Hafızasız Kentin Yurttaşı
Zeynep Bostan · 2026-03-21

Büyüdüğünüz şehrin çeperinden içeri giriyor, yıllar sonra şehrinize iniyorsunuz. Eskiden ekinlerin yeşiliyle dalgalanan tarlalarda birbirinin aynı konut blokları yükseliyor. Görünürde dükkân yok, okul yok, bahçe yok. Bu kadar büyük binaların yapıldığını çok önceden fark etmeniz gerekirdi: Burayı nasıl görmedim?
Bir sabah metrodasınız. Sıradaki durak: Her zaman arkadaşlarınızla buluştuğunuz; slogan attığınız, dayanıştığınız o meydana gelmiş olmanız gerek, en azından her gün bir kez içinden geçtiğiniz yere. Ama başka bir isim anons ediliyor: Yeni Meydan. Yanlış yerde miyim?
Yıllar sonra çocukluğunuzun geçtiği mahalleye girdiniz. Geniş bahçeleriyle çift katlı gecekondular arasında koşup oynadığınız sokağı görmek istediniz. Doğru sokağa döndüğüme emin miyim? Antrasit cepheleri ve açılmayan filmli camlarıyla, çiçekler koysan bile renklenmeyecek pencereler. Hepsi birbirine öyle benziyor ki, sokağın nerede başlayıp bittiğini bile ayırt etmek güç. Eviniz tam neredeydi, bahçeye kaç basamakla inilirdi – artık emin değilsiniz.
Ne siz kenti hatırlıyorsunuz ne de o sizi tanıyor.
Kaçımız yaşadığımız yerleri, olduğu haliyle, değişmemiş bir imge olarak bulabiliyoruz? Arkadaşlarımızla buluşma köşemiz, hep soluklandığımız park, ferah pencerelerine hayran olduğumuz apartman artık yok; o mekânlarla birlikte kurduğumuz ilişkiler de yerinde yok. Bu ortak bir deneyim ve rastlantısal değil. Sistemli bir dönüşüm, bir kent planı olduğu kadar bir toplum planı. Bu, nerede durduğumuzu, kim olduğumuzu unutturmayı hedefleyen bir mekânsal amnezi.
Bugün Türkiye’nin ve dünyanın farklı kentlerinde, hafızayı taşıyan mekânlar ortadan kalkıyor, işlevsizleştirilerek dönüştürülüyor. Önümüzde iki güncel örnek var: Emeğin ve yurttaşlığın hafızasını taşıyan önemli yapılar olan Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ve İzmir Darağaç’taki Tarihi Elektrik Fabrikası.
Hafızanın Taşıyıcıları: Okullar, Fabrikalar, Cumhuriyetin Mekânları
Ankara Ulus’ta, yapım tarihi tam bilinmemekle birlikte eğitim işlevi 1872’ye kadar uzanan Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, 1905’te "Mekteb-i Sanayi" adıyla kurulan köklü bir yapı. Kurtuluş Savaşı’nda okulun öğretmen ve öğrencileri, atölyeleri mühimmat üretimi için birer cephe gerisi imalathanesine dönüştürmüş, 1953’te Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e taşınırken, bu okulun kadrosu o tarihi yürüyüşün içinde görev almış. Millî Eğitim Bakanlığı, yakın zamanda "bina ve tesislerin fiziki yetersizliği" gerekçesiyle okulun kademeli olarak kapatılmasına yönelik karar vermişti, ancak somut bir teknik rapor bulunmaması ve hâlen yüzlerce öğrencinin eğitim görmesi nedeniyle yargı kararıyla bu süreç durduruldu.
