Görünmeyen Sınırlar: Nadir Metaller, Kapitalizm ve Emperyal Tahakküm
Benek Aydın · 2026-09-14

Eskişehir, Türkiye Cumhuriyeti’nin nadir toprak elementleri açısından en zengin bölgelerinden biri. Bölgedeki elementlerin ekonomiye kazandırılması amacıyla, tesis ve madencilik faaliyetlerinde kullanılacağı belirtilen bazı taşınmazların acele kamulaştırılmasına karar verildi. Karar, Sivrihisar ve Beylikova ilçelerinde yer alan yaklaşık 265 hektarlık alanda bulunan 258 taşınmazı kapsıyor. Kamulaştırma kapsamındaki alan Beylikova ve Sivrihisar’daki Karkın, Okçu ve Kızılcaören köylerini çevreliyor ve bu taşınmazların Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne devredileceği belirtiliyor.
Acele kamulaştırma ile ilgili söylenecek çok söz, sorulacak çok soru var. Örneğin 258 taşınmazın olağan kamulaştırma prosedürü beklenmeden aceleyle kamulaştırılmasını zorunlu kılan neden nedir? Ancak bu yazıda konuyu başka bir boyuttan ele alacağız. Bunu yaparken, Eti Maden’in 2023’te açtığı Nadir Toprak Elementleri Pilot Tesisi verilerinin, kamuoyundan gizlenerek Beyaz Saray’a taşındığı iddiasını hatırlamakta fayda var; her ne kadar bu iddia Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi tarafından yalanlanmış olsa da konu bu yönüyle de gündemdeki yerini koruyor.
Çünkü son dönemde dünyada yaşanan gelişmeler, küresel sistemin nasıl işlediğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Beşinci yılına giren Ukrayna-Rusya savaşı, İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırım, ABD ve İsrail’in İran’a karşı açtığı savaş, Trump'ın Grönland'a el koyma çabası... Bütün bunlar, kapitalizmin yapısı gereği zorunlu olarak emperyalizme evrilen doymak bilmez iştahını gösteriyor ve insanları yurdundan, toprağından, canından etmeye, dünyayı kana bulamaya devam ediyor.
Trump’ın Ukrayna’ya yönelik, 'Ukrayna'nın nadir toprak elementleri açısından çok zengin toprakları var... İstediğimiz zaman gidip ne istersek alabiliriz' açıklaması bu iştahın çarpıcı bir kanıtı. Diğer yandan Grönland için dile getirdiği 'Bu işi kolay yoldan ya da zor yoldan hallederiz' tehdidi de söz konusu doymak bilmez arayışın artık gizlenme ihtiyacı bile hissedilmediğini gösteriyor. Amaç dünya üretiminde açık ara önde olan Çin'in nadir toprak elementler tekelini kırmak.
Tarihsel olarak kökleri ticaret kapitalizmine, ardından Sanayi Devrimi ile hız kazanan üretim biçimlerine dayanan bu sistemde, sanayileşmeyle birlikte sermaye birikimi artmış, üretim ölçekleri büyümüş ve dünya ekonomisi birbirine bağlanmıştı. Bu süreç, üretim kapasitesinin yanı sıra pazarların, ham maddelerin ve ekonomik kaynakların kontrolü üzerinden yürüyen küresel bir rekabeti de büyüttü.
21. yüzyılda ise bu rekabetin alanı genişledi. Teknoloji, enerji ve stratejik ham maddeler, ekonomik gücün olduğu kadar siyasal gücün de belirleyicileri haline geldi. Artık yalnızca ne kadar üretildiği değil, üretimin hangi kaynaklara dayandığı, bu kaynakların nerede işlendiği ve ortaya çıkan teknolojik değerin kimde toplandığı da belirleyici. Guillaume Pitron, Nadir Metaller Savaşı: Enerji Geçişinin ve Dijitalleşmenin Karanlık Yüzü adlı kitabında, nadir metallerde stratejik üstünlüğün yalnızca rezervlere sahip olmaktan değil, çıkarma ve işleme süreçlerinden teknolojik üretime uzanan zincire hâkim olmaktan geçtiğini gösteriyor. Çin’in nadir metallerdeki üstünlüğü de yalnızca rezervlerinden değil, bu üretim zincirinin önemli halkalarını kontrol etmesinden kaynaklanıyor.
