Hangi Türkiye, Hangi Mutabakat?
Ferda Albağ · 2026-08-24

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), politik arenadaki çeyrek asırlık varlığını ve yirmi dört yıla yaklaşan iktidarını "Türkiye Mutabakatı" söylemiyle yeni bir siyasal çerçeveye yerleştirmektedir. Siyasal tarihte yirmi beş yıl, kutlama panolarının süslenmesiyle sınırlı kalamaz; bir hareketin yönettiği ülkeyi neye dönüştürdüğüyle yüzleşmesi için de yeterince uzun bir süredir. İktidarın öne çıkardığı başarı anlatısının karşısında, geniş toplum kesimlerinin yaşadığı geçim ve gelecek kaygısı, çeyrek asrın toplumsal bilançosunun başka bir yüzünü gözler önüne seriyor. Bugün çalışanın, emeklinin ve gencin omuzlarına yüklenen ekonomik ve toplumsal belirsizlik, basit bir başarı ya da başarısızlık değerlendirilmesinin çok ötesinde, devletin, sermaye birikim modelinin ve yurttaşlık bağının değiştirildiği tarihsel bir dönüşüme işaret etmektedir.
Bu noktada temel soruyu sormak kaçınılmazdır: Mutabakat kimler arasında, hangi ilkeler üzerinde ve hangi maddi koşullarda mümkündür? Gerçek anlamıyla mutabakat iktidar etrafında birleşmek değil, farklı hayatların yurttaşlık temelinde ortak bir gelecek üzerinde söz sahibi olmasıdır. Böyle bir ortaklık, farklı çıkarları ortadan kaldırmayı amaçlamaz, bu farklılıkların ortak hukuk düzeni, eşit siyasal haklar ve kamusal kurallar içinde birlikte var olabileceği koşulları gerektirir. İlan edilen “Türkiye Mutabakatı” ise çeyrek asırlık iktidarın ortaya çıkardığı toplumsal sonuçlar doğrultusunda değerlendirilmelidir.
2001-2007: Krizden doğan muhafazakâr demokratik merkez
Türkiye’nin son çeyrek asrını anlamak için AKP iktidarının başlangıcına, yani 2001 ekonomik krizinin toplumsal ve siyasal alanda yarattığı yıkıma bakalım. Merkez sağ ve merkez sol partilerin ağır bir temsil kaybına uğradığı bu dönemde ortaya çıkan siyasal belirsizlik, yeni aktörün iktidara yürüyebileceği koşulları yarattı. Antonio Gramsci’nin, eskinin ölmekte olduğu fakat yeninin henüz doğamadığı kriz dönemlerini açıkladığı “interregnum” (alacakaranlık) kavramı, 2001 sonrasında oluşan siyasal boşluğu okumak için açıklayıcı bir çerçeve sunar.
Avrupa Birliği üyelik perspektifi ve demokratikleşme reformları siyasal gündemin ön sıralarında yer alırken, AKP ekonomik alanda 2001 krizi sonrasında yapılandırılan programın temel yönelimlerinden bütünüyle kopmadı. IMF-Dünya Bankası eksenli mali disiplin, bankacılık reformu ve piyasa odaklı yeniden yapılanma yeni iktidar döneminde de sürdürüldü. Siyasal meşruiyetin dili ve toplumsal dayanakları değişirken ekonomi politikasındaki bu süreklilik, özelleştirmelerin hız kazanmasıyla daha belirgin hâle geldi. Özelleştirmeler yalnızca mülkiyetin el değiştirmesi anlamını taşımıyordu; kamusal varlıkların ve müştereklerin piyasa ilişkilerine açılması, sermaye birikiminin temel araçlarından birine dönüştü. Bu süreçte muhafazakâr toplumsal tabanın siyasal ağırlığı ve yükselen Anadolu sermayesinin ekonomik gücü bu dönemde birbirini besledi. Dış sermaye girişleri ve ihracata dayalı büyümenin sağladığı imkânlarla küresel piyasalara daha güçlü bir şekilde eklemlenen bu yeni siyasal ve ekonomik ittifak, iktidarın toplumsal desteğini genişletirken sonraki yıllarda devlet içindeki güç ilişkilerini değiştirecek yeni bir sınıfsal tahakküm ve yeniden üretim zeminini hazırladı.
2007-2013: Bürokratik dönüşüm ve güç transferi
İktidarın ikinci evresinde “vesayetle mücadele” söylemi, demokratikleşme iddiasının ve siyasal meşruiyet arayışının başlıca unsurlarından biri hâline gelirken, süreç zamanla devlet aygıtı içerisindeki güç dağılımının yeniden kurulmasına evrildi. 27 Nisan e-muhtırası, 2008’de AKP’nin kapatılması istemiyle açılan dava, iktidar ile yerleşik devlet yapısı arasındaki gerilimin keskinleştiği eşiklerden oldu. 2010 anayasa referandumu ise özellikle yargı organının yapısında meydana getirdiği değişikliklerle bu güç mücadelesinin kurumsal seyrinde yeni bir kapı açtı.
