Futbol Kimin Oyunu?

Ronay Ümit · 2026-06-29

Futbol Kimin Oyunu?

Bir zamanlar futbol, bir oyun olmaktan öte, yoksulların hafta boyunca sırtında taşıdığı hayat yükünü doksan dakikalığına yere bırakabildiği bir karnavaldı. Mihail Bahtin'in ifade ettiği gibi karnaval, sosyal statülerin, sınıfların ve alışılmış düzenin geçici olarak tepetaklak olduğu bir zaman dilimidir. Futbol da yıllar boyu, fabrikadan çıkan işçiyle mahalle kahvesindeki işsizin, pazarcıyla öğrencinin bir araya gelerek bağırdığı, birlikte aynı gole sevinip, aynı hakeme küfrettiği bir halk şöleniydi.

Malcolm X'in boks hakkında söylediği "Ring, bir siyahinin beyaz birini dövebileceği ve linç edilmeyeceği tek yerdir," sözü, futbol bağlamında farklı bir anlama dönüşür. Futbol, işçi sınıfının burjuvazi ve aristokrasiye karşı galip gelebildiği, toplumsal güç dengesinin tersine çevrilebildiği ender alanlardan biriydi. Oyunu bu kadar güçlü, bu kadar kitlesel ve bu kadar tutkulu kılan da buydu.

İşte bu nedenle futbol, Simon Kuper’in meşhur ifadesiyle asla sadece futbol olmadı, mahallelerin, şehirlerin, sınıfların ve ulusların hikâyelerini taşıdı. Stadyumlar, aynı zamanda dayanışmanın, kimliğin, öfkenin ve ortak hafızanın sergilendiği sosyal mekânlardı. Futbolu anlamak için yalnızca sahaya odaklanmak yeterli olmaz, onu çevreleyen ekonomik, siyasi ve kültürel dinamiklere de göz atmak gerekiyor.

Günümüzde futbol tamamen başka bir çağın içinde varlığını sürdürüyor. Gecekondu semtlerinde çocukların oynadığı "güzel oyun", şimdi milyarlarca dolarlık uluslararası bir sektörün kalbinde yer alıyor. Bu nedenle futbolun sosyolojisi, oyunun ekonomi, siyaset, medya ve günlük yaşamın her alanında yeniden şekillendiğini ortaya koyuyor.

Fotoğraf: Mohamed Hozyen Ahmed

Futbolun Endüstrileşmesi: Halkın Oyunu Nasıl Piyasaya Dönüştü?

Futbol, uzun yıllar boyunca işçi sınıfının kültürel dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak gelişti. İngiltere'nin sanayi şehirlerinde doğdu, liman kentlerine yayıldı ve maden bölgelerinde kök saldı. Ancak oyunun tarihi, emekçilerin sahadaki mücadelesiyle birlikte, egemen sınıfların oyunu kontrol altına alma çabalarını da yansıtır. İlk futbol kuralları, aristokratlar ve burjuva seçkinlerinin eğitim aldığı kolejlerde şekillendi ve 1848'de Cambridge Kuralları olarak yazılı hale getirildi. Kuralları belirleyenlerle sahada oynayanlar uzun süre aynı kişilerdi ve bu ayrıcalık bazen keyfi müdahalelere kadar uzanıyordu. The English Game dizisinde de gösterildiği gibi, aristokrat takımlar üstünlüklerini kaybetmeye başladıklarında, maç öncesinde ya da sırasında kuralları kendi lehlerine değiştirebiliyorlardı; oyunun sınırlarını belirleme hakkını ise kendi sınıfsal ayrıcalıklarının bir parçası olarak görüyorlardı. Futbol, daha doğduğu andan itibaren sadece sahada değil, iktidar ilişkileri içinde de şekillendi.

Yine de zamanla, işçi sınıfı için bambaşka bir anlam kazandı. Tribünler, emekçilerin ortak hafızasını, mahalle dayanışmasını ve sınıfsal kimliğini temsil eden mekânlara dönüştü. Ancak özellikle 1980'lerden itibaren hızlanan neoliberal dönüşüm futbolun karakterini kökten değiştirdi. Yayın hakları, sponsorluk anlaşmaları, bahis şirketleri, yatırım fonları ve küresel sermaye, oyunun yeni sahipleri haline geldi.