Bu durum Türkiye açısından da somut bir karşılık buluyor. Türkiye ile Çin, 2024’te doğal kaynaklar ve madencilik alanında bir mutabakat imzaladı; iki ülke arasında kritik mineraller ve nadir toprak elementleri konusunda iş birliği görüşmeleri yürütüldü. Ancak Beylikova’daki nadir toprak elementlerinin işlenmesi konusunda Çin’in cevherin kendi ülkesinde işlenmesini istediği, Türkiye’nin ise işleme teknolojisinin Türkiye’ye kazandırılmasını talep ettiği yönünde görüş ayrılığı yaşandığını iddia eden haberler yayınlandı. Dolayısıyla bugün stratejik rekabet, yalnızca kaynaklara sahip olmakla değil, bu kaynakları teknolojiye ve ekonomik değere dönüştüren zincirin hangi halkalarının kontrol edildiği üzerinden de şekilleniyor.

Kapitalist sistem açısından rekabet eşsiz faydalar üretir, yenilikçiliği tetikler; üretim maliyetleri düşer, tüketici için ürün çeşitliliği artar. Ancak burada basit ama rahatsız edici bir soru ortaya çıkar: Hangi tüketici için çeşitlilik? Gelir dağılımının son derece eşitsiz olduğu bir dünyada, en son teknoloji ürünlerin de yer aldığı raflardaki bolluk ile insanların alım gücü arasındaki uçurum giderek derinleşir. Bir yanda uzay turizmi rezervasyonlarına varan seçenek bolluğu, diğer yanda temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan geniş kitleler bulunur. Kapitalist, yine de bu sistemin insan doğasına en uygun sistem olduğunu ileri sürmeye bayılır. Ne de olsa Darwin’in tamamen çevreye uyumlanma üzerine kurulu 'doğal seçilim' kavramını çarpıtarak kendi ekonomik aparatlarına indirgemişlerdir. Bilimin bahsettiği o zarif uyum yeteneğini, piyasadaki vahşi bir güç savaşına meze etmekten çekinmezler.
Bu nedenle, kapitalizmin sunduğu “özgürlük”, ekonomik gücü olanların özgürlüğüdür.
Bu güç, 2026 Eşitsizlik Raporu’na göre, küresel servetin %75’ini kontrol eden dünyanın en zengin %10’luk kesiminin elinde bulunuyor. En zengin %1 ise küresel servetin %37'sini kontrol ediyor. En düşük servet dilimindeki %50'nin payı yalnızca %2. Türkiye’de ise en zengin %1’lik kesim ülkenin toplam servetinin %35’ine sahipken, en düşük dilimdeki %50'nin servet payı yalnızca %2,7.
Ancak sorun yalnızca bu eşitsiz bölüşümle sınırlı değil. Kapitalizm krizlerle yaşar. Hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu krizi çoğu zaman kendi üretir. Finansal balonlar ve periyodik çöküşler sistemin doğasında yer alır. Dahası, kâr maksimizasyonu mantığı çevresel yıkımı ve emek sömürüsünü de beraberinde getirir. Bu noktada sistem yalnızca ekonomik değil, etik bir tartışmayı da zorunlu kılar. Zira tarih bize, kapitalist sistemin yalnızca ekonomik bir model olarak kalmadığını, aynı zamanda küresel güç ilişkilerini şekillendiren bir yapıya da dönüştüğünü gösterir. Özellikle Sanayi Devrimi sonrasında hızlanan üretim kapasitesi, kapitalizmi kendi sınırlarını aşmaya zorlar, çünkü üretim arttıkça sermayenin pazar ihtiyacı büyür ve dışa açılması gerekir. Kapitalizm, dışa açıldıkça küresel pazarı kontrol etme ihtiyacı doğar. Bu noktada kapitalizm, kendi iç mantığının doğal sonucu olarak emperyalizme evrilir.
Bu dönüşümü Lenin çarpıcı bir biçimde özetler: “Emperyalizm, kapitalizmin ulaştığı en yüksek aşamadır.” Lenin’e göre kapitalizm belirli bir olgunluğa ulaştığında ulusal sınırlar kâr için dar gelmeye başlar. Sermaye yeni pazarlar, kaynaklar ve ucuz iş gücü arayışına girer. Kaynakların, pazarların ve üretim alanlarının kontrolünü de ister. Bu istek ise kaçınılmaz olarak yayılmacı politikalara, yani emperyalizme kapı aralar.
Afrikalı hiçbir lidere yer verilmeksizin 14 ülkenin katılımıyla gerçekleşen Berlin Konferansı (1884-1885) bunun en açık örneklerinden biridir. Afrika kıtası adeta cetvelle paylaşılmış, yerel halkların iradesi yok sayılmıştır. Öyle ki birbirine düşman topluluklar aynı sınırlar içine hapsedilerek yıllarca sürecek etnik çatışmaların zemini oluşturulmuştur. Böylece istikrarsızlık ve kaostan beslenen kapitalist sistem, doğal kaynakları sistematik biçimde sömürmüş ve kıtayı, küresel kapitalist sistemin ham madde deposuna dönüştürmüştür.