Ergenekon ve Balyoz davaları, askerî vesayetle hesaplaşma söyleminin yargı alanındaki başlıca örnekleri olarak bu döneme damgasını vurdu. Ancak ilerleyen yıllarda yargılamaların usulü ve delilleri etrafında ortaya çıkan ciddi tartışmalar, bu davaların hukuk düzeni içindeki yerinin yeniden değerlendirilmesine yol açtı. Aynı yıllarda AKP ile Gülen hareketi arasındaki siyasal yakınlık sürerken, Gülen hareketinin özellikle yargı ve emniyet bürokrasisindeki etkisi de devlet içindeki güç dağılımının unsurlarından biri hâline geldi.
Devletin işleyişindeki bu güç transferlerine, Kürt sorununun siyasal yollarla çözümüne yönelik yeni arayışlar eşlik etti. 2009’daki Demokratik Açılım ile başlayan ve Oslo görüşmeleriyle devam eden temaslar, 2012 sonundan itibaren İmralı görüşmeleriyle yeni bir evreye taşındı. İktidar bir yandan devlet içindeki güç denklemini değiştirirken, diğer yandan da toplumsal ve siyasal rızanın sınırlarını genişletebilecek yeni kanallar açmayı deniyordu. Ancak devlet içindeki güç ilişkilerinin yeniden kurulması ile toplumsal desteğin genişletilmesi aynı doğrultuda ilerlemedi. 2013’e gelindiğinde, hem toplumla kurulan ilişkinin hem de iktidarı taşıyan ittifakın sınırları ortaya çıkmaya başladı.

2013-2016: Hegemonya krizinin açığa çıkması
Yirmi beş yıllık tarihin en gerilimli kesitlerinden biri, iktidarın hegemonik kapasitesinin sınırlarına dayandığı ve onu taşıyan güç birliğinin çözülmeye başladığı 2013–2016 yıllarıdır. Gezi eylemleri, bu kırılmanın toplumsal alandaki en güçlü göstergelerinden biri olarak tarihe geçti. İstanbul’da bir parkın korunması talebiyle başlayan itirazın kısa sürede ülke çapına yayılması; meselenin çevre duyarlılığını aşarak yaşam tarzına müdahale, kent hakkı ve siyasal karar süreçlerine katılım talepleriyle birleştiğini gösterdi. Böylece ekonomik büyüme, seçim başarıları ve hizmet siyaseti üzerinden kurulan mekanizmanın toplumun bütününü kapsamadığı açığa çıkarken, gündelik hayat ve kamusal alan üzerinde daha fazla söz hakkı talebi kitlesel bir siyasal itiraza dönüştü.
Toplumsal alanda beliren bu gerilime kısa süre sonra iktidar bloku içindeki çatışma eklendi. Önceki dönemde devlet bürokrasisinin yeniden yapılanmasında birlikte hareket eden AKP ile Gülen hareketi arasındaki güç mücadelesi, 17-25 Aralık 2013 soruşturmalarıyla açık bir siyasal hesaplaşmaya dönüştü. Böylece 2007 sonrasında “vesayetle mücadele” söylemi etrafında kurulan ittifak çözülürken, yargı ve emniyet bürokrasisindeki güç dağılımı da siyasal mücadelenin doğrudan konusu hâline geldi. Kriz artık yalnız yönetenlerle yönetilenler arasındaki rıza ilişkisinde değil, iktidarın kendi içindeki güç paylaşımında da kendini gösteriyordu.
Aynı yıllarda Kürt sorununun siyasal çözümüne yönelik arayış da sürdü. 2013’te İmralı görüşmeleri ve silahlı unsurların Türkiye dışına çekilmesi gündemiyle belirginleşen çözüm süreci, 2015’teki Dolmabahçe açıklamasıyla önemli bir eşiğe ulaştı. Ancak aynı yıl sürecin sona ermesi ve çatışmaların yeniden başlaması, siyasal iklimi bütünüyle değiştirdi. Toplumsal rızanın genişletilebileceği siyasal çözüm alanı daralırken güvenlik eksenli yaklaşım yeniden ağırlık kazandı.
Gezi’yle kitlesel boyut kazanan toplumsal itiraz, iktidar bloku içindeki çözülme ve çözüm sürecinin sona ermesi, 2013 sonrasında siyasal alanın giderek sertleşmesine ivme kazandırdı. AKP ile Gülen hareketi arasındaki çatışmanın 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle çok daha ağır bir boyuta ulaşması ise yalnızca eski ittifakın kopuşunun değil, sonraki dönemin güvenlik ve merkezileşme ekseninde yeniden yapılanmasının da başlıca siyasal gerekçelerinden biri oldu.
