Emekliliğin Yeni Adı: Hayatta Kalma Mücadelesi

Benek Aydın · 2026-06-13

Emekliliğin Yeni Adı: Hayatta Kalma Mücadelesi

 

İnsan ömrünün en uzun mesaisinden sonra verilen toplumsal bir söz: “Yıllarca çalıştın, artık dinlenebilirsin. Emeğinin karşılığından, belirlenmiş kanunlar çerçevesinde ödediğin primlerle kazandığın hakkın devlet güvencesi altında.”

Avrupa’da modern emeklilik sistemleri bu fikir üzerine kuruldu. 1880’lerde Almanya’da başlayan modern sosyal sigorta sistemi, iktisadi olmanın yanı sıra siyasi bir strateji ve ahlaki bir iddiaydı. Devlet yurttaşına şu sözü veriyordu: Ömrünü çalışarak geçiren kişiler, emeklilik döneminde kaderlerine terk edilmeyeceklerdi.

Sosyal sigortaların mimarı olarak anılan Alman Şansölyesi Otto von Bismarck aynı dönemde sosyalist hareketlere karşı sert yasalar da çıkarıyor, işçi örgütlenmelerini denetim altına almaya çalışıyordu. Esasen sosyal güvenlik sistemi yükselen sınıf mücadelelerini yatıştırmayı, siyasal talepleri sistem içine çekmeyi de hedefliyordu.

Modern sosyal güvenlik sistemlerinin ortaya çıkışı çoğu zaman yöneticilerin iyi niyetiyle açıklanamaz, sınıf mücadelesiyle açıklanır. Bismarck yönetimi bir yandan yükselen işçi hareketlerinin yarattığı siyasal baskıyı sınırlamak isterken, diğer yandan işçi sınıfının taleplerine tamamen kayıtsız kalamayacağını da görüyordu. Bu nedenle sosyal sigortalar hem toplumsal mücadelelerin kazanımı hem de mevcut düzeni istikrarlı tutmaya yönelik bir devlet politikası olarak şekillendi. Bir başka ifadeyle sosyal devlet ne öznel vicdanın ürünüydü ne de yalnızca siyasal bir manevra. Sosyal Devlet güçlü toplumsal baskıların ve örgütlü emek hareketlerinin siyasi iktidarlara kabul ettirdiği tarihsel bir kazanımdı. 

Söz konusu tarihsel gelişme bugün için de önemlidir. Çünkü sosyal haklar Bismarck Almanya’sında görüldüğü üzere toplumsal talepler güçlü olduğunda genişler. Tersine, sınıf bilinci ve mücadelesinin geri planda kaldığı dönemlerde sosyal devlet de geri çekilmeye başlar. 

Sosyal Devlet geri çekildiğinde bireylerin sistem içinde karşılaştığı zorlukları "I, Daniel Blake" filminde Ken Loach Daniel karakterinin hikâyesi üzerinden anlatır. Sosyal güvenlik sisteminin insanı korumak yerine bürokratik engeller ve piyasa mantığı içinde yalnız bırakmasının hikâyesidir bu. Filmde Daniel Blake İngiltere'de karşımıza çıkmış olsa da sosyal devletten uzaklaşmış sistemler içinde, hepimizin maruz kalabileceği haksızlıklar gözler önüne serilir. Bugün ülkemizdeki emeklilerin durumuna baktığımızda da benzer şekilde, emekliliğin çalışma hayatının huzurlu sonundan ziyade düşük ücretli, güvencesiz bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğünü görüyoruz. Filmin finalinde, Daniel Blake'in okuyamadığı mektubundaki şu sözler bugün Türkiye'deki birçok emeklinin duygularını da yansıtıyor:

“…Sadaka istemiyorum, lütuf da beklemiyorum… Haklarımı talep ediyorum…”

Yaşanan hak kayıpları sonucu emeklilerin önemli bir bölümü, geçim zorunluluğu nedeniyle çalışma yaşamına geri dönüyor. Forum Enstitüsü’nün 2026 tarihli “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu” araştırması emeklilerin mücadelesini açık biçimde ortaya koyuyor. Araştırmaya göre emeklilerin yüzde 89,4’ü emeklilik sonrası çalışmalarının temel nedeninin “geçim zorunluluğu” olduğunu söylüyor. Yüzde 75,8’i ise emekli maaşı artarsa çalışmayı bırakacağını belirtiyor.