Bugün sahada yirmi iki futbolcu varmış gibi görünüyor.

Ama dikkatli bakarsanız başka bir maç oynanıyor.

Bir petrol fonu sağ kanattan geliyor.

Bir Amerikan yatırım şirketi orta sahayı tutuyor.

Bir bahis şirketi ceza sahasına sarkıyor.

Bir teknoloji devi VAR odasından oyunu yönetiyor.

Sahada artık futbolcular kadar sponsorluk anlaşmaları da koşuyor.

Bir zamanlar belleğin ve aidiyetin simgesi olan statlar bile piyasanın vitrinine dönüştü. Ali Sami Yen Stadı'nın arkasına Rams Park, Şükrü Sarçoğlu’nun önüne Chobani geldi, İnönü Stadı'ndaysa İnönü’nün adı tamamen tarihe karıştı, stadın adı Beşiktaş Park Tüpraş Stadyumu oldu. Seneye sponsorlarla beraber bu isimler de değişebilir, özetle kapitalizm hepsini buharlaştırabilir. Böyle giderse tribünlerin hafızası, sponsorluk sözleşmelerinin süresi kadar kalıcı olacak.

Yıllar içinde taraftarlar da müşteri olarak görülmeye başladı.

Eskiden işçi mahallelerinden çıkan futbolcular vardı. Geldikleri sokakları, yaşadıkları yoksulluğu ve ait oldukları toplumsal çevreyi unutmazlardı. Bugünün yıldızları ise çoğu zaman küresel marka stratejilerinin bir parçası olarak yetişiyor.

Çünkü sistem artık karakter değil, marka üretiyor.

İnsan değil, reklâm yüzü yetiştiriyor.

Forma artık bir aidiyetin değil, piyasa değerinin sembolü.

Yatırım Fonları ve Finansallaşan Futbol

Futboldaki dönüşümü endüstrileşmenin bir sonucu olarak görmek yeterli olmaz. Son kırk yılda oyun, çok daha derin bir finansallaşma sürecine girdi. Kulüpler artık sadece sportif başarı için mücadele eden kurumlar değil, alınıp satılan, birleşen ve yatırım portföylerine katılan finansal varlıklara dönüştü. Bugün, İngiltere Premier Ligi’nden Fransa Ligue 1’e, İtalya Serie A’dan Güney Amerika liglerine kadar pek çok kulübün arkasında yatırım fonları, milyarder yatırımcılar ve çok uluslu holdingler yer alıyor.

Bu yüzden kulüpler taraftarlarının değil, yatırımcılarının beklentilerine göre yönetiliyor. Taraftar aidiyet isterken, yatırımcı getiri talep ediyor. Altyapı artık öncelikle mahallenin çocuklarını yetiştiren bir okul olmaktan çıkarak, yüksek bonservis geliri sağlayacak bir yatırım alanı olarak görülüyor. Oyuncular, sportif kimlikleriyle değil, piyasa değerleriyle değerlendiriliyor; kulüplerin tarihinden çok marka değerleri konuşuluyor. Mahallenin dili yavaş yavaş finansın diline dönüşüyor.

Bugün küresel yatırım ağları, veri merkezleri ve finansal algoritmaların şekillendirdiği bir futbol ekonomisi bulunuyor. Elbette Maradona'nın oynadığı dönemde de futbol tamamen masum değildi. Büyük kulüpler ekonomik güçlerini kullanıyor, televizyon gelirleri artıyor ve transfer piyasasında eşitsizlikler yaşanıyordu. Ancak oyunun merkezinde hâlâ insanlar vardı. Neoliberalizme geçişle birlikte futbolun dönüşümü benzeri görülmemiş bir şekilde hızlandı.

Çok Kulüplü İmparatorluklar

Çok kulüplü sahiplik modeli, bu değişimin bir parçasıdır. City Football Group bunun en dikkat çekici örneklerinden biri. Aynı sermaye yapısı sadece Manchester City’yi değil, ABD, Avustralya, Hindistan, İspanya, Japonya, Belçika, Uruguay ve diğer ülkelerde faaliyet gösteren birçok kulübü tek bir ağ altında yönetiyor. Oyuncular bu ağ içinde hareket ediyor, yetenek havuzları ortak kullanılıyor ve transfer stratejileri merkezi olarak belirleniyor.

