğunu, değiştiğini daha iyi anlamamız gerekiyor. Bir çocuğu büyütmek, onu yalnızca tehlikelerden korumak değildir; toplum içinde başkalarıyla yaşayabilen, sorumluluk alabilen ve kendini gerçekleştirebilen bir özne olacağı alanı açmaktır. Bu sorumluluk hem devlete hem de toplumun bütününe; elbette okula ve aileye aittir. Çocukların daha fazla suçla ilişkilendirilmesi toplumsal ve yapısal bozulmaya işaret eden unsurları incelememizi gerektirir.
Adalet cezaların toplamı değildir. Önlemek; aileyi, okulu, mahalleyi, yoksulluğu, silaha ve suç ekonomisine erişimi, sosyal hizmetleri birlikte düşünmeyi gerektirir. Aksi hâlde tedavi, hastalığı başka bir biçimde nüksettirir.
Aralık 2025’te Suça Sürüklenen Çocuklara İlişkin Araştırma Komisyonu TBMM’de çalışmalarına başladı. Komisyonun ilk toplantısında bir milletvekilinin şu ifadesi kayda geçmişti: “Toplumdaki cezasızlık algısını yıkmamız gerekir”.
Araştırma komisyonunun raporunu hazırlamasının ardından, 14 Temmuz 2026’da Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Meclis’e sunuldu. Teklifin ilk iki maddesi TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. Kabul edilen düzenlemelerden ilki, ateşli silahını gerekli özeni göstermeden muhafaza ederek bir çocuğun ele geçirmesine neden olan kişiye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilmesini öngörüyor. İkinci madde ise çocuklar hakkında uygulanabilecek cezaların sınırlarını yükseltiyor. Ayrıca kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarında hâkime, 15-18 yaş grubundaki çocuklara yaş indirimi uygulamama, ceza sorumluluğu bulunduğu belirlenen 12-15 yaş grubundaki çocuklara ise bir üst yaş grubunun ceza rejimini uygulama yetkisi tanıyor. Bunlar henüz yasalaşmış hükümler değil; teklifin Adalet Komisyonu’nda kabul edilen ilk iki maddesi.
Teklifin diğer hükümleri ise komisyonda görüşülmeyi bekliyor. Bunlar arasında 15 yaşından sonra işlenen fiillerin tekerrüre esas alınması, hükümlü çocukların cezalarına eğitimevinde değil kapalı ceza infaz kurumunda başlaması ve ancak “iyi hâlli” bulunmaları hâlinde eğitimevine geçirilmesi ile “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilmesi bulunuyor.
Eğitimevine ilişkin değişiklik, teklifin yönünü daha açık gösteriyor. Eğitim ve yeniden toplumla bağ kurma, hükümlü çocuk için başlangıç noktası olmaktan çıkıp kapalı kurumda göstereceği “iyi hâl” sonrasında erişebileceği bir aşamaya dönüşüyor. Oysa çalışmalar kurallara uyum göstermeyen, travması, bağımlılığı ya da davranış sorunları bulunan çocukların daha az değil, daha yoğun eğitsel ve psikososyal desteğe ihtiyacı olduğunu söylüyor.
Bu teklif, mevcut infaz sisteminin kapasitesini de düşündürüyor. Ocak 2026’da Meclis Araştırma Komisyonu’na verilen resmî bilgiye göre dokuz çocuk ve gençlik kapalı ceza infaz kurumunun toplam kapasitesi 2 bin 736 iken bu kurumlarda 3 bin 473 çocuk bulunuyordu. Kapasite fazlası nedeniyle L tipi cezaevlerinde çocuklara özel bölümler ayrılmıştı. Ayrıca beş çocuk eğitimevinin 622 kişilik kapasitesine karşılık 435 çocuğu barındırdığı açıklanmıştı. Kapalı kurumlar zaten kapasitesinin üzerindeyken, bu kurumlar bütün hükümlü çocuklar için başlangıç noktası hâline geliyor. Uygulamada bunun nasıl koşullar doğuracağını ise sormak gerekiyor.
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun Ankara Çocuk Eğitimevi raporunda kurumun 147 tek kişilik odası ve 187 güvenlik kamerası bulunduğu; 73 infaz ve koruma memuruna karşılık 2 sosyal çalışmacı, 3 psikolog, 4 öğretmen ve 1 eğitim uzmanının görev yaptığı görülüyor. Çocuk psikiyatristine ihtiyaç duyulduğu belirtilirken, disiplin soruşturmalarının bir kısmı çocukların yeniden kapalı kuruma gönderilmesiyle sonuçlanmış. Eğitimevi, kapalı hapishaneye göre daha fazla eğitim ve dış dünyayla temas imkânı sunsa da personel dağılımı, çocukların eğitim ve psikososyal ihtiyaçları için ayrılan insan kaynağının ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor.
