Düzmece Demokrasilerde Kötülüğün Sıradanlığı

Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-04-11

Düzmece Demokrasilerde Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt, Holokost’un sorumlularından SS subayı Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki davasını izlerken önemli bir tespitte bulunur ve tartışmalara sebep olur. Ona göre, milyonlarca Yahudi’nin toplama kamplarına nakledilmesinden ve “nihai çözüm” yani ölüm emrinin yerine getirilmesinden sorumlu üst düzey subay Eichmann, sıradan bir faildir ama fiilleri korkunçtur. Eichmann sadece emirleri yerine getirdiğini söylemiştir, çünkü onun için Führer’in iradesi yasadır. Yaptığı şey tam bir itaattir ve bu itaatten “kötülük” doğmuştur. Arendt, düşünme yoksunluğundan doğan bu duruma “kötülüğün sıradanlığı” der.

Düşünmek; akıl yürütme, kuşku duyma, anlama, çıkarsama, kavrama gibi zihinsel faaliyetlerimizin genel adıdır. Düşünürken analiz eder, sorgular, sentezler ve bağlantılar kurarız. Aristoteles, insanı hayvandan ayıran temel farkın düşünme olduğunu söyler; Arendt ise, Eichmann’ın düşünce yoksunluğundan yola çıkarak felsefe ve siyaset arasındaki gerilimi incelemeye koyulur. Filozof, Zihnin Yaşamı kitabında, bu gerilimin merkezinde “vita contemplativa” (düşün/tefekkür yaşamı) ve “vita activa” (etkin yaşam; iş, emek, eylem) olduğunu belirtir. Arendt’in ölümüyle birlikte yarım kalan bu metinde ve aslında filozofun ömrü boyunca dert ettiği şudur: Düşünmenin siyasal alandan giderek uzaklaşması yani politika ve felsefe arasındaki mesafe.

Düşünmek ve eylem Arendt için iki temel meseledir. Düşünmediğimiz, razı geldiğimiz her sessizlik bizi yığınlara ve böylece “hiç kimse”ye dönüştürür. İşte, totalitarizmin kaynağı bu “hiç kimse” olanlardır. Kişisel yargı yetisinin kırıldığı, iyiyi-kötüyü birbirinden ayırt etme becerisinin elimizden alındığı yerde totalitarizm koşullarına uyum sağlamaya başlarız. Bu bir çeşit kanıksamadır. Eichmann’ın Kudüs’teki savunusu şu şekilde işler: Ben yapmadım, dişlisi olduğum sistem yaptı. Soru şudur: Peki niye dişli olmayı sürdürdün? Totalitarizme giden yol, bu sessiz destekten, rızadan gelir. Düşünme yoksunluğu ve kötülüğün sıradanlığı yalnızca totalitarizmlere özgü değildir. Öyle ki, sorgulamadan itaat edip, rıza gösterdiğimiz her an aramızdadır.

Politika, çok konuştuğumuz ama üzerine az düşündüğümüz bir alan gibi duruyor. Katılım mekanizmalarının zayıflaması, ekonomik öncelikler (homo economicus), politikaya güvensizlik, dezenformasyon, psikolojik etkenler gibi pek çok sebep politika ile mesafelenmemize neden oluyor. Temsili demokrasilerde, seçimlerden sonra yurttaşın aktif katılımının mümkün olacağı mekanizmalar neredeyse yok. Bu nedenle demokrasi sadece seçimle özdeşleşiyor. Bize seçimden seçime oy vermemiz salık veriliyor ve biz de sıklıkla bunu yeterli buluyoruz. Seçim, elbette halkın yönetimi/iktidarı (demos-kratos) demek olan temsili demokrasiler açısından vazgeçilmezdir, ancak demokrasiyi sadece seçimlere indirgersek yanılırız. Çünkü, demos ve kratos arasındaki kriz, yöneten ile yönetilen arasındaki mutabakatta, gücün yöneten lehine artmasıyla daha da derinleşiyor. Popülist eğilimli ya da otokrat liderler sahne aldıkça demokrasiye ve dolayısıyla seçimlere güven iyice azalıyor, demokrasi giderek gerçek anlamını yitiriyor.