Benzer şekilde, Red Bull kanatlandıran bir içecek markası değil, RB Leipzig, Red Bull Salzburg, New York Red Bulls ve diğer kulüpler aracılığıyla küresel çapta işleyen bir futbol organizasyonu oluşturmuş durumda. Futbol kulüpleri rekabet adı altında, aynı sermaye ağına bağlı farklı merkezler olarak faaliyet gösteriyorlar.

Bu yapılar yalnızca sportif başarıya odaklanmıyor. Amaçları oyuncu üretmek, oyuncu dolaşımını yönetmek, scouting ağlarını merkezileştirmek, veriyi tek elde toplamak, küresel marka değerini büyütmek.

Ve futbol ekonomisinin mümkün olduğunca büyük bölümünü aynı sermaye zinciri içinde tutmak.

Futbolcular kulüpler arasında dolaşırken, veriler, algoritmalar, performans analizleri ve yatırım kararları da aynı ağ içinde dolaşıyor. Mahallenin kulübü yerini şirket portföyüne bırakırken, futbolun yönetim mantığı da sportif rekabetten finansal verimliliğe doğru kayıyor.

Kaynak: Tek Yumruk Taraftar Grubu

Suudi Sermayesi ve Futbolun Jeopolitiği

Son yıllarda Suudi Arabistan'ın futbol yatırımları, oyunun değişmesinin başka bir boyutunu da ortaya koyuyor. Suudi Kamu Yatırım Fonu Newcastle United'ı satın aldıktan sonra, Cristiano Ronaldo, Neymar ve Benzema gibi dünya çapında ünlü futbolcular Suudi Pro Ligi'ne geldi. Bu yatırım basit bir alım satım kararı gibi görülmemeli. Devletlerin, nüfuz mücadelesi için kullandıkları araçlara (askeri güçleri, diplomatik ilişkileri, ekonomik yaptırımları ve yatırımları) 21. yüzyılda spor da eklendi. Dünya Kupaları, kulüp edinimleri, ünlü oyuncu transferleri ve büyük spor organizasyonları sadece sporla sınırlı kalmıyor. Özellikle futbol, artık yalnız milyonları coşturan bir oyun değil, ülkelerin uluslararası itibar kazanmak, meşruiyetlerini sağlamlaştırmak, küresel marka oluşturmak ve yumuşak güç taktiklerini yürütmek için kullandıkları etkili bir vasıta. Bir kulübü satın almak ya da dünyanın en büyük yıldızlarını kendi ligine getirmek, bazen uzun süreli diplomatik çabalarla elde edilen bilinirliği birkaç ay içinde sağlayabiliyor. Geçmişte futbol, ülkelerin en önemli vitrinlerinden biriyken, şimdi devletler, bu spora sahip olanların etkisi altına girmeye başladı. Oyun alanı aynı kaldı, ancak oyunun yönetiminde söz sahibi olan güçler değişti.

Kulüplerin Şirketleşmesi ve Veri Kapitalizmi

Futboldaki değişim yalnızca sahada veya tribünlerde gerçekleşmedi. Aynı zamanda kulüplerin hukuki yapısında da önemli değişikliklere neden oldu. Uzun yıllar boyunca, birçok ülkede futbol kulüpleri üyeler tarafından yönetilen dernekler ya da benzeri topluluklar olarak faaliyet gösteriyordu. Amaç, sportif başarıyla birlikte, şehrin ve taraftarın ortak değerlerini yaşatmaktı.

Ancak 1990'lı yıllardan itibaren bu yapı yavaş yavaş bozulmaya başladı. Özellikle İngiltere'deki kulüpler, şirket yapısına dönüştü, hisse senedi yapılandırmaları değişti ve pek çok kulüp, milyarder yatırımcılar ya da uluslararası sermaye gruplarının sahipliğine girdi. İtalya'da büyük futbol kulüpleri uzun bir süre sanayi sermayesinin etkisi altındaydı, fakat küresel finans dünyasının etkisinin artmasıyla birlikte bu kulüpler, yatırım portföylerinin birer parçası haline geldi.

