Güneşi İçenlerin Türküsü "Tam Bağımsız Türkiye"
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-06-29

“Görevinize başlarken Anayasa uyarınca Türk ulusunun şeref ve namusunu koruma için ant içtiniz. Sizi göreve çağırıyoruz.”
Böyle yazıyordu 17 Temmuz 1968 tarihli, İTÜ Öğrenci Birliği Başkanları Harun Karadeniz ve Çetin Uygur’un, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a ihtar mektubunda. Dolmabahçe'ye demirleyen 6. Filo'ya karşı düzenlenen protestolar, 15 Temmuz 1968'de ABD askerlerinin Dolmabahçe'de denize dökülmesiyle zirveye ulaşmıştı. Protestolar sırasında İTÜ öğrencisi, devrimci Vedat Demircioğlu ikinci kattan atılmış, 7 gün komada kalmış, 24 Temmuz’da ölmüştü.
TKP’nin Sesi radyosu, 1 Ağustos 1968’deki yayınında Vedat Demircioğlu’nun aldığı yaralar nedeniyle şehit olduğunu ve katillerin polis teşkilatından olduğunu söylüyordu. TKP, yayında İçişleri Bakanı Mehmet Faruk Sükan ve Başbakan Süleyman Demirel’in ise katilleri korumakla ve dahası teşvik etmekle suça ortak olduklarını da belirtmişti.
6. filoyu o dönem hazırlanan bir bildiri şöyle anlatıyor:
“Amerikan emperyalistleri milli bağımsızlığımızı hiçe saydıklarını bir kez daha göstermektedirler. Katil 6. filolarını yine limanlarımıza yolluyorlar.
Bu 6. Filo nedir? Akdeniz'de ne arar? Türkiye'ye niye gelir? Filo, Amerikan emperyalizminin Orta Doğu'daki iğrenç çıkarlarının bekçisidir. 6. Filo, petrolü, bakırı, kromu, pamuğu, tütünü ile tüm yeraltı ve yerüstü servetlerimizi sömüren Amerikan şirketlerinin bekçisidir. 6. Filo, halkımızı hasta yatağında soyan yabancı ilaç şirketlerinin bekçisidir. 6. Filo, ordumuzu Amerika'ya bağımlı kılan ikili anlaşmaların bekçisidir. 6. Filo, eğitimimizi gayri milli yapan Amerikan Barış Gönüllülerinin, sözde uzmanlarının, casuslarının bekçisidir. 6. Filo, milli sanayiimizin kurulmasını engelleyen, dışa bağımlı montaj sanayiinin bekçisidir. 6. Filo; Amerikan bayraklarının dalgalandığı Amerikan üsleriyle, kanunlarımızı hiçe sayan, bayrağımızı yırtan Amerikan askerleriyle, casus Barış Gönüllüleri ve CIA ajanlarıyla birlikte Amerikan emperyalizminin ve onun içimizdeki uşaklarının Türkiye halkı üzerindeki egemenliğinin bekçisidir. 6. Filo, Kıbrıs'a giden kuvvetlerimizin yolunu kesen filodur. 6. Filo, emperyalizmin silahlı bekçisi NATO'nun bir saldırı aracıdır. 6. Filo, Orta Doğu'da Amerikan emperyalizmine karşı, milli bağımsızlıktan yana her hareketin düşmanı; gerici hükümdarların, şahların, satılmış hükümetlerin dostudur. 6. Filo, Arap halklarının kurtuluş mücadelelerine karşı emperyalizmin Akdeniz'deki bekçiliğini yapmaktadır. Ve bu 6. Filo katil filodur!”
Bu, Tam Bağımsız Türkiye için, ülkesini emperyalizme teslim etmemek için direnenlerin hikâyesidir.
6. Filo protestolarından 58 yıl sonra, 7-8 Temmuz 2026'da Ankara'da NATO Zirvesi gerçekleşecek ve ABD Başkanı Trump, bu zirve nedeniyle Türkiye'ye gelecek; üstelik yanında Türkiye'ye hediyeler de getirecek!