Benzer bir süreç İzmir’deki Tarihi Elektrik Fabrikası için de yürütülüyor. Temeli, 1913 yılında yabancı ortaklığa imtiyaz veren sözleşmeye dayanan yapı, 1925’te yerel yönetimin Belçikalı bir şirkete elektrik üretim hakkı tanımasıyla inşa sürecine girmiş, 1926’da kamulaştırılarak tamamlanmıştır. Taşıyıcı sisteminin tamamen çelik olmasıyla döneminin nadir mimari örneklerinden olan fabrika, erken Cumhuriyet’in en büyük termik santrallerinden biri olarak sanayi mirasının önemli bir parçası. Bugün ise yapının mülkiyeti tartışma konusu. Geçmişte İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ihaleye katılma talebi, “özelleştirmeye yalnızca özel şirketlerin katılabileceği” gerekçesiyle reddedilmişti. Sivil toplum örgütleri de alanın müze ya da kültür merkezi olarak değerlendirilmesi yönünde görüş bildirmiş, ancak bu görüşler dikkate alınmamıştı. Tescilli bir kültür varlığı olmasına rağmen, süregelen hukuki belirsizlik ve denetimsizlik nedeniyle yapıda izinsiz söküm işlemleri yapıldı; çelik kolonların kesilmesi ve çıkan yangın sonucunda ciddi hasar oluştu.
Cumhuriyet mirasına yönelik mekânsal müdahaleler, 1950'lerdeki imar hamleleriyle başlayıp 1980’lerin neoliberal dalgasıyla süregelmiştir. 2014-2018 yılları arasında, özellikle Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ve torba yasalarla çok daha engelsiz bir safhaya geçilmiştir. Yerel ve merkezi yönetimin koruma kurullarının baypas edilmesine olanak tanınmış; tescilli yapılar "oldu-bitti" operasyonlarıyla yıkılmış, yargı denetimleri çoğu zaman yıkımlardan sonra yapılabilmiştir.
Bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri, Atatürk’ün 1935-1937 yılları arasında "kamu yararına kullanılmak ve ağaçlandırılmak" şartıyla halka bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği arazisidir. Kuruluşunda yaklaşık 52 bin dekar olan arazi, 5524 sayılı Kanun ve benzeri yasal düzenlemelerle "Atatürk Orman Çiftliği arazisi" statüsünden çıkarılan parseller üzerinden aşındırıldı. Bu süreçte araziler, önce farklı kamu kurumlarına, belediyeye, üniversitelere tahsis edildi; ardından ihaleler yoluyla özel şirketlere devredildi. 2020'li yıllara gelindiğinde arazinin yaklaşık %40’ı aşındı, Atatürk Orman Çiftliği 33 bin dekara kadar geriledi.
Marmara Köşkü ise Atatürk Orman Çiftliği arazisinin halka emanet edildiği simge bina olarak öne çıkıyordu: 1937’de Atatürk, Atatürk Orman Çiftliği’nin şartlı olarak halka emanetine burada imza atmış, Köşk ise Atatürk Orman Çiftliği’nin en yüksek noktasında, tüm araziye hâkim bir tanık mekân olarak inşa edilmiştir. Mayıs 2016’da tescil tartışmaları sürerken, bir gece operasyonuyla yıkıldı. Öte yandan, çiftliğin 750.000 metrekarelik alanı üzerine inşa edilen Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve yaklaşık 801 milyon dolar maliyetle yapılan ancak bugün atıl durumda kalan Ankapark projesi, Atatürk Orman Çiftliği’nin üretim odaklı kimliğinin nasıl yeniden tanımlandığını gösteriyor.
Benzer bir süreç, Haziran 2017’de Ankara Ulus’taki İller Bankası Binası için de işletildi. 1933’te yerel yönetimlere teknik ve finansal destek sunmak amacıyla kurulan banka, belediyecilik akademisine katkıları ve yarışma usulüyle ürettiği projelerle dünyada benzersiz bir kamu kurumu modeli oluşturmuştur. 2011’de ise "İlbank A.Ş." adıyla şirketleşen banka, kamu yararı odaklı misyonundan uzaklaşmıştır.
Ulus’ta, 1937’de modern mimarinin öncülerinden Seyfi Arkan tarafından inşa edilen tescilli bina, bir gece yıkıldı. Dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, molozun tozu henüz yere çökmemişken yıkım alanında verdiği muzaffer pozla birlikte şu mesajı paylaştı: “Sahur sonrası Gençlik Parkı karşısında meydan düzenlemesi için yapılan İller Bankası yıkımını denetledim. Emeği geçenlere teşekkürler.” Yıkımın gerekçesi olarak ise, hemen arkasında yükselen cami projesi için “meydan genişletme” ihtiyacı gösterildi.