Son günlerde, ülkemizde “seçim” tartışması yaşanıyor. Muhalif belediyelere yönelik operasyonlar devam ederken ana muhalefetin “ara seçim” önerisi konuşuluyor. Muhalefetin bu hamlesinin iktidara karşı “seçim” olasılığını gündemde tutmak olduğunu söyleyen de var, gerçekten uygulanıp uygulanmayacağını tartışan da. Anayasa’nın 78. Maddesine göre bir seçim döneminde belli şartlar sağlanırsa bir kez ara seçime gidilebiliyor. Bu durumda, muhalefetin önerdiği ara seçim için zaman şartı var görünüyor. Bunun yanı sıra 30 milletvekilinin istifasının TBMM’de kabul edilmesi gerekiyor. Halihazırda 8 milletvekili koltuğu boş. Şu an merakla beklenen 22 milletvekilinin istifa edip etmeyeceği ve bu istifaların TBMM Genel Kurulunda siyasi hamlelerle sürüncemeye bırakılma ve hatta kabul edilmeme ihtimali.

İşsizlik, yoksulluk ve hatta açlık artıyor. Muhalif belediyelere dönük operasyonların devam edeceği söyleniyor. Enflasyon rakamları ortada. Eğitimde, sağlıkta, hukukta yaşananlar ve çok uluslu şirketlere açılan Türkiye… Tüm bunlar bir seçim talebi için oldukça yeterli ve hepsi son derece önemli. Ancak tam bu noktada duralım, ara seçim ve seçim tartışmasından bir anlığına çıkarak şunları kendimize soralım:

Acaba, sadece seçimlerle değil, her günkü iş, eylem ve kararlarımızla politikayı etkilememiz mümkün mü?

Arendt gibi söylersek, bir durup da düşünüyor muyuz?

Politikayı, politika yapıcıları, sistemi yeterince sorguluyor muyuz?

Politikanın sorumluluğunu alıyor muyuz?

Düzmece Demokrasilerde Demokrasi Tramvaydır

Rıza, memnun olmak, hoşnutluk ve onaylamak anlamına geliyor. Modern demokrasilerde, politika yöneten ve yönetilen arasındaki rızaya dayanıyor. Demokrasi, “demos-kratos” yani halkın yönetimi. Sadece bir demokrasi yok, demokrasiler var; liberal, çoğulcu, katılımcı, müzakereci, radikal… Ve bugün bunlara bir yenisi daha eklenmiş durumda: Neoliberalizmin piyasa ilkesinin yönetim anlayışına yansıdığı, patronaj ilişkilerinin merkezde olduğu, bir tür saadet zinciri (piramit modeli) ile işleyen “düzmece demokrasiler”, yani yeni despotizmler. John Keane yeni despotizmleri şöyle tarif ediyor: “Bugünün despotizminin, insanları manipüle etme ve hayatlarına karışma, desteklerini alma, uyum göstermelerini sağlama sanatlarında ustalaşmış yöneticiler tarafından idare edilen, yeni bir düzmece-demokratik hükümet tipi olduğunu söyleyebiliriz.” Keane, büyük sermaye ile iç içe geçmiş bu devletlerin yeni bir kapitalizm türü olduğunu söyler ve ekler “despotizmlerde siyaset ve ekonomi arasındaki sınırlar bulanıktır.”

Düzmece demokrasilerde politika, demokrasinin demos’unun unutulduğu ya da seçimden seçime hatırlandığı bir mekanizma olarak işliyor. Bu sistemde yurttaş müşteri, politika meta, seçimler ise adeta tiyatro sahnesi. Demokrasi ise tramvay. Yeni despotizmlerin düzmece demokrasilerinde, halktan bir kez yetkiyi alan siyasetçi, bir sonraki seçime kadar her tür hakkı kendinde görmeye başlıyor. En önemlisi ise bireylerin sessizliği, bireylerin sessizliği bu düzmece demokrasilerin yakıtı haline geliyor.