Kaba kuvvetten beslenen, başkan kaçırma düzeyinde haydutluk yapan; ekonomik baskılar ve askerî müdahalelerle ya da doğrudan ilhak/satın alma girişimleriyle kâr için her şeyi yapabilen Trump, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı kendisine dost görüyor. "Şimdiye kadar kendisinden istediğim her şeyi yaptı." diyorsa, burada sorgulamamız gereken pek çok mesele var demektir. ABD'nin emperyalist çıkarları doğrultusunda şekillenen NATO'yu, Ankara'daki NATO Zirvesi öncesinde; Ankara'yı Ankara'ya yasaklayan uygulamalarla birlikte ve "ABD-Türkiye dostluğu" çerçevesinde anlamaya çalışalım.
Antikomünizm, Soğuk Savaş, NATO ve Türkiye
NATO, ABD ve Birleşik Krallığın 2. Dünya Savaşı yıllarında yeni güvenlik düzenlemelerini tartışmasıyla ortaya çıkan bir fikir.
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO- North Atlantic Treaty Organization), Sosyalist SSCB’yi kuşatma ve komünizme karşı mücadele gerekçesi ile uluslararası askeri bir ittifak olarak, ABD öncülüğünde 1949 yılında kuruldu. Kuruluşunun ardından, ABD sadece NATO ile sınırlı kalmadı, Doğu Asya’da (SEATO), Orta Doğu’da (CENTO) çeşitli güvenlik anlaşmaları imzaladı. ABD bu ittifaklarla komünizmi engellemeyi ve dünyada yayılmacı politikalar izleyerek etkisini güçlendirmeyi amaçlıyordu.
NATO Batı Blokunu temsil ederken, Doğu Blokunu Varşova Paktı oluşturuyordu. NATO’nun 5. maddesinde “Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının, hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirilecektir” yazıyor, bu madde NATO’nun, “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışını ortaya koyuyordu.
12 kurucu ülkenin imzası ile kurulan ve bugün 32 üyesi olan NATO’nun görev alanı hiçbir zaman Kuzey Atlantik ile ve amacı olan “üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini korumakla” sınırlı kalmadı. Bunun çok ötesine uzandı. Yugoslavya'ya müdahale, Irak'ın işgali sürecinde NATO üyelerinin rolü, Afganistan ve Libya operasyonları bunun örnekleridir. ABD artık NATO eliyle emperyalist düzenin polisiydi.
NATO, yani NATO’nun patronu ABD, bu şekilde müdahale edemediği ülkelere ise karşı devrimci faaliyetlerle sızdı. Kimi zaman resmî enstitüler ve araştırma kurumları aracılığıyla, kimi zaman da kontrgerilla örgütleri gibi çeşitli yapılar üzerinden; medyadan askeriyeye, sendikalardan siyasi partilere kadar uzanan alanlarda propaganda faaliyetleri yürüttüğü bilinmektedir.
Türkiye ise Truman Doktrini ve Marshall Yardımı'nın ardından Kore'ye asker göndererek "ABD'yi yalnız bırakmadı" ve böylece NATO'ya giriş biletini aldı; nükleer ve konvansiyonel üslerle SSCB'ye karşı mücadelede "ileri karakol" olarak tasarlandı.
NATO’ya giriş sonrası ülkemizde ordudaki eğitim ve güvenlik anlayışı, bu paktın ihtiyaçlarına göre şekillendi. Askeri Tesisler Anlaşması gereğince üsler kuruldu. NATO antikomünizmle mücadele ediyordu, o halde Türkiye’de de antikomünizm bir iç güvenlik meselesi haline gelmeliydi. Nitekim öyle oldu. Öyle ki, 2 Mart 1971 Muhtırası'nın ardından Günaydın gazetesi 15 Mart 1972 tarihinde tam da böyle bir manşet attı: “Solcular ezildi Amerikan Filosu artık gelebilir.”
