Filarmoni Sustuğunda Değil, Buldozer Durduğunda

Benek Aydın · 2026-08-31

Filarmoni Sustuğunda Değil, Buldozer Durduğunda

Bodrum Antik Tiyatro'da Limak Filarmoni Orkestrası'nın 50. yıl konseri düzenlendi. Sahneye müzik, ışıklar ve şıklığın yansıdığı; salonda iş dünyasının önemli isimlerinin, siyasetçilerin, bürokratların ve medya dünyasının tanınmış simalarının yer aldığı bir konserdi bu. 

Sermaye ile siyasetin aynı mekânda, aynı gecede, aynı estetik atmosfer içinde buluştuğu bir görüntü.

Dışarıda ise bambaşka bir Türkiye vardı. Akbelen direnişinin yaşandığı bir Türkiye. 

Bir tarafta Antik Tiyatro'nun tarihsel görkemi, diğer tarafta toprağını ve yaşam alanını savunan yurttaşların pankartları;

Bir tarafta arya, diğer tarafta slogan;

Bir tarafta orkestra, diğer tarafta polis vardı.

Türkiye'nin özellikle son yirmi küsur yılını anlamaya çalışıyorsak, bu iki görüntüyü birbirinden ayırmadan değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü burada asıl sahneye yansıyan şey sermayenin ekonomik gücünün siyasal güce nasıl dönüştüğü ve ardından kültürel meşruiyet aracılığıyla nasıl yeniden topluma sunulduğudur.

Çünkü siyasal iktidar ile sermaye arasındaki ilişki, patronların siyasetçilerle aynı masada oturmasından fazlası; ekonomik gücün siyasal kararlara, siyasal gücün de ekonomik çıkarlara nasıl çevrildiğidir.

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto'da burjuvazinin, modern temsilî devlette siyasal egemenlik kazandığını söyler. Onların ünlü ifadesiyle modern devletin yürütmesi, “bütün burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite”dir. Bu ifadeyi bugün mekanik bir şekilde 'devlet patronların emrindedir' diye yorumlamak yetersizdir; asıl önemli olan, ifadenin kapitalist toplumda ekonomik ve siyasal iktidarın iç içe geçtiğini göstermesidir.

Sermaye yalnızca para ve varlık birikimi değil, ekonomik kaynaklar üzerinde belirli bir karar ve etki gücüdür. Hangi yatırımın yapılacağı, hangi toprağın kullanılacağı, hangi projenin kamu yararı sayılacağı ya da hangi maliyetin kamu tarafından üstlenileceği gibi kararlar ekonomik olduğu kadar siyasaldır. Çünkü bu kararlar, sermaye sahipleri, şirketler, devlet ve siyasal iktidar arasındaki güç ilişkilerinden bağımsız değildir.

Yakın Türkiye tarihine bu mercekten bakan, 2025 yapımı Medusa'nın Salı: Bir AKP Belgeseli, AKP'nin yükselişini sadece bir siyasi partinin başarısı olarak değil; sermayenin, devletin, uluslararası aktörlerin ve farklı toplumsal güçlerin yeniden hizalanması olarak ele alıyor. Belgeselde sermaye sınıfının farklı kesimlerinin yeni iktidarla kurduğu ilişki ele alınıyor. TÜSİAD çevresinin AKP’nin ilk dönemlerinde verdiği destek ve TÜPRAŞ’ın özelleştirme süreci gibi örneklerle sermaye ile iktidar arasındaki ilişkinin yalnızca siyasal yakınlıkla değil, ekonomik çıkarların kesiştiği somut alanlar üzerinden de kurulduğu gösteriliyor.

Bu bağlamda altını çizmek gerekiyor: Kapitalist sistemlerde sermaye ile iktidar arasındaki ilişki, yalnızca iktidarın fikirleriyle paydaş patronlar üzerinden kurulmaz. Türkiye'de iktidarın karşısında konumlandığı düşünülen seküler büyük sermayenin de siyasal iktidarla ekonomik çıkarlar temelinde ortaklaştığı dönemler olduğu aşikâr. 

