Güvencesizliğin Yaşı Yok
Ferda Albağ · 2026-10-05

25 Eylül 2026’da Ankara Ahlatlıbel Atatürk Parkı’nda emekli memurlar seyyanen zam talebiyle toplandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2023 seçim sürecinde memur emeklilerine ilişkin verdiği zam sözü yıllar sonra hâlâ eylem alanının başlıca taleplerinden biriydi. Kalabalığın içinde 60 yaşındaki emekli polis Ali Şekeroğlu da vardı. Boynunda Türk bayrağı taşıyor, elindeki dövizde “Para için değil, onurumuz için” yazıyordu. Çevresindekilere geçinemediğini, ailesindeki işsizliği anlatmıştı. Eylem sırasında yaşamına son verdi.
Şekeroğlu’nun son kararını hangi ruhsal, ailevi ve kişisel süreçlerin biçimlendirdiğini bilmiyoruz. Yazının konusu tek bir insanın son kararına neden biçmekten çok, o kararın verildiği toplumsal zemini anlamaktır. Bildiğimiz sahne ağırdır: Geçim ve hak talebinin dile getirildiği kamusal bir eylemde bir emekli ekonomik sıkışmışlığını anlatıyor, talebini onur ve adalet kavramlarıyla kuruyordu. Yakınlarının daha sonra aktardığı sözlerde de haksızlık ve adaletsizlik duygusu öne çıkıyordu.
Bir hak eyleminin ortasında yaşanan bu ölüm, tek bir emeklinin gelir hesabını aşan bir soruyu önümüze koyuyor: İnsanlar geçimlerini, geleceklerini, haklarını ve kurumların kendilerini koruyacağına ilişkin inançlarını aynı anda yitirmeye başladığında toplumsal hayat nasıl bir çözülme yaşar?
Bir Ölümden Topluma Bakmak
Émile Durkheim, 1897’de yayımlanan İntihar çalışmasında kişisel görünen bir davranışın toplumsal örüntülerini araştırdı. İntihar oranlarının toplumlar ve dönemler arasında neden değiştiğini incelerken toplumsal bütünleşme ile toplumsal düzenlemeyi iki temel eksen olarak ele aldı. Anomi kavramıyla ortak kuralların, beklentileri düzenleyen sınırların ve toplumsal bağların sarsıldığı dönemleri tarif etti.
Durkheim’ın yaklaşımı bugün bize bir yöntem sunuyor: Tekil vakadan toplumsal olguya bakmak; insan hayatını kuşatan ekonomik koşulları, kurumları ve ortak bağları birlikte düşünmek. Şekeroğlu’nun “geçinemiyorum” sözüyle dövizindeki “onurumuz için” ifadesi, geçim hakkı ile adalet duygusunun aynı kamusal sahnede nasıl birleştiğini gösteriyor.
TÜİK verilerine göre 2025’te Türkiye’de 4 bin 599 kişi intihar sonucu hayatını kaybetti; kaba intihar hızı yüz binde 5,36’ya çıktı. Aynı veri setinde 463 ölüm “geçim zorluğu” başlığı altında kayda geçti. Bu tablo, ekonomik sıkıntı, borç, işsizlik, yalnızlaşma, çalışma hayatındaki baskı ve ruhsal sağlık koşullarının içinde oluştuğu toplumsal çevreye bakmayı zorunlu kılıyor. Kamu politikaları bu çevrenin biçimlenmesinde doğrudan rol taşıyor.
Geçim Krizinden Güven Krizine
Türkiye’de ekonomik baskı yıllardır gündelik hayatın merkezinde. Ağustos 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51 olarak gerçekleşti. Temmuzda en düşük emekli aylığı 23 bin 552 liraya çıkarılmıştı. TÜRK-İŞ aynı dönemde Ankara’da bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyetini 48 bin liranın üzerinde hesapladı. Hane yapıları ve hesaplama yöntemleri farklı olsa da iki veri arasındaki mesafe, gelir ile hayatın maliyeti arasındaki gerilimi gözler önüne seriyor.
Emeklilik bu gerilimin çalışma hayatından yaşlılığa taşınan yüzüdür. Düşük ücret, kesintili çalışma, kayıt dışılık, işsizlik ve enflasyon çalışma yıllarında birikir; yaşlılık gelirini belirler. OECD’nin 2025 Türkiye incelemesi gelir dağılımı ve yeniden dağıtım kapasitesindeki yapısal soruna işaret ediyor. Türkiye’de piyasa gelirleri eşitsizliği OECD içinde en yüksek düzeylerden birinde; vergi ve sosyal yardım sisteminin eşitsizliği azaltma kapasitesi sınırlı. Emeklilik dışındaki sosyal koruma harcamalarının son karşılaştırılabilir verilerde GSYH’nin yüzde 1,4’ünde kalması da OECD ortalaması olan yüzde 5,6 ile belirgin bir fark yaratıyor.