Bu teklif, ağır şiddet vakalarının kamuoyunda giderek daha fazla konuşulduğu bir dönemde gündeme geldi. Adalet Bakanlığı verilerinden yapılan derlemeye göre soruşturma dosyalarına “suça sürüklenen çocuk” olarak yansıyanların sayısı 2022’de yaklaşık 176 bin, 2023’te 177 bine çıkıyor; 2024’te 188 bin ile son 10 yılın zirvesine ulaşıyor ve 2025’te 186 bin oluyor. On yıllık ölçekte %17,47’lik artış, yılda ortalama 180 bin çocuk bandına işaret ediyor. Ayrıca veriler, sadece niceliksel değil, niteliksel bir kırılmaya da işaret ediyor. Çocukların suça sürüklenmesi ya da -yeni deyişle- adli süreçte bulunması yaygın bir toplumsal olgu haline geliyor.

Çocukların suçla ilişkisini yalnızca bugünün istatistikleriyle değil, tarihsel deneyimlerle de okumak mümkün. ‘Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor: Alain Bosquet ile Görüşmeler’de, Yaşar Kemal Birinci Dünya Savaşı sırasında Mezopotamya çölü ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da anne babasız kalan çocuklardan söz eder: “Çocuklar da sürüler haline gelmişti, aç sefil, çırılçıplak... Sürüler halinde dolaşıyor, köylere kasabalara saldırıyor, yüzlerce çocuk, gözlerinin kestiği bir köye saldırıyor, bir yanından giriyorlar köyün, kasabanın, öbür yanından çıkıyorlar. Köyde yiyecek adına hiçbir şey kalmıyor. Çekirge sürüleri gibi.”
Birinci Dünya Savaşı’nın bu tarihsel koşulları, bugünün çocuk suçluluğuyla aynı şey olmasa da, çocukları topluma bağlayan ilişkiler dağıldığında hayatta kalmanın ve güç kazanmanın şiddet içeren biçimler alabileceğini gösteriyor. Sahipsizlik yalnızca anne babanın yokluğu değildir. Okulun, mahallenin, kamusal kurumların, güvenli yetişkin ilişkilerinin ve çocuğun toplum içinde meşru bir yer edinmesini sağlayan kanalların geri çekilmesi de çocuğu sahipsiz bırakır.
Çocuğun suça sürüklenmesi bir toplumsal olgu haline geldiyse, toplumun ve devletin çocukla ve birbiriyle kurduğu ilişkiyi anlama, sorunu doğru tespit etme mecburiyetindeyiz. Lacan, aile içinde konuşulamayan çatışmanın, kimi zaman “sorunlu çocuk” üzerinden açığa çıktığını söyler. Bütün sorun çocuğun kişiliğine yerleştirildiğinde ise aile kendi ilişkisindeki düğümle yüzleşmekten kurtulur. Aile ile çocuk arasındaki bu gerilimin izini, toplum-aile ve toplum-çocuk ilişkisinde de sürebiliriz. Suça karışan çocuğu yalnızca bireysel bir sapma olarak tanımladığımızda, çocuğun şiddetinde ortaya çıkan toplumsal çözülmeyi gizleriz.
Okulda, sporda, sanatta, mahallede ve karar süreçlerinde kendisine yer açılmayan çocuk mutlaka suça yönelmez; ama suç ağı ona meşru kanalların sunamadığı şeyi sunabilir: görünürlük, aidiyet, para, korunma, itibar ve bir şeyleri etkileyebildiği duygusu. Böyle bakıldığında suç, bazı çocuklar açısından toplum içinde varlık kazanmanın bozulmuş ve yıkıcı bir yolu hâline gelebilir.
Bu tablo karşısında “cezasızlık algısını yıkmak” güçlü bir siyasal söylem çünkü karmaşık bir soruna görünür ve hızlı bir cevap verir. Fakat yetersiz ceza algısının giderilmesiyle şiddetin önlenmesi aynı şey değildir. Kamuoyunun cezayı gördüğünde geçici olarak rahatlaması, bir sonraki çocuğun korunacağı anlamına gelmez. Aksine duygusal tepkiler ve onlara verilen yanıtlar sıklıkla yapısal sorunu gizler.
