Emperyal Tahayyül ve Kılıçdaroğlu'nun "Yeni Osmanlı" Selamı
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-06-15

Yıl 2026.
Cumhuriyet’in 103. Yılı.
“Osmanlı'nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı.”
Bu sözleri, Cumhuriyet Halk Partisi’nin önceki dönem Genel Başkan’ı, şimdi ise AKP tarafından kayyım olarak CHP’ye atanan Kemal Kılıçdaroğlu söyledi.
Bu söylem, AKP iktidarına karşı yıllarca seçim yarışına girmiş, sözüm ona Cumhuriyet değerlerini savunmuş bir siyasetçinin bugünkü söylemi olarak ironik dursa da ironi değildir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri bir niyet beyanı, kendi kariyerini garanti altına almanın imkânı ve asıl olarak ülkemizin emperyalist politikalar tarafından sürüklendiği yönün tekrarıdır. ABD Başkanı Donald Trump, ABD Türkiye Büyükelçisi, Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve kayyım Kemal Kılıçdaroğlu söz birliği etmişçesine aynı nakaratı tekrarlamaktadır: Yeni Osmanlıcılık.
Bu isimlerin yeni Osmanlıcık sevdasını anlamak için önce emperyal politikaların Ortadoğu’daki yönüne bir bakalım.
“Emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır.” Bugün emperyalist devletler ABD ve İsrail, bu tekeli güçlendirmek ve korumak için özellikle Ortadoğu’da, sürekli müdahale edilebilir coğrafyalar yaratmak ve kaynakları yağmalamak için tüm stratejik hamlelerini yapıyorlar. Emperyalistler, Ortadoğu’da kimi zaman doğrudan savaş ve saldırı ile kendilerini gösterse de (Filistin, İran, Suriye, Lübnan, Irak vd.), kimi zaman da işgal etmeden, bir ülkedeki kriz ve kaosla ortaya çıkıyorlar.
Yağmacı devletlerin savaş dışı seçeneklerini kullandığı ülkelerde “kaos”, emperyalizm için bir yönetim tekniği haline gelmiş durumda. Yönetilebilir kaos, krizin belli bir eşikte tutulduğu ve bilinçli olarak çözümsüz bırakıldığı bir düzen. Bu düzende, kriz çözülmez çünkü bu çözümsüzlük hali, kendisine sürekli müdahale alanı açan piyasa tekellerine uygun siyasal rejimi mümkün kılar. Özellikle yakın coğrafyamızda ve ülkemizde, emperyalizmin hedefi sürekli istikrarsızlık hali yaratmaktır. Çünkü bu istikrarsızlık aracılığıyla sermayenin birikimi ve tekelleşme sağlanır.
“İktidar, sermayenin iktidarıdır. Bu anlamda içinde bulunduğumuz dönemdeki Amerikan müdahalesi, XIX. Yüzyıldaki sömürgeci fetihlerden daha az emperyalist değildir. Washington’ın Irak’taki (yarın başka bir yerdeki) hedefi, oraya Amerikan sermayesinin çıkarları için bir diktatörlük (demokrasi değil) yerleştirip, kaynaklarını yağmalamaktan başka bir şey değildir. Küreselleşmiş “liberal” ekonomik düzen, sürekli savaşı-sonu gelmeyen ve birbirini izleyen askeri müdahaleleri- gerektiriyor. Bu, çevre ülkeleri kendi ihtiyaçları doğrultusunda boyun eğdirmenin yegâne yoludur.”
diyor Samir Amin, Liberal Virüs kitabında.
Peki nereden geliyor bu yeni Osmanlıcılık sevdası ile emperyalizmin ortaklığı?
Kurutuluş mücadelesi emperyalizme karşı bir mücadeleydi. “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı, bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücadeleyi öngören bir mesleği takip eden insanlarız.” diyen Atatürk; Mondoros ve Sevr anlaşmaları ile sömürgeleştirilmek istenen Anadolu toprakları için Anadolu halkıyla başlattığı mücadeleyi kazandı. Bunları, hepimiz tarih derslerinden, kitaplardan, arşivlerden biliyoruz elbet ama yine hatırlatmakta fayda var; o gün dört bir yanı kuşatılmış, zayıflatılmış, padişahı yurtdışına kaçmış Osmanlı İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan tarafından fiilen işgal edilmiş, vatan topraklarından neredeyse vazgeçilmişti. Türkiye Cumhuriyeti bu topraklardaki emperyal işgale karşı, Anadolu halkının azim ve kararlılıkla savaşması sonucu kuruldu. İşte bu savaşın sonunda modern bir ulus devlet doğdu. Halk egemenliğine ve eşit yurttaşlık ilkesine dayalı, sınırları belli, varlık sebebini halkından alan güçlü bir devlet….