Yani ülkemizde emeklilerin büyük çoğunluğu “aktif yaşlanma” nedeniyle çalışıyor değil. Kimse 70 yaşında üretken kalmak istediği için sabahın köründe toplu taşımayla pazara gidip hamallık yapmıyor. İnsanlar çalışıyor çünkü çalışmazlarsa aç kalacaklarını biliyorlar.

Bir emeklinin şu cümlesi aslında bütün ülkenin özeti gibi:

“77 yaşından sonra benim burada ne işim var? Sabahleyin yarım bardak çay içiyorum, deli gibi buraya geliyorum. 3-5 alayım diye… Emekli parası yetmiyor.”

Emekliler maaşları yetmediği için yılların emeğine yeniden emek katarak, bütçelerindeki açığı yorgun bedenleriyle tamamlamaya çalışıyor.

Üstelik emeklilik sonrası çalışmak zorunluluğu sadece “en düşük maaşlıların” hayatında yer almıyor. Araştırma açık biçimde gösteriyor ki görece daha iyi emekli aylığı alanlar bile çocuklarının eğitim masrafı, kira, sağlık gideri ve gündelik ihtiyaçları için çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor.

Üniversite okuyan çocuğu için çalışan emekli anne, kira ödeyen oğluna destek olmak için moto kuryelik yapan emekli baba, torununa harçlık verebilmek için pazarda çalışan büyükanne… Türkiye’de hükümet uygulamalarıyla sosyal devlet geri çekildikçe aileler oluşan boşluğu emekli aile mensuplarının sırtından kapatmaya zorlanıyor.

Araştırmada yer alan bir emeklinin şu sözleri adeta dönemin analizi gibi:

“Bundan kırk yıl önce insanlar emekli oluyorlardı aldığı ücretle evini alıyordu, arabasını alıyordu, evlenecek çocuğu varsa onu evlendiriyordu. Geliriyle de maaşıyla da insanca bir yaşam sürüyordu. Tatiline gidiyordu, köyüne gidiyordu, memleketine gidiyordu… Benim mesela eşimin en büyük hayallerinden birisi Mardin’e gitmektir. Bırakın Mardin’i, İstanbul’u gezdiremiyorum.”

Üstelik emeklilikteki sorun yalnızca maaşların düşüklüğü de değil. Bir zamanlar sosyal devletin temel dayanaklarından biri olan sosyal sigortalar sistemi, giderek kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp bireysel olarak garanti altına alınması gereken gelecek planına dönüştürülüyor. İşsizlik Sigortası Fonu’nun amacı dışında kullanımına dair tartışmalar, SGK açıklarının sürekli “yük” söylemiyle gündeme getirilmesi, sağlık harcamasının “külfet”, sosyal desteğin ise “ekonomik risk” olarak sunulması, prim günlerini tamamlayan insanların insanca yaşayabilecek emekli maaşı alamaması aynı dönüşümün parçaları. Ve bu dönüşümde sosyal devlet fikri yerini piyasa mantığına bırakıyor. 

Bugün emeklilik krizinin faturası özellikle EYT’lilere kesmeye çabalayanlar var. “Bu yaşta emekli mi olunur?”, “EYT yüzünden sistem battı”, “Bu millet birçok şey oldu ama bu milleti bu kadar rahata, tembelliğe sevk edici temayüller nasıl oluştu?” deniyor.

Oysa araştırmanın verileri bu çabanın sokakta karşılık bulmadığını gösteriyor.