Türkiye'deki gelişmeler ise farklı bir yön izledi. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi kulüpler, dernek yapılarını bırakmadan, profesyonel futbol faaliyetlerini borsada işlem gören şirketler aracılığıyla yürütmeye başladı. Bu durum, taraftar üyeliği ile sermaye piyasasını aynı çerçeveye koydu. Göztepe gibi kulüpler ise doğrudan yabancı yatırımcıların eline geçti. Avrupa'daki bazı takımlar bu değişime direndi. Almanya'da uygulanan “50+1” modeli ya da taraftar mülkiyetine devam eden kulüpler, sermayenin sınırsız kontrolüne karşı alternatif örnekler sergiledi.

Şirketleşen futbolun bir sonraki durağı ise veri ekonomisi oldu.

Top sadece stadyumlarda çevrilmiyor, telefon ekranlarında, veri merkezlerinde, bahis platformlarında ve algoritmalarda dönen başka bir oyun daha var. Kulüpler geçmişte taraftarın sevgisinden gelir elde ederken, günümüzde taraftarın dikkatini, davranışlarını ve tüketim alışkanlıklarını ekonomik değere dönüştürme çabası içindeler. İzlediğiniz maç, satın aldığınız futbolcu forması, seyrettiğiniz video ya da sosyal medyada kaç saniye bir gönderiye baktığınız gibi tüm veriler, anında dijital ekonominin bir parçası oluyor.

Bahis sektörünün büyümesi bu süreci daha da hızlandırdı. Birçok futbol kulübünün formalarında bahis şirketlerine ait logolar bulunuyor. Televizyon yayınları ve dijital platformlar, büyük ölçüde bahis reklamlarının sağladığı finansmanla destekleniyor. Futbol, giderek oyunun kendisinden ziyade, etrafında şekillenen tahminler, veri analizi ve tüketim ekonomisinin merkezine yerleşiyor.

Şimdi, yazının başlangıcındaki soruyu bir kez daha hatırlayalım. Konumuz futbolun nasıl oynandığı mı? Hayır. Asıl mesele, futbolun kimleri temsil ettiği, kimin tarafından yönetildiği ve elde edilen ekonomik değerlerin kimler tarafından toplandığıdır. Sahiplik yapısındaki bu değişim, kaçınılmaz olarak farklı bir soruyu da beraberinde getiriyor. Bu denli büyük ekonomik güçlerin şekillendirdiği futbol gerçekten siyasetten bağımsız kalabilir mi? İşte burada futbolun ekonomik tarihi ile siyasi tarihi birbirinden ayrılmaz hale geliyor.

Spor ve Siyaset İlişkisi: Futbolun Politik Gücü

Futbol, modern tarihin hiçbir döneminde yalnızca bir spor olmadı. Devletler uzun yıllardır futbolu ulusal birlik oluşturmanın, itibar kazanmanın, rejimlerini meşrulaştırmanın ve geniş kitleleri etkilemenin etkili araçlarından biri olarak kullandı.

1934 Dünya Kupası'nda, Benito Mussolini'nin faşist İtalya'yı futbol aracılığıyla dünyaya tanıtması bu tür uygulamaların erken örneklerinden biriydi. Benzer şekilde, İber Yarımadası’ndaki otoriter yönetimler de futbolun kalabalıkları harekete geçirme potansiyelini fark etmişti. Portekiz’de Salazar dönemini tanımlamak için sıkça kullanılan "Fado, Fátima ve Futebol" ifadesi, halkın siyasi talepleri yerine eğlence, din ve futbol aracılığıyla yönlendirilmesini simgeleyen bir terim haline geldi. Bu sayede faşizm gücüne güç katacaktı.

İspanya’da, Franco hükümeti futbolu uluslararası alandaki meşruiyetini artıran önemli bir propaganda aracı olarak gördü. Soğuk Savaş döneminde, futbol maçları sıklıkla ideolojik çatışmaların simgesi oldu. Günümüzde de bu durum pek farklı değil. 2022 Dünya Kupası esnasında ABD Futbol Federasyonu’nun, İran bayrağını resmi amblemi olmadan sosyal medya hesaplarında paylaşması diplomatik bir krize neden oldu. 2026 Dünya Kupası’nda, ABD'nin İran Milli Takımı için uygulayacağı vize ve giriş düzenlemeleri de geniş çapta tartışmalara yol açtı. Turnuva programına göre, İran'ın ABD'de her maçının ardından Meksika’ya geçmesi ve bir sonraki karşılaşma için yeniden ABD’ye girmesi gerekiyordu. Bu durum açıkça diplomatik gerginliklerin spor alanına yansıması ve sporcular üzerinden İran’a ve İran halkın verilen bir mesajdı. Böylece bir Dünya Kupasında, futboldan çok, yaptırımlar, vizeler ve uluslararası gerilimler tartışıldı.

