Gazze'de Varlığı Hatırlamak Üzerine

Nevhan Varol · 2026-10-05

Gazze'de Varlığı Hatırlamak Üzerine

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı'nın (UNCTAD) Eylül 2026'da yayımladığı Filistin ekonomisine ilişkin raporda, Dünya Bankası, BM ve AB tarafından hazırlanan Rapid Damage and Needs Assessment'a (RDNA) dayanılarak Gazze'nin toparlanma ve yeniden inşa ihtiyacının 71,5 milyar dolar olduğu belirtiliyor.

Rapor, satır aralarında yüzümüze şu gerçeği de vuruyor: Gazze'nin insani gelişimi 77 yıl gerilemiş, yaklaşık 1,9 milyon kişi yerinden edilmiş, nüfusun yüzde 60'ından fazlası evini kaybetmiş. Bu bilgiler elbette yaşanan yıkımın boyutunu gösteriyor. Ama özellikle o soğuk ekonomik istatistikler, dikkatimizi, sanki bir şirket sahibiymişiz, bir yatırım uzmanıymışız gibi binalara, tarım arazilerine, yollara, hastanelere çekiyor. Kaybı kavrayışımız ve ona yaklaşımımız, para karşılığı olan değerle sınırlandırılmak isteniyor.

Oysa…

Ne demek 77 yıl gerilemek;

Bunu düşünemiyoruz bile. Çünkü 77 yıl bir para birimiyle ölçülemez. Bir insanın çocukluğunun, ailesinin, mahallesinin, hafızasının ve geleceğe ilişkin beklentisinin parasal bir karşılığı yoktur.

Bir toplumun hafızasının kesintiye uğraması, tarihin o topraklarda ve o toplum içinde kendini açma imkânının ortadan kaldırılması, insanın kendisini gerçekleştirme ve özgürlüğe doğru ilerleme kapasitesinin durdurulması ya da imha edilmesi, ekonomik bir kayıp kaleminin içine sığmaz. Böylesi bir görüş, ancak yıkımın ve insanlık suçunun sorumluları bu işgalden en yüksek kârı elde ederken bütün dünya meselelerini bir gelir-gider tablosu indirgemenin çarpıklığını ifşa eder.

Dünyanın başına ekonomik bir yük gibi lanse edilen bu yeniden inşa ihtiyacı, yerle bir edilmiş ve halkından arındırılmış bir toprak parçasının kapitalist dünya için nasıl yeni bir ekonomik değer ve kazanç alanı yaratılabileceğinin ilanına dönüşüyor. 

Hatırlayalım. Şubat 2024'te Trump'ın damadı ve gayrimenkul yatırımcısı Jared Kushner, Gazze'nin Akdeniz kıyısındaki gayrimenkul potansiyelinden söz ederek bölgenin yeniden geliştirilmesi için Filistinlilerin başka yere taşınmasının düşünülebileceğini dile getirdi. 4 Şubat 2025'te Trump, Gazze'nin ABD tarafından devralınıp yeniden geliştirilmesini ve bölgenin “Ortadoğu'nun Rivierası” haline getirilmesini gündeme getirdi. 2026'da Davos’ta Barış Kurulu oluşturuldu. Gazze'nin yeniden inşası için finansal kaynakların harekete geçirilmesi, yatırım ve yeniden yapılanmanın koordinasyonu kurulun görevleri arasına alındı.

Adeta Batı’nın yeni sömürgeci iş birliği, bölgedeki karakolu diyebileceğimiz İsrail ve ordusuyla birleşerek Filistin topraklarını zenginlerin sofrasında paylaşılabilir bir mülke dönüştürmenin zeminini kuruyor. Bu vahşi paylaşım, yalnızca toprakların değil, Ortadoğu'nun yeniden çitlenmesinin de kronik adımlarından biri olarak okunabilir. Bir zamanlar ortak kullanım alanlarının çitlenerek özel mülkiyete dönüştürülmesiyle başlayan kapitalist mülksüzleştirme mantığı, bugün soykırım biçiminde yeniden karşımıza çıkıyor: Önce yaşam alanı yıkılıyor, sonra toprak yeniden değerleniyor, ardından yeniden inşa adı altında mülkiyet, sermaye ve kullanım ilişkileri yeniden kuruluyor.