Ekonomi politikası, ücretler, vergi düzeni, sosyal yardımlar, istihdam yapısı ve kamusal hizmetler aynı hayatın içinde birleşiyor. Kamusal korumanın daraldığı her alanda yük yurttaşa ve haneye geçiyor; ekonomik güvencesizlik gündelik bir psikolojik baskı yaratıyor. Böylesi bir ortamda insan kirasını, gıdasını, sağlık giderini ve ailesinin geleceğini sürekli yeniden hesaplamak zorunluluğu taşır. Bu durum bireyde geleceğe dair hayalleri gerçekleştirmek yerine ay sonunu çıkarma kaygısına bırakır.
Toplumsal çözülme bu gündelik aşınmada açığa çıkar. Ortak kurumlara güven, hayatın içinde sınanır: Emeğin karşılığını alabilmek, eğitim yoluyla ilerleyebilmek, hak ihlalinde adalete ulaşabilmek, yaşlılıkta insanca yaşayabilmek, kamu görevlerinin ehliyet ve liyakat ölçüsüyle yürütüldüğünü görebilmek. Bu beklentilerin aşınması ekonomik sıkışmayı siyasal ve psikolojik bir güven krizine taşır.
İktidar Politikalarının Toplumsal Maliyeti
Türkiye’yi yirmi yılı aşkın süredir yöneten AKP iktidarının ekonomi, eğitim, sosyal politika, kamu yönetimi, yargı ve düzenleyici kurumlar alanındaki tercihleri bugünkü toplumsal koşulların oluşumunda belirleyici bir siyasal sorumluluk taşıyor. Yüksek enflasyonun gelirleri eritmesi, sosyal korumanın dar kalması, gençlerin eğitimden işe geçişte yaşadığı güçlükler ve kamu kurumlarına ilişkin liyakat tartışmaları aynı yönetim düzeninin farklı alanlardaki sonuçları olarak birlikte okunmayı gerektiriyor.
Liyakat, kamu gücünün nasıl kullanıldığına ilişkin bir yurttaşlık meselesidir. Bilgi, ehliyet, eşitlik ve hesap verebilirlik ölçüleriyle çalışan kurumlar devlete duyulan güveni besler. Eğitimde fırsatların dağılımından ekonomide düzenleyici kurumların denetim gücüne, sosyal yardımların erişilebilirliğinden yargının tarafsızlığına kadar yurttaş aynı ölçüyü arar: Kuralın herkese eşit uygulanması, kamu gücünün ortak yarara yönelmesi ve hakkın kişisel bağlantıya ihtiyaç duymadan korunması.
Anayasa’nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’ni sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlar. 5. madde devlete toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama, siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırma görevi yükler. 10. madde kanun önünde eşitliği güvence altına alır. 60. madde sosyal güvenliği hak olarak düzenler. Bu anayasal çerçeve, yurttaşın maddi ve manevi varlığını geliştirebileceği, hukuk karşısında eşit muamele göreceği ve sosyal riskler karşısında korunacağı koşulları kamusal sorumluluğun merkezine yerleştirir.
Fon Krizi: Paradan Önce Güven Kaybı
2026’daki yatırım fonu krizi, ekonomik kayıpla hukuki güven arasındaki bağı vurgulayan çarpıcı örneklerden biri oldu. SPK, Temmuz ve Ağustos aylarında yaptığı düzenlemeleri bazı fonlarda ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma, olağandışı fiyat hareketleri ve fon değerlerinin fiktif hesaplanması risklerini sınırlama amacıyla açıkladı.Sonraki süreç, 131 fonu, 455 bin 758 tekil yatırımcıyı ve 20 milyar doların üzerinde varlığı kapsayan büyük bir krize dönüştü. 1 Ekim itibarıyla SPK, tasfiye edilen fonların yatırımcılarına ara ödeme yapılacağını duyurdu.
Krizin siyasal ağırlığı, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya hakkında ortaya atılan içeriden bilgiyle işlem yapma iddialarıyla büyüdü. Kaya, iddiaların açıklığa kavuşması amacıyla parti görevinden ayrıldığını açıkladı. Hakkındaki iddialar soruşturma konusu olarak duruyor. Kamuoyunda siyasi iktidara yakın kişilerin piyasadaki bilgiye, korumaya ya da farklı hukuki muameleye erişip erişmediği sorusu doğdu. Bu sorunun varlığı bile eşit muamele beklentisini zedeliyor; etkili, şeffaf ve bağımsız soruşturma kamusal güven açısından belirleyici önem taşıyor.