Bunlardan bahsediyoruz, çünkü bugün Osmanlıcılık sevdasına tutulmak, sadece bir milli hafıza, tarih bilinci ya da manevi değer olarak okunamaz. Yeni Osmanlıcılık bir ideolojidir, çoğu zaman yayılmacı ve kapitalist sisteme derinden entegrasyonun meşruiyet zemini şeklinde işler. Doğrudan yeni Osmanlıcılık denilmese de Rand Corporation’ın 2003 tarihli “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı raporunda, Türkiye “ılımlı İslam” modelinin bölgedeki temsilcisi olarak gösterilmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan; 2001 yılında Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), (Greater Middle East Initiative/Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi) olarak bilinen ABD merkezli emperyal projenin, önce “eş başkanıyım” diyecek sonrasında da kendisine “BOP eş Başkanı” diyenlere; “İspat edemezlerse alçaktırlar, namussuzlardır” şeklinde yanıt verecekti. BOP, bölgeyi yeniden şekillendirmeyi hedefleyen, ulus-devlet sınırlarını etnik ve mezhepsel çatışmalarla çizmek isteyen, demokratikleşme adı altında batıya bağımlı rejimler yaratmayı planlayan ve İsrail’in güvenliğini önceleyen bir proje. Bugün, yeni Osmanlıcıların ve ABD emperyalizminin bir ağızdan sıraladığı pek çok şeyin bu projenin içinde olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Etnik kimlik ve mezheplere göre ülkeleri bölmeyi ve ulus devlet/yurttaşlık fikrini esnetmeyi hedefleyen bu tip projeler bölgede ne ilk ne de son olacak.
Cumhuriyet’in kuruluşu ile Osmanlı tahayyülünün kesintiye uğramasının ardından, yüzünü moderne, evrensele dönen Türkiye fikriyle ilk ciddi kopuş 1950’lerde başladı. Cumhuriyet’le kavgalı İslam sentezi 1980’lerde Özal’la birlikte vites değiştirdi. Turgut Özal’ın dış politikası ile şekillenen bu sentez neo-liberal ekonomiye uyumlanmış ve bölgesinde güçlü bir aktör tahayyülüne yaslanıyordu. Bu tahayyül, 2000’lerden sonra AKP’nin politikalarında ve özellikle son yıllarda doruk noktasına ulaştı.
Bugün, emperyal politikalar ve onun ülkemizdeki işbirlikçileri aracılığıyla, Cumhuriyetin tüm kazanımlarının tek tek gözden çıkarılışına şahit oluyoruz. 1950’lerde bu “karşı devrim” süreci ile başlayan politik çalkantılar, Türkiye’nin Atlantik ve Amerikancı eksene dahil olmasıyla yeni bir yöne evrildi. Bu süreçten sonra ABD güdümlü politikalar birbiri ardına geldi, eş güdüm politikası izlendi. Truman Doktrini, 1948 Marshall Planı, 1952 Türkiye’nin NATO’ya katılması, 1955’te ABD Hava Kuvvetleri’nin İncirlik üssüne yerleşmesi, 1957 komünizm karşıtı Eisenhower doktrini, 1964 Johnson Mektubu, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı krizi ve 1980 ile birlikte savunma ve ekonomik işbirliği süreci bunlardan sadece bazıları.
Bugün de bu politikaların devamı olan bir siyaset planının ülkemizde nasıl hayata geçirilmek istendiğini, yapılan açıklamalara bakarak rahatlıkla anlayabiliriz. ABD Başkanı Donald Trump,
“Erdoğan benim yakın bir dostum. Kendisiyle her zaman uyum içinde çalıştık. Onu seviyorum; o son derece güçlü bir kişilik ve harika bir lider.” diyor; Trump’ın yakın dostu, emlakçı, yatırımcı Tom Barrack (Büyükelçi) Ortadoğu ile ilgili yaptığı açıklamalarda bölgedeki planlarını ifşa ediyor. Bir taraftan sanki İsrail ve Türkiye arasında bir çatışma çıkabilirmiş gibi liderler söylem dalaşına giriyor, diğer taraftan yine Tom Barrack bize işin aslını haber veriyor: “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak.”
Emperyalistler, geçmişte cetvellerle çizilmek istenen sınırları şimdi “bir halı dokur gibi” kimlik siyaseti üzerinden çizmek istiyorlar. Anadolu ve Levant kavşağında Türkiye’yi savaşlarla dolu bir bölgenin hamisi gibi göstererek, kendi oyunlarına sürüklüyorlar. Lenin’in ifadesiyle, emperyalistler kendi savaşlarına dünyayı sürüklüyorlar. Diğer taraftan ise, Ege’de, Kıbrıs’ta, Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarlarının aleyhinde politikaları hiç çekinmeden uyguluyor, tuzaklarına her gün bir yenisini ekliyorlar. Türkiye’yi Ortadoğu’ya hami gibi gösterenler aynı zamanda “Ortadoğu diye bir şey yok, kabileler ve köyler var." diyebiliyor.
Burada kritik nokta şu; bu emperyal tuzaklara ve oyunlara düşmemek için önce bağımsız olmak gerekir. Bağımsızlık sadece sınırlarda değil, ekonomide, kültürde kendini gösterir. Bugün yeni Osmanlıcılık ideolojisini savunanlar, ona selam duranlar ya da yeni Osmanlıcılık fikrine sözüm ona tarihsel bir anlatının devamıymış gibi sığınanlar, yeni Osmanlıcılığın kapital yağma düzeni için biçilmiş en iyi kaftan olduğunu hatırlamalıdır.
Bu ideoloji, siyasal İslam’dan beslenen, kimlik siyasetine dayalı ve Batı’nın Ortadoğu için en çok tercih ettiği modelin de adıdır. Ülkemizde bu ideoloji aracılığıyla, Cumhuriyetin yurttaşlık bağı ile kurduğu harcın bozulması, Osmanlı millet sistemi ile çok kimlikli, mezhepli ve çatışmalı bir süreç hayal edilmektedir. Emperyal taşeronlar ise işte bu hayalin sözcülüğünü üstlenmiştir.