Fiyat Etiketi Olarak Savaş
Yaprak Ertan · 2026-03-07

Gerçeğin gölgesi, bazen gerçeğin kendisi kadar pahalıdır.
Bir füzenin düştüğü yerle, motorinin pompa fiyatı arasında ilk bakışta doğrudan bir bağ yokmuş gibi görünür. Oysa bugün dünya ekonomisi tam da böyle işliyor: binlerce kilometre ötede başlayan bir savaş, birkaç gün içinde market rafına, kiraya, ulaşıma ve sofraya yansıyor.
ABD’nin İran saldırısı devam ederken Hatay’da bir balistik mühimmat NATO sistemleriyle durduruldu. Kısa süre sonra motorinin litre fiyatı 70 lirayı aştı. Merkez Bankası haftalık repo ihalelerini iptal etti. Petrol piyasaları, Hürmüz Boğazı’ndan dönen gemilerin haberini almadan önce bile gerildi. Çünkü Hürmüz Boğazı’ndan dünyanın petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri geçiyor. Kapanması ya da kapanacağı korkusu bile piyasaları sarsmaya yetiyor.
Türkiye net enerji ithalatçısı bir ülke. Bu durumu soyut bırakmayalım: Her varil petrolü dışarıdan alan bir ekonomi, fiyatlar yükseldiğinde tıpkı evin su borusunun dışarıdan gelen basınçla patlaması gibi içten çatlar. Önce yakıt, ardından nakliye, gıda ve kira etkilenir. Zincirin halkaları birbirine bağlıdır, birini çekerseniz diğerleri de hareket eder.
Kim Kazanıyor?
Bir savaşın nedenini anlamak mı istiyorsunuz? O savaştan kim para kazanıyor, ona bakın.
Bu söz, üzerinde düşünülmeden tekrarlanan bir slogan olmaktan çok tarih boyunca sınanmış bir analiz aracıdır. İran meselesi Batı açısından iki yüz yılı aşan bir geçmişe sahip. 19. yüzyılda İngiliz-Rus rekabeti, 20. yüzyılda CIA destekli Musaddık darbesi, 21. yüzyılda yaptırımlar ve bugün füzeler. Araçlar değişiyor fakat kaynakların denetimi meselesi yerinde duruyor.
Hürmüz Boğazı’nı denetleyen güç, dünya ekonomisinin önemli damarlarından birini kontrol eder. Bu mesele yalnızca jeopolitik başlığı altında değerlendirilemez, gündelik hayatın ekonomi politiğine kadar uzanır. Türkiye’nin 2026 bütçesi petrolün varil fiyatının 65 dolar olacağı varsayımıyla kuruldu. Ekonomist Mahfi Eğilmez’in hesabına göre fiyat 100 dolara yaklaşırsa cari açık yaklaşık 9 milyar dolar büyüyor, enflasyon ise 3 ila 3,5 puan artıyor. Bu teknik bir veri olmanın ötesinde, emekçinin Ocak’ta aldığı maaşın Temmuz’da ne kadar eriyeceğini gösteriyor.
Ayşe teyzenin pazardan daha az alışverişle dönmesi, öğrencinin öğün azaltması ya da asgari ücretlinin ay sonunda kredi kartına yüklenmesi aynı zincirin farklı sonuçları. Savaşın ekonomik etkisi bazen televizyon ekranındaki haritalardan önce mutfakta hissediliyor.
Üstelik savaş yokken bile tablo ağırdı. Şubat 2026’da aylık enflasyon resmi verilere göre yüzde 2,96 olarak açıklandı. DİSK’in hesaplamasına göre işçi maaşlarındaki satın alma gücü kaybı toplamda 2,5 trilyon TL’yi aştı. Bu, emekten sermayeye doğru işleyen büyük bir kaynak aktarımına işaret ediyor. Savaş koşulları bu transferi daha da hızlandırır, üstelik faturayı “zorunlu maliyet” olarak sunmak kolaylaşır.
Tam bu noktada bir uyarı gerekli. “Epstein dosyalarını örtmek için İran savaşı çıkarıldı” demek, olayları birbirinin doğrudan nedeni gibi okumaktır. Oysa Epstein skandalı da İran savaşı da daha geniş bir yapının farklı görünümleri olarak ele alınabilir. Her ikisi de tarihsel olarak sömürü, tahakküm ve kaynak denetimi üzerine kurulu emperyal sistemin içinde ortaya çıkıyor.