Ve insan, bu hesabın her iki tarafında da giderek anlamını yitiriyor. 

Rapora bu açılımla geri dönelim. Çünkü, raporun kullandığı “toparlanma-recovery” ve “yeniden inşa-reconstruction” kavramlarının sınırlarına odaklanmak bize kapitalist zihniyetin yayılmacı, sömürücü mantığını, bir insanlık suçunu nasıl örtbas ettiğini anlamamıza yardımcı olacak. Bir savaş ya da afet sonrasında toparlanma, temel hizmetlerin ve toplumsal-ekonomik işleyişin yeniden kurulmasını; yeniden inşa ise yıkılmış fiziksel ve kurumsal yapıların yeniden oluşturulmasını ifade eder. Ancak kitlesel yerinden edilme, soykırım ve ağır insan hakları ihlalleri bağlamında mesele, işlevini yitirmiş bir ekonomiyi yeniden işler hale getirmekten ya da yıkılmış bir kenti yeniden kurmaktan ibaret olamaz. Bu yıkımın telafi edilmesi, egemenlerin dilinde şekli birer usule dönüştürülen değil, felsefi ve hukuki özünü koruyan “giderim ve onarım-remedy and reparation” faaliyetlerini gerektirir. Uluslararası mekanizmalar bu kavramların içini boşaltarak giderimi (remedy) yalnızca kuru bir hak arama yolu, onarımı (reparation) ise sadece maddi bir tazminat seviyesine indirse de, işin aslı başkadır: Yeniden inşa yalnızca yıkılanı fiziken yapmayı tanımlarken; hakiki bir giderim, yıkımın mağdur üzerindeki tüm ontolojik sonuçlarını ortadan kaldırmayı; onarım ise —maddi tazminin ötesinde, hakiki bir özür, tatmin ve tekrarlanmama garantisiyle— uğranılan haksızlığın sonuçlarını mümkün olduğunca onarmak ve mağdurun haklarını yeniden tesis etmek üzerine odaklanır. Bu kavramlar, bugün kendilerini hapsettiği o ruhsuz ve şekli bürokrasiden kurtarıldığında, hakların, onurun ve eşitliğin tesis edilmesi meselesi olarak insanileşebilir.

Gazze'ye ilişkin uluslararası hukuk sürecinde de tartışmanın merkezine Soykırım Sözleşmesi'nin girmiş olması, yaşananların yalnızca bir “savaş hasarı” kategorisi içinde ele alınamayacağını ve sıradan bir yeniden yapılanma ya da kalkınma süreci olarak göremeyeceğimizi açıkça vurgular. Uluslararası Adalet Divanı, 2024'te İsrail'e, Filistinlilere karşı Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki fiillerin önlenmesi yönünde bağlayıcı geçici tedbirler getirmiştir; ancak davanın esası hakkında nihai bir hüküm henüz verilmemiştir. 

O halde Gazze’de, tıpkı Nazi Almanya’sı ve tarihteki nice soykırımda olduğu gibi neyin yıkıldığını, neyin hesaptan düşürüldüğünü, neyin unutturulmaya çalışıldığını açıkça söyleyebiliriz:

Anlam 

ve anlamın ufkunu açan İnsan.