Ancak futbol, sadece güç odaklarının elinde kullanılan bir araç olmaktan çok daha fazlasıdır. Aynı zamanda muhalefet, emek hareketleri ve demokratik taleplere ait seslerin duyulduğu bir platform olmuştur. Birçok ülkede tribünler, toplumsal protestoların görünebildiği kamusal alanlar olarak önemli bir rol oynadı. Bu nedenle futbolun siyasetten bağımsız olduğu iddiası, modern spor dünyasının en yaygın yanılgılarından biridir. Kulüpler, şehirlerin tarihini taşır; tribünler sınıfsal aidiyetleri yansıtır; milli takımlar da ulusal kimliklerin en belirgin sembollerinden biri haline gelir.

Bir ülkede işçiler grevde, çiftçiler topraklarını savunmak için direniyorsa, gençler geleceksizlikten endişeliyse ya da başka bir bölgede savaşlar, soykırım ve ciddi insan hakları ihlalleri yaşanıyorsa, futbolun bu durumlarda tamamen bağımsız kalması imkansızdır. Futbol tarihi, eşsiz protestoların da tarihidir.

Zaten bir Dünya Kupası'nın ev sahipliği kararı, milyarlarca dolarlık yatırımların yönünü etkileyebiliyorsa…

Kulüp sahipleri, hükümetlerle doğrudan iletişim kurabiliyorsa…

Yayın hakları, uluslararası sermaye gruplarının rekabet alanı haline gelebiliyorsa...

Futbolu yalnızca bir spor faaliyeti olarak görmek mümkün olur mu?

Sorun, futbolun siyasi yönünden ziyade, hangi siyasi görüşlerin açıkça ifade edildiği ve hangilerinin "spor" kisvesi altında göz ardı edildiğidir. Taraftarların pankartları siyaset sayılıp futbolun siyasete alet edilmemesi tembihlenirken, milyarlarca dolarlık sermaye akışları, yatırım fonlarının kulüpleri satın alması veya uluslararası güç mücadeleleri çoğu zaman "spor yönetimi" ya da "yatırım" şeklinde tanıtılıyor.

Sermaye, futbolun siyasetten bağımsız olduğunu yalnızca kendi menfaatine olduğunda savunuyor.

Ne kadar kullanışlı bir tarafsızlık anlayışı.

Taraftarın olmamasını isteyen tarafsızlık anlayışı…

FIFA: Küresel Futbolun İmparatorluğu

FIFA, futbolun küresel ölçekteki en güçlü kurumu olarak, bu siyasetin en somut örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Futbolun siyasal ve ekonomik boyutları, çoğunlukla onun aldığı kararlarda en açık şekilde görülüyor.

Bazı devletlerden daha büyük bütçelere, bazı hükümetlerden daha fazla nüfuza sahip bir güç hayal edin. Bu güç, Dünya Kupası'nın nerede düzenleneceğine karar veriyor, milyarlarca dolarlık yayın gelirlerini yönetiyor ve dünyanın en büyük şirketleriyle aynı masaya oturuyor. Askeri harekât düzenleyerek Venezuela devlet başkanını kaçıran, Grönland’ı alacağını, Küba’yı işgal edeceğini ilan eden, İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırıma gözleri tamamen kapalı destek veren, İran’ın ülke bütünlüğü ve egemenliğini hiçe sayarak saldıran ABD Başkanı Donald Trump’a Barış Ödülü veriyor.

Sonra da “Biz siyasetin dışındayız” diyebiliyor. Yıllardır ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları, rüşvet soruşturmaları ve kirli ilişki ağları, futbolun ekonomik çıkarların ne denli etkisi altında olduğunu gözler önüne seriyor.

Futbolun Karanlık Yüzü: Sermayenin Kazandığı Maç

Dünya Kupası yaklaştığında televizyonlarda hep aynı cümleyi duyarız: "Spor insanlığı birleştiriyor."