Balık Hafızalı Kentli, Bir Kent Hayvanı
Kentteki bu fiziksel aşınma ve mekânsal müdahaleler, bireyin ve toplumun zihinsel süreçlerinde doğrudan bir karşılık bulur. Bireysel ölçekte hafıza, algıların depolanma becerisinden öte; kimliğin, tecrübenin ve varoluşun sürekliliği demektir. Hafıza kaybı, benlik kaybıdır. İnsanları birbirinden ayıran özellikler kimliği nasıl oluşturuyorsa, kentlere karakterini veren ve onlara özgünlük katan da bu hafıza katmanlarıdır.
Bilişsel açıdan hafızayı ikiye ayırabiliriz: Kısa dönemli hafıza, sadece o anlık ihtiyaç duyulan bilgileri (örneğin bir kavşaktan dönerken soldan araç gelmemesini) tutar ve işlevini tamamladığında bu veriyi imha eder. Uzun dönemli hafıza ise bizi "biz" yapan her şeyi; becerilerimizi, değerlerimizi ve hayat hikâyemizi barındıran dayanıklı bir yapıdır.
Kent belleğinin silinmesi, bir toplumu kolektif olarak "kısa dönemli hafızaya" mahkûm etmekle eşdeğerdir. Sadece hayatta kalmaya ve anlık reflekslere odaklanan, dünü hatırlamayan ve yarını hayal edemeyen bir zihne; insanı insan yapan tarihsel derinlikten kopararak adeta biyolojik bir döngüye, "hayvan olma" haline hapseder.
Mevkiden Yere: Tarih Bilinci
Hafıza, geçmişi saklayan bir depodan çok daha fazlasıdır; gözlemlerimize yönelik muhakemelerimizden yola çıkarak zihinde inşa ettiğimiz bir anlam katmanıdır. Sarıkamış, Gezi Parkı veya Tandoğan Meydanı dendiğinde zihinde canlanan şey, koordinat düzlemindeki bir nokta, bir mevki değildir. Burası artık bir "yer"dir. Toplumsal ve bireysel anlamlar üst üste binmiştir; o mekânı oluşturan koşul ve iradenin, o mekânda bir araya gelen insanların ahvalinin bir sembolüdür. Bir başka deyişle, mekânlar hafızanın taşıyıcısıdır, hatırladıklarımız kadar, nerede hatırladığımız da önemlidir.
Fransız tarihçi Pierre Nora bu yüzden “hafıza mekânları”ndan söz eder: Meydanlar, okullar, fabrikalar, anıtlar… Bir meydanın adını değiştirdiğinizde ya da bir okulu kapattığınızda, aslında sadece bir yeri değil, o yerle kurulan ilişkiyi de dönüştürürsünüz. Bu yüzden kentte hafızanın silinmesi, bireysel bir unutma değil, kolektifi yıkma ve görünmez kılma sürecidir.
Hafıza olmadan tarih bilinci olmaz. Bir yapının yıkımı, işlevinin veya adının değişmesi o mekânın tarihteki anlamının ve üstlendiği rolün fark edilmesini de engeller. Tarih bilinci, bu kaybolan katmanları görmeyi sağlar, katmanların neden kaybolduğunu da anlamayı mümkün kılar.
Hafızanın "Estetik" İstilası
Hafızaya müdahaleler yalnızca balyozla, dozerle gerçekleşmez. Gül Köksal’ın Rahmi Koç’un Kültür Sermayesi başlıklı analizinde de vurguladığı üzere, kentsel hafızaya yönelik daha yumuşak, estetik müdahaleler de mevcuttur: Mesela bir "kültür-sanat" projesinin görkemiyle, rıza inşa edilerek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi eliyle Hasköy Caddesi’nin adının "Rahmi Koç" olarak değiştirilmesi, bu sembolik müdahalenin en güncel örneklerinden biri. Yerel yönetimlerin "kente on yıllardır kattığı değer" vurgusuyla sunduğu bu jest, sermayeye meşruiyet kazandırma ve devlet-sermaye ilişkilerini güçlendirme işlevi görür.