Özellikle Türkiye’de, daha sonra adı Özel Harp Dairesi olarak değişecek olan Seferberlik Tetkik Kurulu aracılığıyla NATO’nun yaptığı kontrgerilla faaliyetleri bunlara örnek gösterilebilir. Özel Harp Dairesi aracılığıyla “din elden gidiyor” denilerek “komünizm din karşıtlığıdır” propagandası ve provokasyonlar yapıldı. 1950-1980 yılları arasında İmam Hatip Okulları bu propagandadan beslendi. Yeşil Kuşak projesine eklemlenmiş, Türk-İslam sentezini benimsemiş bir Türkiye, NATO için de vazgeçilmezdi.
SSCB’nin Afganistan’ı işgali sonrası Carter Doktrini ve Yeşil Kuşak projesi ile siyasal İslam’ın yükselişe geçişini haber veriyordu.
Carter o yıllarda yaptığı açıklamasında Afganistan’daki Sovyet varlığı tehdidini şöyle anlatıyor:
"SSCB’nin Afganistan’ı tahakkümü altına alma çabaları, Sovyet askeri kuvvetlerini Hint Okyanusu’na 300 mil kadar yaklaştırmış, dolayısıyla tüm dünyanın petrol ihtiyacının taşındığı, hayati öneme sahip su yolu Hürmüz Boğazı’na müdahale edebilir hale getirmiştir. Sovyetler Birliği’nin askeri kuvvetlerini burada konsolide etme çabası, Ortadoğu petrol ticareti için çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Mevcut durumu, kızgınlığa kapılmadan, etraflıca düşünüp, sadece kısa süreli sonuçları düşünerek değil, yıllar sonra bile yaratacağı etkileri düşünüp, kesin bir çözüme kavuşturmalıyız. İran Körfezi’nde ve Güneydoğu Asya’ya yönelik tehdidi bertaraf etmek için topyekûn gayret göstermemiz gerekiyor. Bu sadece bizi ilgilendiren bir konu değil. Ortadoğu’dan gelecek petrole ihtiyacı olan ve dünya barışı ve stabilizasyon arzu eden her ülke çabamıza destek vermek zorundadır”
Son cümleye dikkat etmek lazım. Bu açıklamayla, açıkça barış adı altında Ortadoğu’da petrollerin denetimi için harekete geçilecek deniliyordu. Bu tarihten itibaren, soğuk savaşın bitimiyle, SSCB’ye karşı savaşın hinterlandı genişleyecek, amacı değişecek ve sermaye birikimi için daha da fazla sömürü alanına ihtiyaç duyulacaktı. Ortadoğu coğrafyasında bu plan, siyasal İslam üzerinden, cihatçı yapılanmalarla sürdürüldü. Taliban, El Kaide, IŞİD bunlardan sadece birkaçı oldu.
Soğuk savaş dönemi boyunca SSCB’ye karşı komünizmle mücadele eden ABD ve dolayısıyla NATO, SSCB’nin çöküşünün ardından varlık sebebini, ortak düşmanını kaybetmişti. Yine de bu düşman defaatle ve pek çok kılıkta yaratılmaya çalışıldı. 1997’de dönemin ABD Dışişleri Bakanı “Birçokları birleştirici bir tehditle karşı karşıya olmadığımıza inanıyor, ama biz inanıyoruz,” diyecek ve yeni düşmanlar/hedefler listelenecekti: Demokrasinin ABD dışına ulaştırılması, nükleer, kimyasal ve biyolojik silahların durdurulması.
İşin ilginç yanı şu ki, Avrupa’yı korumak için Avrupa dışında mücadele eden bir NATO vardı. Soğuk Savaş boyunca komünizmle mücadele eden NATO, artık kendi yarattığı “terör” ile mücadeleyi görev biliyordu.
Bugüne dönelim.
Bugün, NATO zirvesinde, ABD ile yapacağı savunma anlaşmalarının heyecanı ile Ankara’da canla başla yürütülen bir çalışma var. NATO’ya karşı olası eylemler gerekçe gösterilerek yüzlerce gözaltı yapıldı, 200’e yakın kişi tutuklandı, caddelerin, yolların kapatılması için talimatlar verildi; yollara, binalara, çevreye ayrıca Trump’ın ineceği Etimesgut havalimanına milyarlarca lira harcandı. “Yerli” ve “milli” olmakla övünenler, bu paktın askeri endüstrisi büyüdükçe doymak bilmeyen savaş isteği için kollarını açmış bekliyorlar. Ortadoğu ve Levant bölgesi arasında ABD ve İsrail’in çıkarlarına dönük Türkiye’ye biçilecek yeni roller için de oldukça sevinçliler.