Araştırmaya göre emekli yoksulluğunun temel nedeni olarak EYT ve benzeri düzenlemeleri işaret edenlerin oranı yalnızca yüzde 5,9 Buna karşılık katılımcılar sorunun temel kaynağı olarak düşük maaşları, ekonomik krizi ve siyasal tercihleri gösteriyor. 

Emeklilikte yaşa takılma mağduriyeti 1999 yılında emeklilik şartlarına aniden yaş sınırının getirilmesi ve bu kuralın geçmişe dönük olarak uygulanmasından doğdu. Çalıştıkları dönemdeki kurallara güvenerek işe giren kişiler, kanunun geçmişe dönük işlemesi sebebiyle bir gecede emeklilik haklarını yıllar sonrasına erteleyen yeni kurallarla karşılaştı. Emeklilikte yaşa takılma mağduriyetinin “erken emeklilik” olarak ifade edilmesinin dahi algıları şekillendirmeye yetmediği aşikâr. Çünkü gerçek hayat başka bir şey anlatıyor: Eğer EYT bir “erken emeklilik konforu” yaratsaydı, insanlar emekli olduktan sonra yeniden çalışmazdı. Ama bugün Türkiye’de insanlar yıllarca çalışmış, prim yükümlülüklerini yerine getirmiş olarak emekli oluyor ve ertesi gün yeniden çalışmaya başlıyor. Çalışan ya da iş arayan emekli oranı 2002’de yüzde 36,6 iken 2024 sonunda yüzde 65,7’ye çıkmış. 

İş arayan emekli oranındaki yükselmeye neden olan emekli yoksulluğu çoğu zaman doğal bir ekonomik sonuç gibi sunuluyor. Sosyal güvenlik kurumlarının temelinin atıldığı Bismarck döneminde sosyal sigorta sistemi, işçi sınıfını sistem içinde tutmak için genişletilirken bugün birçok ülkede ekonomik gerekçelerin arkasına saklanan tam tersi bir eğilim görülüyor. Sosyal güvenlik sistemleri küçültülüyor, bireysel tasarruf modelleri teşvik ediliyor ve yaşlılık riski giderek bireyin omuzlarına bırakılıyor. 

2000’lerden sonra sosyal güvenlik sisteminde yapılan değişikliklerle aylık bağlama oranları düştü, emekli maaşlarının milli gelir içindeki payı geriledi, emekliler büyüyen ekonomiden giderek daha az pay almaya başladı.

Kısaca rakamlar üzerinden bakalım: 

2008 öncesinde en düşük emekli maaşı, asgari ücretin net tutarının %110'undan az olamazdı. 2008’deki değişiklikle bu alt sınır %35-40 seviyelerine düşürüldü. 

Yıllara göre emekli aylığı bağlanma oranları (ABO) yaklaşık olarak şöyle:  

2000 Öncesi: %75- %85 arası

1999-2008 Arası: %65 

2008 Sonrası: %50

2000 Öncesi ilk 3600 gün için %60 olan oran, 2008 sonrası her 360 günlük çalışma için %2 olarak sabitlendi. 

ABO oranının %50'ye kadar düşürülmesi, asgari ücretliler için çalışılan gün sayısı arttıkça bağlanacak kök maaşın düşmesine yol açtı. 

Siyasi iktidar bir yandan insanların çalıştığından çok daha uzun yıllar emekli maaşı aldığı gerekçesiyle sistemin darboğaza girdiğini savunurken, diğer yandan asgari ücretli için çalışılan gün sayısı arttıkça emekçiyi zarara uğratan bir matematik kuruyor. Böylece ortaya paradoksal bir tablo çıkıyor: İnsanlardan sistemi ayakta tutmak için daha uzun süre çalışmaları istenirken, emeklilikte alacakları pay giderek küçültülüyor. 