Bireyler yatırım yaptığında kuralların öngörülebilirliğine, denetleyici kurumun zamanında işlemesine, ayrıcalıklı bilgi erişiminin engellenmesine ve sorumluluğun hukuk içinde belirlenmesine güvenir. Siyasetle ekonomik çıkar arasındaki sınırın bulanıklaştığı izlenimi oluştuğunda zarar portföy değerini aşar. “Kimin yakınısın?” sorusunun “Hangi hakka sahipsin?” sorusunun önüne geçmesi, hukuki güvenliğin özünü yaralar.
Fon krizi ile Şekeroğlu’nun eylem alanında taşıdığı “onur” sözcüğünü buluşturan toplumsal damar eşit muamele, hakkın korunması ve kurala güvendir. Emekli verilmiş bir sözün karşılığını, yatırımcı etkin denetimi, genç ise eğitimin ardından emeğiyle hayat kurabileceği bir gelecek arıyor. Her biri aynı kamusal beklentiyi taşıyor: Kurumların yurttaş için işlemesi.
Anomi: Kuralların Varlığından Kurallara Güvene
Durkheim’ın anomi kavramı, ekonomik sarsıntıyla toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi anlamak için kullanılabilir. Ortak ölçüler zayıfladığında, kurumların öngörülebilirliği azaldığında ve gelecek sürekli belirsizleştiğinde insan kendi hayatını kuracağı zemini kaybeder. Kuralın kâğıt üzerindeki varlığından çok, uygulanacağına duyulan güven belirleyici hale gelir.
Ekonomik çöküş duygusu gelir kaybıyla başlar; psikolojik çöküş geleceğin kurulabilir olduğuna ilişkin inancın aşınmasıyla derinleşir. Toplumsal çözülme ise ortak kurumların koruyucu gücüne duyulan güven kaybıyla büyür. İktidarın ekonomi yönetimi, kurumsal düzeni, atama tercihleri, denetim mekanizmaları, sosyal politikaları ve hukuk uygulaması bu hayat koşullarını doğrudan biçimlendirir.
Onur, Hak ve Yaşama Gücü
Ali Şekeroğlu’nun dövizindeki cümleye dönelim: “Para için değil, onurumuz için.”
Bu söz para ile onur arasındaki bağı açığa çıkarıyor. Geçim gücü barınmayı, beslenmeyi, sağlık hizmetine erişimi, aileye destek olabilmeyi ve insanın kendi hayatı üzerinde karar verebilmesini belirliyor. Onur, insanın kendi değerini başkalarının lütfuna bağlı kalmadan yaşayabilmesiyle; hakkının tanınması, emeğinin karşılığını alması ve eşit muamele görmesiyle beslenen özsaygının toplumsal zeminidir. Yıllarca polis memuru olarak hizmet etmiş bir emeklinin hak talebiyle meydanda bulunması, bu bağı daha çarpıcı kılıyor: Kurumlara duyulan güven ile insanın kendi değerine ilişkin duygusu aynı sahnede buluşuyor.
Bir emeklinin hak eyleminde yaşamına son vermesi sıradan bir vaka olarak kayda geçemez. Şekeroğlu’nun ölümü, Türkiye’nin önüne geçim hakkından daha büyük bir siyasal soru bıraktı: Yurttaşın emeğinin karşılığını, hakkının korunmasını ve insanca yaşama koşullarını meydanda “onur” sözcüğüyle talep etmek zorunda kaldığı bir ülkede siyaset hangi sorumluluğu taşıyor?
Bu sorunun cevabı ücrette, vergide, eğitimde, istihdamda, sosyal korumada, yargıda, denetleyici kurumlarda ve kamu yönetiminde yazılıyor. Ekonomik ve psikolojik dayanma eşiğinin aşınması karşısında siyasal iktidarın sorumluluğu, güveni üreten maddi ve hukuki koşulları kurmaktır: emeğin karşılığını koruyan gelir politikası, insanca yaşlanmayı mümkün kılan sosyal koruma, gençlere gelecek açan eğitim ve istihdam düzeni, liyakatli kamu yönetimi, etkili denetim ve herkese aynı ölçüyle uygulanan hukuk.
Bir ülkenin gerçek refahı, yurttaşının yaşamı taşıyacak maddi güce, hakkını arayacak hukuki güvene ve yarını kuracak umuda sahip olmasıyla ölçülür. Şekeroğlu’nun eylem alanında bıraktığı “onur” sözcüğü bu ölçünün en ağır sınavını önümüze koyuyor. İnsan onurunu koruyan düzen, toplumsal çözülmenin karşısına geçim hakkını, adaleti ve güveni birlikte koyabildiği ölçüde ayakta kalır.