Bodrum'daki konsere tam da buradan baktığımızda, konserin dışındaki Türkiye’de, Akbelen protestosunda kullanılan pankartlardan birindeki ifade tüm yaşananların özeti gibi:

“Vitrinde filarmoni, sahada buldozer.”

Akbelen'de Limak ve IC Holding ‘in ortak olduğu YK Enerji'nin maden faaliyetleri kapsamında ormanlar tahrip edildi. Direnen köylüler ve yaşam savunucuları kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya getirildi. Şirketin zeytincilik mevzuatı, açılan davalar ve ortaya çıkan maliyetler konusunda kamu kurumlarına bir mektup gönderdiği; bu mektubun ardından Akbelen'i de kapsayan geniş bir alan için “kamu yararı” kararı alındığı iddia edildi.

Burada devlet, sermaye ile yurttaş arasındaki çatışmada soyut bir hakem olarak görünmedi; somut olarak, alanda jandarma ve polis olarak yer aldı.

Yani bir şirket maden sahasını genişletmek istiyor. Ama bunun gerçekleşebilmesi için yalnızca şirketin ekonomik gücü yetmiyor. İdari kararlar gerekiyor. Hukuki düzenlemeler gerekiyor. “Kamu yararı” gerekiyor. Kolluk gerekiyor. Ve bütün bunların karşısında toprağını savunan yurttaş bulunuyor. İşte sermaye–iktidar ilişkisinin asıl maddi yüzü burada ortaya çıkıyor.

Lenin'in Devlet ve Devrim'de Marx ve Engels'ten hareketle geliştirdiği devlet anlayışında, burjuva devleti toplumun üzerinde duran tarafsız bir hakem olarak değil, sınıf çatışmalarının maddi örgütlenmesi içinde düşünülür. Kitapta, burjuva egemenliğinin araçları olan bürokrasi, polis ve diğer zor aygıtlarının tam da bu sınıfsal baskı ilişkisinin parçası olduğu vurgulanır.

Fotoğraf: Yıldız Yazıcıoğlu

Akbelen'de yaşananlar da devletin sermaye ve yurttaş arasındaki bu çatışmada nasıl konumlandığını gösteren örneklerden biridir. Bir şirketin ekonomik faaliyeti “yatırım” ve “kamu yararı” olarak tarif edilirken, o faaliyetin yaşam alanına etkisine itiraz eden yurttaş güvenlik sorunu olarak görülüyor.

Sonra sahne değişiyor. Aynı şirket kültür alanına çıkıyor. Konser gelirleri Türkiye'nin Mühendis Kızları projesine aktarılıyor. Burada “sanat var”, “kadınların güçlendirilmesi var”, “toplumsal fayda var” görüntüsü sergileniyor. Bunların hiçbiri kendi başına sorunlu gözükmüyor. Sorun, bu olumlu anlamların şirketin tartışmalı faaliyetlerinin üzerine bir meşruiyet örtüsü gibi geçirilmesidir.

Çünkü şirketlerin toplumsal itibarları yalnızca ekonomik faaliyetleriyle oluşmaz. Kültür, eğitim, çevre ve sosyal sorumluluk da şirketin toplumdaki anlamını üretir. Buna şirket iletişiminin masum bir yan ürünü deyip geçebiliriz. Ya da tartışmalı faaliyetlerin üzerine geçirilmeye çalışılan meşruiyet örtüsünü açıp sanatla aklama (artwashing) denen daha politik bir kavramla karşılaşabiliriz: Sanatın, tartışmalı bir ekonomik faaliyetin yarattığı itibari hasarı örtmek için kullanılması. 

Çevre söz konusu olduğunda, geçtiğimiz yıllarda İTÜ’de örneği yaşanan yeşil aklama kavramından (greenwashing) bahsedebiliriz. Şirketler önce çevreyle çatışan bir faaliyet yürütür; sonra fidan, sürdürülebilirlik, doğa, eğitim ve sosyal sorumluluk projeleri üzerinden kendisini “doğa dostu” bir özne olarak yeniden kurar.