Bu rıza üretiminin bir diğer ayağını ise "miras endüstrisi" oluşturur. Eskiden binlerce işçinin emeğiyle var olan, grevlerin, sınıfsal çatışmaların ve üretimin kalbi sayılan ağır sanayi mekânları, bugün lüks birer dekor haline getirilir. Mekânın içindeki alın teri ve yaşanmışlık dışarıda bırakılarak geçmiş yeniden paketlenir. Böylece kentli, kamusal mirasından koparılıp lüks bir deneyimin pasif bir müşterisine dönüştürülür. Mekânın gerçek tarihi, estetik bir illüzyonla perdelenerek hafızalardan silinir ve geriye sadece sermayenin "hayırseverlik" ve "sanatseverlik" anlatısı kalır.
Şok Doktrini: Kafa Travması, Hafıza Tasfiyesi
Rıza üretiminin yetmediği, toplumun köklü itirazlarının "kültür-sanat" estetiğiyle yumuşatılamadığı durumlarda, Naomi Klein’ın "Şok Doktrini" olarak adlandırdığı daha vahşi bir mekanizma devreye girer. Klein’ın kuramsallaştırdığı bu yaklaşım, toplumların büyük bir kaos, savaş veya doğal afet anında yaşadığı kolektif travmanın, normal şartlarda asla kabul edilmeyecek radikal ekonomik ve mekânsal müdahaleler için bir "fırsat penceresi" olarak kullanılmasına dayanır. Bu teoriye göre, bir toplum ağır bir "kafa travması" (şok) yaşadığında psikolojik bir gerileme dönemine girer; elindeki nirengi noktalarını kaybeder ve savunmasız kalır.
Bu doktrinin laboratuvarlardan biri, 2005’teki Katrina Kasırgası sonrası New Orleans’tır. Şehir sular altındayken ve yoksul kesim şehirden tahliye edilmişken, bu yıkım "eğitim sistemini reforme etmek için bir fırsat" olarak değerlendirilmiştir. Sonuç; kamu okullarının hızla özel okullara dönüştürülmesi ve yoksulların yaşadığı sosyal konutların yıkılarak yerlerine lüks projelerin dikilmesi olmuştur. Halk felaketin şokunu atlatıp geri döndüğünde, sadece evlerini değil, kendi hafızalarındaki şehri de kaybetmiş; kentlerinin yabancısı olmuşlardır.
Bugün benzer bir endişe, Hatay depremi sonrası yürütülen "yeniden inşa" sürecinde de var. Afet sonrası ilan edilen "rezerv alan" düzenlemeleri ve mülkiyetin el değiştirmesine dair belirsizlikler, kentin yerlilerini ve binlerce yıllık tarihsel dokuyu korumaktan ziyade; hafızasız, tekdüze ve mülkiyet hakkının sermaye lehine yeniden dağıtıldığı bir sürece işaret ediyor. Eğer Hatay, o kendine has kent dokusunu ve toplumsal çeşitliliğini kaybedip toplu konutların griliğine hapsedilirse, bu sadece mimari bir hata değil, bir kentin "şok doktrini" ile hafızasından koparılması olacak.
Bugün Gazze için hazırlanan lüks sahil projelerinde de Şok Doktrini’ni görebiliriz. Trump’ın damadı Jared Kushner’in Davos’ta tanıttığı "Yeni Gazze Planı” gösteriyor ki, Filistinlilerin yurduna “kelepir gayrimenkul” gözüyle bakılıyor. 90 bin ton bombanın ve 60 milyon ton molozun altındaki binlerce yıllık tarihi, Trump -kendi ifadesiyle- bizzat bir emlakçı gözüyle değerlendiriyor ve diyor ki: "Şu deniz kenarı konuma bakın, ne büyük bir potansiyel". 180 adet gökdelen, veri merkezleri ve lüks turizm bölgelerinden oluşan bu plan; Gazze’yi Filistinlilerin yurdu olmaktan çıkarıp, uluslararası sermayenin "Ortadoğu’nun Rivierası" olarak kurguladığı bir yatırım nesnesine dönüştürmeyi hedefliyor. Mekân; binaları, camileri, zeytin ağaçları ve insanlarıyla beraber, tüm fiziksel kanıtlarıyla, insanlığın belleğinden silinmek isteniyor.