Gerçekten de birleştiriyor.

Bir tarafta locasında havyar yiyen milyarderle, diğer tarafta elli derece sıcakta stadyum inşaatında çalışan göçmen işçiyi aynı organizasyonda buluşturuyor.

Biri maçı klimalı locadan izliyor.

Öbürü o locanın çatısını yaparken sıcaktan hayatını kaybediyor.

Milyarlarca dolarlık stadyumlar inşa ediliyor, yeni otoyollar açılıyor ve havaalanları genişletiliyor. Bunlara "altyapı yatırımı" deniyor. Ancak o betonun içinde yalnızca demir ve çimento bulunmuyor; düşük maaşlarla çalışan, pasaportları elinden alınan ve zor şartlarda çalışmalarına zorlanan binlerce göçmen işçinin emekleri de yer alıyor. Ardından FIFA yetkilileri sahneye çıkarak kameraların önünde "futbolun evrensel değerlerinden" bahsediyor. İnsan ister istemez soruyor: Evrensel olan futbol mu, sömürü mü? Sömürü inşaat alanlarında bitmiyor. Burada evrensel değerler, sermayenin küreselleşmesine feda ediliyor.

İşin daha karanlık tarafı ise futbolcu ticareti ile insan kaçakçılığı ardındaki o ince çizgide saklıdır. Batı Afrika'nın birçok bölgesinde her yıl yüzlerce çocuk ve genç, "Avrupa'da profesyonel futbolcu olacaksın" vaadiyle menajerlerin peşine takılıyor. Tır kasalarının içinde gelmiyor bu çocuklar ama bir yalana hapsedilerek getiriliyorlar. Aileler, bu hayal uğruna evlerini satıyor, borç alıyor ve tüm birikimlerini aracılara teslim ediyor. Yolculuk, masal gibi başlayıp genellikle kâbus gibi sona eriyor. Belçika, Fransa ve Portekiz'e götürülen birçok genç sporcu, deneme antrenmanlarının ardından kulüpler tarafından reddediliyor. Pasaportlarına el konulan, vizeleri biten ya da herhangi bir hukuki güvenceleri bulunmayan bu gençler, yabancı bir ülkede işsiz, parasız ve çoğu zaman kayıt dışı çalışmaya mecbur bırakılıyor.

Bu yüzden FIFPRO, Interpol ve Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi, yıllardır futbolcu olma vaadiyle kurulan bu ağların insan ticareti ile çocuk istismarı boyutlarına dikkat çekiyor. Manşetlerde sıklıkla yer alanlar, Avrupa'da parlayan birkaç futbolcu olurken, kaybolan binlerce genç çoğu zaman hiçbir istatistikte yer bulamıyor. Sahada milyonlarca insanın alkışladığı yıldızların etrafında dönen transfer piyasası, zaman zaman bu karanlık gerçeklerle de bağlantılı hale geliyor. Futbolcuların büyük bir kısmı elbette bu suçlarla ilişkili değil. Ancak, transferlerden komisyon kazanan bazı aracılar ile kayıt dışı menajerlik ağları ve insan ticaretiyle bağlantılı yapılar, futbol endüstrisinin etrafında kendilerine yer bulabiliyorlar. Milyarlarca dolarlık bir endüstrinin gölgesinde, hayaller de alınıp satılan bir metaya dönüşüyor.

Belki de bugün futboldaki en büyük sınıfsal kırılma burada meydana geliyor. Eskiden stadyumda işçi ve patron aynı karşılaşmayı izliyordu. Bugün her ikisi de aynı maçı izliyormuş gibi görünüyor ama kazanan ne işçi ne de taraftar. Çocukken bahçesine kaçırdığımız topu makasla patlatan komşularımız vardı. Ağlamaklı yalvarışlarımızın vicdanlarına işlemediği, harçlıklarımızdan biriktirerek aldığımız topla birlikte neşemizi de söndüren komşular. Zebella gibi dikilen küresel sermaye gruplarının her yere erişen ellerinde de futbolun ruhu parçalandı. Kazanan onlar oluyor ve bu yüzden artık kim şampiyon olursa olsun, genellikle taraftarın kaybettiği bir maç izliyoruz.