Tam burada Heidegger'in düşüncesi bugüne doğru bir izdüşüm kazanır. Heidegger'in “varlığın unutulması-Seinsvergessenheit dediği mesele, var olanların artık görülmemesini anlatmaz. Tam tersine, onları her zamankinden daha fazla görüyor olabiliriz: evleri, yolları, hastaneleri, toprakları, nüfusu, maliyetleri ve ihtiyaçları. Fakat var olan-Seiendes ile varlık arasındaki ayrımı unuttuğumuzda, dünyayı yalnızca görülebilen, ölçülebilen, kullanılabilen ve hesaplanabilen şeylerin toplamı olarak kavramaya başlarız. Oysa ev, toprak, yol ve bina da birer var olanken, insan var olana anlam veren, kendi dünyasını kuran ve varlığını mesele edebilen bir varlıktır. İnsanı yalnızca nüfus, işgücü, mağdur, tüketici ya da yeniden yerleştirilecek bir beden olarak gördüğümüzde, insanın varlıkla kurduğu özgül ilişkiyi görme yetimizi kaybederiz. Heidegger'in Dasein kavramı tam da insanın bu dünyada-var-oluşunu ve varlığı mesele edebilme imkânını ifade eder. İnsan Dasein olarak, varlığı ve anlamını dünya yaşamında açabilen, yegâne var olandır. 

Bu açıdan Gazze, insanın dünyada anlamlı bir varlık olarak ortaya çıkmasını engelleyen tahakkümcü politikaları ve kapitalist sömürü ilişkilerini ifşa eden bir semptom olarak okunmalı. Bu okuma maddi dünyayı kuran ama ondan ruhu esirgeyen bir yaşamın kurucuları olmadığımızı, dünyaya fırlatılmış olmaklığımızın esas ereği olarak bu dünyada anlamı da inşa eden öznelere dönme sorumluluğumuzu hatırlamaya ve hatırlatmaya zorlamalıdır. 

Fotoğraf: Efi Sharir, Intifada in Gaza Strip.

Heidegger, Tekniğe İlişkin Soru-Die Frage nach der Technik adlı çalışmasında Gestell ve Bestand kavramlarıyla modern tekniğin dünyayı açığa çıkarma tarzını sorgular. Gestell, var olanları düzenlenebilir, hesaplanabilir ve kullanılabilir kaynaklar olarak açığa çıkaran çerçeveleme biçimiyken; Bestand, bu çerçeveleme içinde var olanların “hazırda duran kaynak” olarak nitelendirilmesini ifade eder. Bu iki kavramın gündelik yaşamdaki karşılıkları şöyle görünür: nehir hidroelektrik enerji kaynağına, orman kereste rezervine, toprak üretim alanına dönüşür. Peki ya Gazze? O da artık tüm altyapı ve üstyapı ihtiyaçlarıyla, kullanılabilirliği ve hesaplanabilirliği üzerinden görünür hale gelen yeniden inşa edilebilir bir alan, dolayısıyla sermaye için potansiyel bir yatırım alanıdır.

Madem sermaye ile karşılaştık, onu ekonomik bir güç olmanın yanı sıra, kapitalist toplumun sınıf ilişkileri içindeki temel unsurlardan biri olarak düşünen Lukács'a uğrayalım. Tarih ve Sınıf Bilinci-Geschichte und Klassenbewußtseinadlı eserinde Lukács, Şeyleşme-Verdinglichung kavramı üzerinden kapitalist toplumda meta biçiminin nesneleri olduğu kadar, toplumsal ilişkileri de hesaplanabilir ve ölçülebilir değerler olarak ele aldığını vurgular. İnsanların kendi yarattıkları toplumsal ilişkiler, onlardan bağımsız nesnel güçler gibi görünmeye başlar; zamanla insan, kendi üretiminin kurduğu mekanizmanın öznesi olmaktan çıkıp nesnesine dönüşür.