Marksist literatür burada açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Sınıf savaşı kavramı, bireysel niyetlerden çok yapısal ilişkileri anlamaya çalışır. Epstein dosyaları gündemdeyken İran savaşı patlak verdi. Ancak asıl mesele, sistemin kriz anlarında kendi meşruiyetini hangi araçlarla yeniden ürettiğidir. ABD istediği sonucu alırsa dosyalar rafa kaldırılabilir. Başka bir senaryoda “temizlik” söylemi üzerinden yeni süreçler işletilebilir. Siyasal aktörler değiştiğinde aynı dosyaların yeniden gündeme taşınması da mümkün. Her durumda yapı büyük ölçüde yerinde kalır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, olayların tek tek neden-sonuç ilişkisine indirgenmesi değil, aynı zeminden beslendiklerinin görülmesidir.
Türkiye Neden Bu Kadar Kırılgan?
Bu sorunun merkezinde iktisadi bağımsızlık meselesi duruyor. Enerjisini ve stratejik kaynaklarını büyük ölçüde dışarıdan sağlayan bir ekonomi, küresel fiyat dalgaları karşısında savunmasız hale geliyor. Yenilenebilir enerji yatırımlarının yıllarca ertelenmesi, doğalgaz rezervlerinin sınırlı kapasiteyle işletilmesi ve petrol bağımlılığının sürmesi bu kırılganlığı derinleştirdi. Böylece Orta Doğu’daki her kriz, Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyen bir iç meseleye dönüşüyor.
Stratejik enerji ve kaynak bağımsızlığı yalnızca ekonomik bir konu değil, egemenlikle de ilgilidir. Örneğin Cumhuriyet’in ilk döneminde, devlet sanayisi ve tarımsal üretim hamleleriyle kurulmaya çalışılan Sümerbank bu anlayışa dayanıyordu: dışa bağımlılığı azaltmak, üretmek ve uzun vadeli ekonomik dayanıklılık oluşturmak.
Bugün ise hükümet “makroekonomik temeller sağlam” derken toplumun geniş kesimleri başka bir tabloyla karşı karşıya. Enflasyon savaş koşulları olmadan bile kontrol altına alınamıyorsa, küresel kriz dönemlerinde bu yükün nasıl taşınacağı sorusu daha da büyüyor.
Sosyal Devlet Kimin Yanında Durur?
Ekonomik krizlerde faturanın kim tarafından ödendiği rastlantıyla belirlenmez.
Tarih, enerji şoklarının bedelinin çoğu zaman dar gelirliye ve ücretliye yüklendiğini gösteriyor. Petrol fiyatı yükselir, maliyetler tüketiciye yansıtılır, alım gücü düşer, buna rağmen kâr oranları korunmaya çalışılır. Bu tablo kendiliğinden oluşmaz. Ekonomik tercihlerin sonucunda ortaya çıkar.
Çünkü kâr yalnızca şirket bilançolarında görülen bir fazlalık değildir, sermaye birikiminin temel dayanaklarından biridir. Kriz dönemlerinde maliyetlerin emek üzerinden dengelenmesi, ücretlerin baskılanması ve alım gücünün aşınması bu yapının devamını sağlar. Böylece ekonomik sarsıntılar, sermayenin kendisini yeniden üretmesinin araçlarından birine dönüşür.
Bu süreç ulusal sınırlarla sınırlı kalmaz. Sermaye hareketleri giderek daha yoğun ve merkezileşmiş bir yapı kazanırken krizlerin bedeli geniş toplum kesimlerine yayılır. Enerji krizleri ve küresel dalgalanmalar yaşanırken yük toplumun geniş kesimlerine aktarılır, sermaye ise büyümeyi sürdürür.
Sosyal devlet tam da burada anlam kazanır: Kriz dönemlerinde vergi yükünü yalnızca ücretlinin omzuna bırakmayan, istihdam güvencesini piyasanın insafına terk etmeyen bir kamusal yaklaşımı ifade eder. Bugün Türkiye’de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı üçte ikiye yaklaşmış durumda. Bu tablo savaş öncesine ait. Küresel gerilimlerin arttığı koşullarda eşitsizlik daha da derinleşiyor.
Çözüm kısa vadeli müdahalelerden çok yapısal tercihlerde yatıyor. Yenilenebilir enerji yatırımlarının stratejik öncelik haline gelmesi, tarım politikalarının enerji bağımlılığını azaltacak biçimde yeniden planlanması ve üretim kapasitesinin güçlendirilmesi bunlardan bazıları. Bunlar teknik ayrıntılardan ibaret değil, ekonomik dayanıklılığın somut biçimleri.
Savaşların bedelini çoğu zaman emekçiler öderken sermaye birikimi büyümeyi sürdürüyor. Aktörler ve dengeler değişse de toplumsal yükün dağılımındaki temel ilişki büyük ölçüde aynı kalıyor.
Hükümetler bu faturayı farklı biçimde paylaştıracak açık politik tercihler ortaya koymadığında maliyet yeniden toplumun geniş kesimlerinin omuzlarına yükleniyor. Tarih bu döngünün defalarca tekrarlandığını gösteriyor.