Futbolun Vicdanı: Maradona'dan Metin Kurt'a

Yine de bu “güzel oyunun” tarihi sadece karanlık hikâyelerden ibaret değil. Aynı oyunun içinde, bu düzenin doğal ve kaçınılmaz olmadığını hatırlatanlar da var. Onlar attıkları goller kadar söyledikleri sözlerle, kazandıkları kupalar kadar savundukları fikirlerle iz bıraktılar.

Brezilyalı futbol efsanesi Sócrates bunlardan biriydi.1980’lerde askerî diktatörlük döneminde kurulan “Corinthians Demokrasisi” hareketinin öncülerinden olan Sócrates, futbolcuların kulüp yönetiminde söz sahibi olması gerektiğini savunmuştu. Sahada orta saha oyuncusuydu ama toplumsal muhalefetin de oyun kurucularındandı.

Arjantinli Diego Maradona ise yalnızca futbol yeteneğiyle değil, emperyalizm karşıtı çıkışlarıyla da tanındı. Maradona için futbol, halk sınıflarının sesini yükselttiği bir mücadele alanıydı.

1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde Arjantin'in İngiltere'yi 2-1 yendiği maçta Maradona'nın "Tanrının Eli" golü, futbol tarihinin en tartışmalı anlarından biri oldu. Bu gol, Falkland Savaşı'nın ardından İngiltere'ye karşı simgesel bir tarihsel hesaplaşma olarak da yorumlandı.

Eşiyle birlikte üzerinde “Filistin İçin Umut” yazılı tişörtle dünyanın karşısına çıkan, 2022 Dünya Kupasını göçmen işçilerin uğradığı insan hakları ihlalleri yüzünden boykot edip izlemeyeceğini söyleyen Eric Cantona’yı unutmak mümkün mü?

“Futbol borsada değil, arsada güzel” diyen Metin Kurt futbolcu hakları konusunda verdiği mücadele nedeniyle “Çizgi Metin” olarak anıldı. Futbol emekçilerinin sendikal haklarını savunan Kurt, spor dünyasında nadir görülen bir sınıf perspektifi geliştirdi. Ona futbolun Spartaküs’ü de dendi.

Türkiye futbol tarihinin sembol isimlerinden Metin Oktay, halkla kurduğu ilişkiyle de hatırlanır.

Bugünün astronomik transfer ücretlerinin aksine, Metin Oktay’ın temsil ettiği dönem futbolun hâlâ mahalle kültürüyle güçlü bağlar kurduğu yıllardı. Futbolcular toplumun erişilemez yıldızları değil, halkın içinden çıkan kahramanlar olarak görülüyordu.

Modern futbolun şirketleşmesini eleştiren Sırp futbolcu Ivan Ergić, futbolun toplumsal boyutunu görmezden gelmeyen Alman Paul Breitner ve Hırvat Slaven Bilic unutulmaz isimlerdi.

Onlar, futbolun büyük bir halk şenliği olduğu ve halen de olabileceği ihtimalini hatırlatıyor. Bu isimler, günümüzün futbolunda eksikliğini hissettiğimiz bir karakteri temsil ediyor.

Neden yeni bir Maradona çıkmıyor? Neden yeni bir Metin Kurt göremiyoruz?

Neden futbolcuların büyük bölümü toplumsal meselelerde sessiz kalmayı tercih ediyor?

Çünkü modern futbol sistemi eleştirel düşünceyi teşvik eden değil, marka disiplini üreten bir yapıya dönüştü. Genç futbolcular daha çocuk yaşlardan itibaren sponsorlar, menajerler, medya danışmanları ve kurumsal iletişim ekipleri tarafından kuşatılıyor. Ne söyleyecekleri, hangi konuda sessiz kalacakları profesyonel bir marka stratejisinin parçası haline geliyor.

Günümüzde futbolcuların önemli bir kısmının toplumsal meselelere ilişkin görüşleri ya hiç yok ya da kullandıkları şampuan markası kadar bile görünür değil.

Bu sistemin ideal futbolcusu düşünen yurttaş yahut emekçi değil, sorun çıkarmayan bir marka elçisi olmaya indirgenmiş durumda.

Futbol Kimin Oyunu?

Albert Camus, "Ahlaka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim," demişti. Gençliğinde kalecilik yapan Camus için futbol, dayanışmanın, adaletin ve sorumluluğun da okuluydu.