“Onların (yeni despotizmlerin) dirençli olmasının garantisi, halkın uyum sağlama, rejimi ve rejimin rutinlerini bozacak hiçbir şey yapmama, işlev bozukluklarına ve adaletsizliklere tanık olduklarında gözlerini ve kulaklarını kapatma isteğidir. Dayanıklı despotizmler gönüllü kulluk sistemleridir.”

Gönüllü kulluk… Tam da kötülüğün sıradanlığının başladığı yer.

Arendt İçin Politikanın Anlamı Özgürlük

Demokrasinin krizinden ve düzmece demokrasilerden çıkış mümkün mü? Bu noktada politikanın anlamını yeniden düşünmemiz elzem. “İnsanların bir araya geldiği her yerde, dünya kendini onların arasına iter, tüm beşeri meseleler de işte bu ara (in-between) mekanda yürütülür.” der Arendt. Ve politikanın insanların bir araya toplandıkları her yerde potansiyel olarak bulunduğunu söyler. Polis (kent devleti), onun için sadece tarihi bir olgu değil, insanların birlikte eylemde bulunmalarından ve konuşmalarından her an doğan bir örgütlenmedir. Bu nedenle “Nereye gidersiniz gidin, Polis’i yanınızda götüreceksiniz” diye hatırlatır bize politikanın imkanı olarak… Onun için politikanın anlamı, özgürlüktür. Bu özgürlük insanın yeni bir şeyler başlatma (archein) yeteneğinden gelir. Politika, yurttaşın yeni bir şey söyleyip, yeni bir şey başlattığı her yerde mümkündür. Yani sadece seçimlerle değil, her an yeniden kurulan ortak bir dünyanın (masanın) etrafında söz söylemek (legein) ile şekillenir.

Oysa despotizmlerde halk, yaşayan bir hayalettir. “Despotizmin imgeleminde, halk hem vardır hem yoktur; bir yandan siyasetin en önemli parçası olan en yüce varlık iken diğer yandan neredeyse hiç önem taşımayan bir yokluktur.” Yine aynı şekilde despotizmlerde hayali seçimler tercih edilir ya da sonuçlar siyasi iktidarlar lehine çıkacak şekilde simüle edilir.

“Hiçbir Şey Yaptıklarımızı Düşünmekten Daha Önemli Değil.”

Politikanın alanı giderek daralıyor. Yurttaş, homo politicus’tan (siyasal hayvan) homo economicus’a (ekonomik hayvan) indirgeniyor. Bir taraftan, yeni bir politikanın imkanı da doğuyor. Dünyanın dört bir yanında birbirini hiç tanımayan insanlar, yine dünyanın her yerindeki despot liderlere karşı öfkeliler, itirazlarını dile getiriyor, seslerini yükseltmeye devam ediyorlar. Direniyorlar. Direniyoruz.

Ama bu noktada kendimize soralım, despotun yakıtını kim sağlamaya devam ediyor? Etienne de La Boetie Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabında, tirana güç verenin ona gönüllü kulluk edenler olduğunu söyler ve ekler, “Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere, tiran kendiliğinden yok olup gider.”

Sessiz kalarak razı geldiğimiz, düşünmediğimiz her an bizi “hiç kimse”ye dönüştürüyor. Bu sayede sistemin dişlisi olmaya devam ediyoruz. Sessizlik, tıpkı Eichmann’ın emirlere uyum sağladığı gibi, kötülüğün sıradanlığının başlangıcı haline geliyor. Düşüncesizlik kötülüğü sıradanlaştırıyor, giderek kötülüğün sıradanlaşması da sıradanlaşıyor…

Bir seçim olacaksa eğer, Arendt’in söylediği gibi önce şunu söyleyelim:

“Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değil.”