Hafızasız Kent, Yurttaşsız Toplum
Kentsel hafızaya yönelik bu sistematik saldırılar, ister "kültür-sanat" ambalajlı bir rıza inşasıyla ister "şok doktrini"nin vahşi yıkımıyla olsun, aslında kenti sterilleştirilmiş bir lüks tüketim sahnesine ve insanını da kendi yaşam alanının figüranı haline getirmeyi amaçlıyor. Friedrich Engels, işçi mahallelerinin ortasından geçen o geniş yolları ve lüks binaları anlatırken bu planlı müdahalenin altını çiziyor:
“Üst üste inşa edilmiş işçi mahallelerinin tam ortasında, uzun, düz ve geniş yollar açmaktaki ve onların her iki yanına büyük lüks binalar sıralamaktaki amaç, barikat savaşını stratejik olarak güçleştirme amacının yanı sıra hükümete bağımlı, özellikle Bonapartçı bir inşaat kesimi proletaryası yaratmak ve kenti tam anlamı ile bir lüks kenti haline dönüştürmektir.”

Henri Lefebvre’in "Kent Hakkı" (Le Droit à la ville) kavramına göre, kent hakkı, sadece kente erişim ya da barınma hakkı değildir; sakinlerinin kentsel yaşama, mekânın üretimine ve her türlü karar alma sürecine tam katılımını demektir. Bu perspektiften bakıldığında, yurttaş kenti sadece "hatırlayan" pasif bir depo değildir; kenti eylemiyle, itirazıyla, sokaktaki yürüyüşüyle ve bahçesindeki saksıyla her gün yeniden üreten kişidir.
“Yüksek burçlarıyla Zaira'yı boşuna anlatmaya çalışacağım sana gönlüyüce Kubilay. Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığmdan söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir: bir sokak lambasının yerden yükseldiği ve orada idam edilen zorbanın sallanan ayakları ile yer arasındaki uzaklıktır; o lambadan karşı parmaklığa gerilen ip ve kraliçenin düğün alayının geçeceği güzergâhı donatan süslemelerdir; parmaklığın yüksekliği ve şafakta onun üzerinden atlayıp kaçan gizli sevgilinin sıçrayışıdır; bir saçağın eğimi ve aynı pencereye süzülen bir kedinin o saçak üzerinde kayarcasına yürüyüşüdür; burnun arkasından birden çıkıveren harp gemisinin toplarıyla çizdiği siluet ve saçağı yok eden bombadır; balık ağlarındaki yırtıklar ve ağlarını yamamak üzere iskeleye oturmuş, kraliçenin gayri meşru oğlu olduğu ve kundağıyla, oraya, iskeleye bırakıldığı rivayet edilen zorbanın harp gemisinin hikâyesini yüzüncü kez birbirlerine anlatan o üç yaşlı adamdır.”
Italo Calvino – Görünmez Kentler
Meydanları çevreleyen polis kordonları, değiştirilen tabelalar, gece operasyonlarıyla yıkılan Cumhuriyet binaları, sermayedarlara verilen kamu arazileri… Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabında; Marco Polo’nun Zaira kentini tanımlarken söylediği gibi bir kenti kent yapan sadece ölçüleri veya fiziksel unsurları değil, geçmişte olup bitenlerle bugün arasındaki ilişkidir. Kentin hafızası silindiğinde, bu bağ da kopar; tarihsel katmanların farkına varamayan insan, kendi geçmişinin ve toplumunun izlerini okuyamaz.
Hafıza olmadan tarih bilinci olmaz; tarih bilinci olmadan da yurttaş olunamaz. Bugün hafızaya yapılan müdahalelerle, yurttaşın belleğini silinir, insan yurttaşlıktan çıkarılır; sonra kim bilir o topluma ne olur?