Bugün ise insan ister istemez şu soruyu soruyor: Acaba ahlaksızlığa dair bildiklerimizin önemli bir kısmını da bugünkü futboldan mı öğrenmeye başladık?

Çünkü futbolun toplumsal vicdanını yitirmesi yalnızca futbolcuların değişmesiyle açıklanamaz. Bu, içinde yaşadığımız ekonomik ve siyasal düzenin yeşil sahaya yansımasından başka bir şey değildir.

Ülkemizde madenciler ücretlerini alamıyor.

Öğretmenler geçim derdiyle boğuşuyor.

Köylüler zeytinliklerini, meralarını ve tarım arazilerini korumak için enerji ve madencilik şirketlerine karşı direniyor.

Milyonlarca insan ay sonunu nasıl getireceğinin hesabını yapıyor.

Ama aynı ülkede bir futbolcunun piyasa değeri, bazı ülkelerin millî takımlarının toplam değerini aşabiliyor.

Bir maç bileti için ödenen para, birçok emekçinin haftalık kazancına yaklaşabiliyor.

VIP tribünlerinde kartvizitler değiş tokuş edilirken, milyonlarca insan televizyon karşısında faturalarını nasıl ödeyeceğini düşünüyor.

Sahada zenginler.

Tribünde zenginler.

Yayın haklarında zenginler.

Reklamlarda zenginler.

Veri merkezlerinde zenginler.

Peki halk nerede?

Yazının başında futboldan bir karnaval olarak söz etmiştik. Bahtin'in tarif ettiği gibi, karnaval insanların eşitlendiği, hiyerarşilerin kısa bir süreliğine de olsa askıya alındığı bir alandı. Futbol da uzun yıllar böyleydi. Mahallenin çocuğu aristokratı yenebiliyor, işçi patronla aynı tribünde aynı gole sevinebiliyordu.

Bugün ise karnavalın yerini piyasa aldı.

Oyunun kurallarını artık tribünler değil, yayın ihaleleri; mahalleler değil, yatırım fonları; taraftarlar değil, algoritmalar belirliyor.

Bugünün futbolunun temel krizi yalnızca sportif değildir.

Bir aidiyet krizidir.

Bir sınıf krizidir.

Bir ahlak krizidir.

Ve belki de en çok, bir demokrasi krizidir.

Yine de maç tamamen bitmiş değil.

Üyelik modelini koruyan kulüpler var.

Dünyanın farklı yerlerinde kulüplerini şirketlere teslim etmeyen taraftarlar var. FC St. Pauli kulübü ve taraftarları gibi, “1910'dan Beri Düzen Karşıtı” kuruldukları andan beri bu kirli düzene karşı olanlar onlar.

Futbolu yeniden mahallenin, çocukların ve dayanışmanın oyunu olarak savunan insanlar var.

Ernesto Che Guevara, Motosiklet Günlükleri'nde, "Bizi bir futbol takımını çalıştırmamız için tuttular. Başlangıçta sadece antrenörlük yapacağımızı düşünüyorduk; ama takım o kadar kötüydü ki sonunda biz de oynamaya karar verdik," diye yazar.

Bugün futbolun bütünü için de aynı noktadayız.

Yalnızca tribünden şikâyet etmek yetmiyor.

Oyuna yeniden girmek gerekiyor.

Çünkü futbol hiçbir zaman yatırım fonlarının oyunu olmadı.

Onu yaratanlar; mahallede taşlardan kale yapan çocuklardı.

Onu büyütenler; yağmur altında bekleyen taraftarlardı.

Onu yaşatanlar; doksan dakika boyunca birbirini tanımadan gol sevinciyle birbirine sarılan insanlardı.

Futbol yeniden halkın oyunu olabilir mi?

Bunun kesin bir cevabı yok.

Ama kesin olan bir şey var:

Eğer futbol yeniden halkın olacaksa, bunu onu bir zamanlar var eden insanlar başarabilir.

O zaman soruyu başka bir yerden soralım.

Bu maçı yeniden oynamaya hazır mıyız?

St. Pauli tribünlerindeki "Schickeria München" pankartı, Bayern Münih ve St. Pauli ultra grupları arasındaki antifaşist dayanışma ve dostluğun sembolüdür.