Ancak bu iki düşünürün açtığı hat, eş değer bir düzlemde yürümez. Heidegger, modern tekniğin ve hesaplanabilirliğin yarattığı o devasa kuşatmayı tasvir ederken adeta felç olur; öyle ki ömrünün sonlarında verdiği o meşhur söyleşide kurtuluşu insandan bütünüyle kopararak 'Bizi ancak bir tanrı kurtarabilir' noktasına varır. Oysa Lukács ve onun düşünsel kökü olan Marx, bu kuşatmanın asıl failini, yani kapitalist mülkiyet ve meta ilişkilerini deşifre ederek insanı o çaresizlikten çıkarır. Heidegger’de bir tür tanrısal bekleyişle nihayete eren o hesaplanabilirlik eleştirisi, Marx ve Lukács’ta kapitalist üretim ilişkilerinin içinde tarihsel ve sınıfsal bir karakter kazanarak insanın kendi eylemine (failliğine) tahvil edilir. Gazze'nin yeniden inşasına bu açıdan baktığımızda, mesele artık yalnızca “ne kadar maliyet?” sorusuna indirgenemez. Bu yeniden inşa hangi sermaye ilişkileri içinde gerçekleşecek, kimin emeğiyle üretilecek ve yaratılan değer kimin elinde birikecektir? Çünkü yeniden inşa, hangi mülkiyet biçimleri, emek ilişkileri ve sermaye dolaşımı içinde örgütlendiğine bağlı olarak yalnızca yıkılmış olanı onarmakla kalmaz; yeni bir toplumsal dünyanın kuruluşuna da dönüşür.

Marx'ın ekonomi-politiği ise Lukács'ın işaret ettiği şeyleşmenin ardındaki maddi ilişkileri açığa çıkarır: meta, emek, mülkiyet ve sermaye. Burada artık şeylerin nasıl değer kazandığı kadar, bu değerin kim tarafından üretildiğine, kimin emeğiyle yaratıldığına ve kimin elinde biriktiğine bakarız. Çünkü kapitalist üretimde dünya, insan emeğiyle kurulurken, üretim araçlarının mülkiyeti ile üretilen değere el koyma aynı ellerde toplanır. Şeyler arasındaki ilişkiler gibi görünen ekonomik düzenin altında, böylece belirli sınıfların birbirleriyle kurduğu tarihsel ve maddi ilişkiler belirir.

O halde Marx ve Lukács'ın açtığı bu düşünsel hattı, politik özneye gönderilmiş bir mektup olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Heidegger'in fırlatılmışlığıyla kendisini verili bir dünyanın içinde bulan insan, Marx’ın merceğinden bakıldığında aslında tüm doğal durumundan, köklerinden ve özgürlüğünden koparılarak sermaye ilişkilerinin tam ortasına fırlatılmıştır. Çaresiz bir kabule veya durağan bir nesnelliğe yer olmayan bu dünya, doğrudan insan ilişkilerinin ve emeğinin tarihsel bir ürünüdür. Dolayısıyla bu görme biçimi, insanlar tarafından var edilmiş olanın aynı zamanda değiştirilebilir olduğunu, yani failin insan olduğunu kavramanın imkânını açar. İnsan, fırlatıldığı bu dünyanın sömürü ilişkileriyle örülmüş bir hapishane olduğunu Marx’la birlikte idrak ettiğinde sorumluluğu bizzat üzerine alır; kurtuluşu kendi dışındaki aşkın bir bekleyişe havale etmek yerine, bu dünyadaki yegâne eyleyen güç, yani bir fail olduğunu bilir. Politik özne tam da burada belirir: dünyaya fırlatılmışlığını bir kader olarak kabullenmek yerine; o, dünyanın tarihsel sahnesine müdahale ederek özne olur.

Öyle ki ancak böyle bir hatırlamayla, düşünmeyle, eyleme ve müdahaleyle kuracağımız dünya; soykırımlarda ölenler için taşla örülen değil, yaşamın kendisinin anıtsallaştığı, yani büyük bir anlatı olarak yaşamın yeniden inşa edildiği bir dünya olacaktır.