“Türkiye’yi Mutlu Edecek Bir Şey Yapacağım”
Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi tedarik ettiği gerekçesiyle, 2019 yılında F-35 programından çıkarılan Türkiye’ye Trump, geçtiğimiz günlerde, NATO zirvesi öncesi “Muhtemelen Türkiye’yi mutlu edecek bir şey yapacağım,” diyerek müjde verdi. Türkiye’nin ürettiği Kaan savaş uçaklarının motoru F110 Turbofan için de bu zirvede ABD’den Türkiye’ye bir sürpriz bekleniyor ve milyonlarca dolarlık anlaşma yapılacağı söyleniyor.
7-8 Temmuz 2026’da gerçekleşecek zirve aynı zamanda Rusya-Ukrayna savaşı, ABD-İsrail’in Şubat ayında başlayan İran’a yönelik saldırıları, Ortadoğu ve Akdeniz’deki gerilim ve gelişmelerin yoğun olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Zirvenin merkezinde ise ABD-İsrail emperyalist koalisyonunun hedefleri yer alıyor.
Bir tarafta bölgedeki sıcak gelişmeler, diğer tarafta NATO’nun geleceği konuşuluyor. NATO 3.0 olarak adlandırılan bu yeni dönemde ABD, Avrupalı müttefiklerini NATO’da daha fazla mali sorumluluk almaya, strateji ve savunma harcamalarını artırmaya davet ediyor. NATO’nun, bir askeri birlik ittifakı olarak daha fazla savaş, daha fazla caydırıcılık örgütü haline getirilmesi amaçlanıyor. Bu da savaş aracılığıyla sermayenin birikimi demek oluyor. Bu sırada NATO batının doğusuna, Hint-Pasifik’e, Akdeniz’e doğru yayılmaya devam ediyor. 2009 yılından bu yana ABD Çin’i ana rakibi olarak görmeye başladıkça, NATO’yu da Çinlileri tehdit etmek üzere şekillendirmeye devam ediyor.
Dolayısıyla NATO sadece askeri bir ittifak değil, kendi açıklamalarından da görüleceği üzere, petrolün, doların yani sermayenin peşinde bir örgütlenmedir. Burada asıl mesele, emperyal devletlerin dünyayı peşinden sürüklediği savaşlar, aynı zamanda ülkemiz açısından ABD’nin çıkarlarına bağımlı bir ülke olmanın bugünümüze ve geleceğimize yarattığı etkidir. Bu aşamada alınacak siyasal kararlar, ulusal irade ve bağımsızlıkla ilgili.
Ancak bugün, bağımsız bir ülkenin gerçekten milli, yani kendi kendine yetebilen bir ülke olabileceği unutulmuş durumda.

Ekim 1968’de, emperyalizme karşı, Samsun’dan Ankara’ya Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü başlatan devrimcilerden Deniz Gezmiş, bu yürüyüşü şu gerekçelerle açıklıyordu:
“1919’da başlayan Mustafa Kemal Devrimi, kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından amacından saptırılmış, Cumhuriyet’in bütün kurumları yozlaştırılmıştır. Bugün Türkiyemiz, dünyada ilk antiemperyalist ve antikapitalist devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal’e rağmen, yabancıların desteklediği karşıdevrimcilerin etki alanına girmiştir. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, saptırılan devrimi rayına oturtmakta kararlıyız. Bugün başlayan yürüyüşün amacı budur.”
Bir tarafta bağımsızlığı, onuru ve özgürlüğü için NATO’ya hayır diyenler, dövüşenler, ölenler, güneşi içenler; diğer tarafta Trump’ın hediye kutusundan çıkacak sürprizlerle kendilerini mutlu etmesini bekleyenler…
İşte ABD güdümlü politikaların zirvesinin zirvesinde son durum.
[1] Aydınlık, sayı 2, Aralık 1968