Akla “Emeklilik hakkından yapılan bu kesintiler yalnızca bütçe dengelerini korumak için mi yapılıyor, yoksa ortaya çıkan kaynaklar başka alanlara mı yönlendiriliyor?” sorusu geliyor. 

Söz konusu 2008 değişikliği ile SGK kök maaşlarının bilerek düşürüldüğünü, böylece vatandaşların yoksulluktan kaçmak için zorunlu olarak özel sigorta şirketlerine (BES/TES) para yatırmaya mecbur bırakıldığını belirten ekonomistler var. Özellikle gündemde olan zorunlu Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) tartışmalarında, kamusal sistemin bütçe açığı gerekçesiyle küçültülüp, finansal fonların özel sigorta şirketlerine akıtılması bir tür "gizli özelleştirme" olarak nitelendiriliyor.

“Reform yapıyoruz” söylemiyle yapılan düzenlemeler sonrası ülkede emekliler ucuz et kuyruğunda beklerken ya da pazarda akşam saati ucuz sebze kovalarken, özel sigortalara nasıl para yatırılabileceği ise meçhul. Zaten aynı ülkede kamu kaynaklarından beslenen çoklu maaş düzeni, vergi afları ve sermaye odaklı ekonomik tercihler büyüyorsa sorunu yalnızca ekonomik krizle tanımlamak hem yetersiz kalır hem de inandırıcı olmaz. Siyasi iktidarın hangi toplumsal kesimleri korumayı tercih ettiği sorgulanır olur, çünkü bütçe dediğimiz mali tablo aynı zamanda siyasal önceliklerin aynasıdır.

Bir ülkede emeklilerin milli gelirden ne kadar pay alacağı, çalışma hayatı boyunca yaratılan değerin ne kadarının yaşlılık dönemine aktarılacağı ve sosyal güvenliğin kamusal mı yoksa bireysel bir hak olarak mı görüleceği siyasi tercihlerle belirlenir. Bugün Türkiye'de emeklilerin yaşadığı sorun, ekonomik daralmanın ötesinde, ortaya çıkan yükün kimler tarafından taşınacağının tercih edilmesiyle ilgilidir.

Daha acı olan ise toplum yavaş yavaş siyasal tercihlerin yarattığı emekli yoksulluğunu kanıksamaya başlıyor. Sabah mesaisine giden 70 yaşındaki adamı görünce şaşırmıyoruz artık. İnşaat bekçiliği yapan emekli öğretmeni haber değeri bile taşımayan sıradan bir görüntü gibi izliyoruz. Televizyon ekranlarında ise “dinç emekliler çalışıyor” romantizmi pazarlanıyor.

Bir toplum emeklilerinin dinlenme hakkını koruyamıyorsa aslında bu güvencesizlik çalışma hayatının tamamına yansır. Çünkü sosyal sigortalar sistemi yalnızca bugünün emeklilerini ilgilendirmez; çalışan herkesin gelecekle kurduğu toplumsal sözleşmedir. İnsanlar yıllarca prim öderken aslında yalnızca maaş değil, devletin kendilerini yarı yolda bırakmayacağına dair güvence alırlar. Bismarck'ın sosyal sigorta sistemi bir yönüyle işçileri sisteme bağlamak için tasarlanmıştı ancak yine de çalışanın geleceğine dair bir güven duygusu üretiyordu. Bugün tüm dünyada olmak üzere Türkiye’de de neo-liberalizm eliyle yok edilen geleceğe dair bu güven duygusu oluyor.

Konu artık “emekliye ne kadar zam yapılacağı” sorusunu aşıyor. Emeklilik sistemiyle ilgili yapılan değişiklikler ve bu değişiklikleri meşrulaştırmak için üretilen söylemler ekonomik başarısızlıktan öte bir iktidar tercihini işaret ediyor. Ve bu tercih, sosyal devletin tasfiyesi ve emekçilerin payından kesilen kaynakların sermayeye aktarılması anlamına geliyor.