2024 yılında İTÜ'de “250. Yılda 250 Bin Fidan” kampanyası kapsamında öğrenciler YK Enerji'nin Milas'taki eski maden sahasına götürüldü. Öğrencilerden bazıları, etkinlik sırasında şirketin Akbelen'deki faaliyetlerini aklayıcı bir anlatımla karşılaştıklarını belirterek tepki gösterdi. Olay, “yeşil aklama” eleştirilerine konu oldu.

Burada da sorun elbette fidan dikmek değil, fidanın hangi hikâyenin içine yerleştirildiğidir. Çünkü orman, kesilen ağaçların yerine dikilen fidanların sayısından fazlasıdır: Ekosistemdir; su, toprak, geçim, yaşam alanı ve hafızadır.

Dolayısıyla önce orman alanlarının tahrip edilip ardından fidan dikilmesi, özellikle ikinci görüntü birinci görüntünün üzerini örten kurumsal anlatıya dönüşüyorsa, yalnızca çevre politikası olarak değerlendirilemez. Bu aynı zamanda imaj siyasetidir.

Ve Bodrum'daki konser bu yüzden önemlidir. Burada sanatın kendisiyle değil, sanatın ne işe koşulduğuyla, şirketin ekonomik ve siyasal ilişkilerinin ürettiği çatışmayı görünmez kılması ile karşı karşıyayızdır.

İçeride “kadınların güçlendirilmesi” söylemi, dışarıda yaşam alanını savunmak zorunda bırakılanlar.

Bu bir sınıfsal eşitsizlik görüntüsü olmanın yanı sıra hangi hayatların korunmaya, hangilerinin yönetilmeye değer görüldüğüne ilişkin bir iktidar ilişkisidir.

Ve belki de seküler Türkiye'nin kendisine sorması gereken soru bir şirketin laik, modern, çağdaş ya da sanatsever görünmesinin onu iktidarın ekonomik düzeninden bağımsızlaştırıp bağımsızlaştırmadığıdır.

Türkiye'nin yakın tarihi bize bunun böyle olmadığını gösteriyor. Çünkü sermaye, ideolojik aidiyetlerden veya siyasi angajmanlardan ziyade kar maksimizasyonu ve sürekliliğiyle hareket eder.

İktidar değişebilir. Söylem değişebilir. Sermayenin ittifakları değişebilir. Sermayedarın vatanı, kimliği, rengi, dini sorulmayabilir ama sermayenin temel sorusu çoğu zaman aynıdır:

Yatırım için uygun koşullar sağlanıyor mu?

İşte bu nedenle Antik Tiyatro'daki geceyi yalnızca bir konser olarak izlemek, sahnenin dışındaki hikâyeyi kaçırmaktır. Medusa'nın Salı'nın adını aldığı Medusa'nın Salı tablosunun da mesajı budur: Bir gemi batmıştır ve salda kalanlar hayatta kalmak için birbirlerinin üzerine basmaktadır. Bugünün Türkiye'sinde de soru, salın üzerinde kimlerin neler pahasına yer kapmaya çalıştığıdır.

Bir tarafta sermayenin kültürel vitrini. Diğer tarafta yoksulluk, güvencesizlik, doğa kaybı ve yurttaşın devletle karşı karşıya getirilişi.

Sermaye artık kendisi hakkında bir hikâye de üretiyor. Ve o hikâyede şirket artık kültür hamisi, çevre dostu, eğitim sağlayıcı, kadınların destekçisi, sanatsever …

Oysa tek bir soru bütün bu sıfatları geçersiz kılıyor: Tüm Türkiye’deki benzer direnişlerin simgesi olan Akbelen'de ne oldu?

Çünkü bir şirketin gerçekten bir okula yardım etmesi, konser düzenlemesi veya fidan dikmesi onun diğer faaliyetlerini aklamaz. Toplumsal fayda, şirketlerin birbirinden bağımsız iyiliklerinin toplamı değildir.

Bu yüzden Türkiye'deki sınıfsal uçurumu teatral bir biçimde gösteren filarmoni sustuğunda değil, buldozer durduğunda yaşam gerçekten kazanacaktır.