Benzer bir tabloyu Hindistan örneğinde de görürüz. 1600'lerden itibaren İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (British East India Company) aracılığıyla başlayan sömürgeci süreç, zamanla yerel ekonomiyi tamamen çökertmiş; Hindistan'ı İngiliz sanayisinin pazarı ve tedarikçisi haline getirmiştir. Nitekim yaşanan büyük ayaklanmaların ardından 1858’de Hindistan’ın yönetimi doğrudan İngiliz Kraliyeti’ne geçmiş, ticari işlevini kaybeden şirket ise 1874 yılında resmen feshedilmiştir.
O yıllarda sömürgeciliğin konusu altın, kauçuk, bakır, kömür, ipek, tarımsal ham madde gibi kaynaklarken, bugün hedefteki kaynakların adları değişiyor: lityum, kobalt, nikel, grafit, nadir toprak elementleri oluyor.
Bu stratejik kaynaklara sahip olmak ekonomik olduğu kadar geleceğin teknolojileri üzerindeki söz hakkıyla da ilgili. Çünkü enerji dönüşümünden savunma sanayisine, elektronik sistemlerden uzay teknolojilerine kadar uzanan üretim zincirlerinin kritik girdilerini artık nadir toprak elementleri oluşturuyor. Dolayısıyla nadir metaller üzerindeki rekabet, yalnızca maden yataklarının kontrolü için verilen bir mücadele değil, geleceğin kontrolü için verilen kapsamlı bir savaşın parçası.
Yani emperyalizmin araçları zamanla değişiyor ancak özü aynı kalıyor. 20. yüzyıl, dünyayı altüst eden savaşlar bir yana, ekonomik bağımlılıklar, darbeler, rejim değişiklikleri ve devrilen liderler sahnesiydi. Bugüne geldiğimizde de durum özünde çok farklı değil. Sadece emperyalizm, her zaman tanklarla, ordularla kuşatma yapmıyor; kuşatma, finans sistemleriyle, stratejik bölgelere yerleştirilen askeri üslerle, teknolojiyle, veri kontrolleriyle, enerji kaynakları için yürütülen stratejilerle son hızla devam ediyor. Tüm bunlar klasik sömürgeciliğin modern versiyonları olarak işliyor.
Bir ülkenin toprağı kendi sınırları içinde kalırken, o toprağın altındaki kaynağın çıkarılması, işlenmesi ve teknolojiye dönüştürülmesi üzerinden yeni bağımlılık ilişkileri kurulabiliyor. Böylece egemenlik, toprağın kendisinden kaynağa; kaynaktan da o kaynağın yarattığı değere doğru kayıyor. Sınır görünür biçimde yerinde dururken, ekonomik sınırın nerede başlayıp nerede bittiği belirsizleşiyor. Nadir toprak elementleri bu nedenle bu görünmeyen sınırların nerede çizildiğini gösteren stratejik bir öneme sahip.
Eskişehir’deki nadir toprak elementleri tam da bu yeni güç ilişkilerinin ortasında duruyor. 258 taşınmazın acele kamulaştırılmasıyla başlayan hikâye, yalnızca toprağın kime ait olduğu sorusuyla sınırlı değil. O toprağın altındaki kaynağın kim tarafından çıkarılacağı, nerede işleneceği, hangi teknolojiyle ürüne dönüştürüleceği ve yaratacağı yüksek katma değerin nerede toplanacağı da bu hikâyenin parçası.
Dün sömürgeci güçler Afrika’nın altınını, kauçuğunu ve bakırını kendi sanayilerinin girdisine dönüştürürken bugün rekabetin konusu nadir toprak elementleri, lityum, kobalt ve nikel. Adı değişen kaynakları kontrol etme biçimleri de daha karmaşık, daha dolaylı ve bu nedenle belki daha görünmez hale geliyor.
Sömürü modeli ekonomik bir model olarak sunuluyor. Özgürlük, demokrasi ve refah diye pazarlanıp sunulan paketten kapitalizm ve emperyalizm çıkıyor. Belki de 21. yüzyılın görünmeyen sınırları da bu şekilde çiziliyor. İster kapitalizm ister emperyalizm diyelim, bu ezilenler için sınır tanımayan bir tahakküm düzeni oluyor.