Ceza sistemi öç mantığına kaydığında karşılıklı bir dışlama üretir. Toplum çocuğu kendinden atar; çocuk da toplumun kuralını kendisini koruyan meşru bir sınır olarak değil, kendisini dışlayan bir düzenin buyruğu olarak görmeye başlar. Bunun bedelini ise çoğu zaman o düzenin güçlüleri değil, başka bir çocuk gibi en savunmasız kişiler öder.
Oysa adalet hem geçmişteki zararla hem de gelecekteki tehlikeyle ilgilenmek zorundadır.
Çocukluk bir suç işlediğinde sona eren bir hukuki statü olmadığı gibi, şu karşıtlığı da bozmak gerekiyor: Ya mağdurun hakkını savunuruz ya fail konumundaki çocuğun haklarını. Oysa ikisi aynı sistemin iki ayrı sınavıdır. Mağdur çocuğun yaşamını, güvenliğini ve onarılma hakkını koruyamayan bir sistem başarısızdır. Fail konumundaki çocuğu yetişkin ceza mantığı içinde tüketen bir sistem de başarısızdır.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi’nin 24 No’lu Genel Yorumu ceza sorumluluğunun alt sınırının en az 14’e yükseltilmesini, daha yüksek yaş sınırlarının korunmasını ve 18 yaşın altındaki herkesin çocuk adalet sistemi içinde değerlendirilmesini öneriyor. Komite, ergenlik döneminde beyin gelişiminin sürmesinin karar verme, dürtü kontrolü ve sonuçları öngörme üzerinde etkili olduğunu özellikle vurguluyor.
Bu, çocuğun sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Adil bir çocuk adalet sistemi, çocuğu yaptığı fiille yüzleştirmeli; zararı anlamasını, sorumluluk almasını ve tekrarını önleyecek bir sürece girmesini sağlamalıdır. Ancak asıl ölçü, verilen karşılığın hangi sonucu ürettiğidir. Çocuk çıktığında daha fazla şiddetle, daha güçlü suç ilişkileriyle ve eğitimden tamamen kopmuş biçimde dönüyorsa hem toplum hem çocuk ne kazanmıştır? Çocuğa verilen cezanın ağırlaştırılması yoluyla tek sorumlunun çocuk olduğu izlenimi yaratılmamalı; hatta asıl sorumlunun onu korumak ve büyütmekle yükümlü toplum ve devlet olduğu görülmelidir.
İki çocuğun hakkını aynı anda savunmak mümkündür; adaletin mecburiyeti ‘çocukluğun’ hakkını teslim etmektir.
Koruma ve önleme, adli sürece giren her çocuk için nitelikli sosyal incelemeyi gerektirir. İlk kez ve ağır olmayan bir fiille adli sürece giren çocuklar için dava ve hapis yerine; okul desteği, aile çalışması, ruh sağlığı ve bağımlılık tedavisi, mentorluk ve zararın giderilmesini içeren denetimli programları öncelikli hâle getirebilir. Ağır ya da tekrarlanan vakalarda ise çocuğun ailesini, okulunu, arkadaş çevresini ve yetişkinlerce kullanılıp kullanılmadığını birlikte ele alan bireysel bir plan hazırlanabilir. Kurumdan çıkışla birlikte destek kesilmemeli; okula dönüş, barınma, ruh sağlığı ve meslek edinme süreci izlenmelidir. Bunlar, çocuk adaleti alanındaki ortak çağrı ve politika belgelerinde de açıkça önerilen uygulamalardır.
Ancak asıl sorun daha derindedir. Çocuk, karşımıza ansızın çıkan bir tehlike değildir; okuldan koparken, evde şiddet görürken, umutsuz bırakılırken, suça yuvarlanırken uzun zamandır oradadır. Ne var ki yalnız bırakılmıştır çünkü çocuğun içinde yaşadığı toplum hızla çürümektedir ve çocuklarını koruma yeteneğini kaybetmiştir. Bu toplumsal çürümenin kaynakları ise yalnızca çocuk adaletinin değil; eğitimden sosyal politikalara, ekonomiden kamusal kurumların dönüşümüne kadar uzanan daha geniş bir tartışmanın konusudur. Toplum, bu tartışmayı her boyutuyla yapmalı, çocuğunu tanımalı, onun problemiyle yüzleşme yoluyla aynada kendine bakma cesareti göstermelidir. Toplum, çocuk mağdur ya da fail olmadan önce ona ulaşacak sistemi kurmalıdır. Aksi hâlde bir çocuğun elinden alınan silah, kısa süre sonra başka bir çocuğun elinde belirecektir.