2016-2018: Olağanüstü hâlden karar alma mimarisine
15 Temmuz sonrası ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yürütülen süreç, geçici güvenlik tedbirlerini aşarak devletin karar alma alt yapısındaki dönüşümün başlıca kilometre taşlarından biri oldu. Bu dönemde yürütmenin hareket alanı genişlerken yasama, yargı ve yürütme arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusu yeni yönetim modelinin merkezine yerleşti. 2017 anayasa referandumu ile kabul edilen ve 2018 seçimleriyle bütünüyle yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanlığı makamında toplandığı yeni bir kurumsal yapı oluşturdu. Venedik Komisyonu da 2017 değişikliklerine ilişkin değerlendirmesinde, yürütme üzerindeki denetimin zayıflaması ve yargı bağımsızlığı bakımından ortaya çıkabilecek risklere özellikle dikkat çekti.
Bu dönüşüm, Nicos Poulantzas'ın "otoriter devletçilik" kavramını dönemi adlandıran bir etiket olmaktan çıkarıp devletin değişen işleyişini tartışmak için anlamlı bir çözümleme aracı haline getirir. Poulantzas’ın tarif ettiği süreç, devletin basitçe daha “otoriter” hale gelmesinden ibaret değildir; siyasal kararların yürütmede yoğunlaşması, parlamenter mekanizmaların karar süreçlerindeki ağırlığının azalması ve devletin ekonomik ve toplumsal hayata daha doğrudan müdahale edebilmesiyle ilgilidir.
Poulantzas'ın işaret ettiği eğimlerle birlikte okuduğunda, OHAL döneminde genişleyen yürütme kapasitesinin ardından Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’yle karar alma yetkisinin merkezde toplanması, parlamentonun yürütme karşısındaki konumu ve denge-denetleme mekanizmalarının işleyişi üzerine tartışmaları kalıcılaştırdı. 2016–2018 dönemi, yalnızca bir yönetim sistemi değişikliğine değil, devletin karar alma mimarisinin yeniden kurulmasına işaret eden bir dönüm noktasıdır. Bu yeni mimarinin siyasal sonuçları kadar ekonomik sonuçları da, 2018 sonrasında yaşanan bölüşüm krizinin hangi kurumsal koşullar altında şekillendiğini anlamak bakımından önem taşır.
2018-2026: Bölüşüm krizi ve kurumsal aşınma
Yeni yönetim sisteminin yürürlüğe girmesinin ardından Türkiye ekonomik ve toplumsal sonuçları giderek ağırlaşan çok katmanlı bir kriz dönemine girdi. Düşük faiz politikası, kur şokları ve yüksek enflasyon, geniş toplum kesimlerinin alım gücü ve yaşam koşulları üzerinde ağır bir baskı yarattı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Tüketici Fiyat Endeksi verilerinde yıllık enflasyon Aralık 2022’de %64,27, Ocak 2024’te %64,86 ve Aralık 2024’te %44,38 olarak gerçekleşti. Ancak dönemin ekonomik bilançosu fiyat artışlarıyla sınırlı değildi. Enflasyonun kimler üzerinde ve nasıl bir yük yarattığı kadar, üretilen gelirin toplum içinde nasıl bölüşüldüğü de dönemin temel sorunlarından biriydi.
TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı İstatistikleri —gelir referans yılı 2024 olmak üzere— en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden %48 pay aldığını, en düşük gelirli yüzde 20’nin payının ise %6,4’te kaldığını gösteriyor. En yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı oran, en düşük grubunkinin 7,5 katına ulaşıyor. Bu veriler, haneler arasındaki gelir dağılımının eşitsiz yapısını ortaya koyarken, bölüşümün başka bir boyutunu millî gelirin üretim sürecindeki paylaşımı gösteriyor. TÜİK’in 2025 yılı millî gelir verilerinde işgücü ödemelerinin gayrisafi katma değer içindeki payı %36,9, net işletme artığı ve karma gelirin payı %44,1 olarak gerçekleşti. Farklı bölüşüm ilişkilerini ölçen bu iki veri seti birlikte okunduğunda, gelirin hanelere dağılımını ve üretimden doğan gelirin emek ile işletme gelirleri arasındaki paylaşımını açıklıyor. Yüksek enflasyonun ücret ve aylıklar üzerindeki birikimli baskısı da hesaba katıldığında, ekonomik krizin fiyat istikrarsızlığıyla sınırlı kalmadığı; yaratılan gelirin yurttaşlar arasında nasıl paylaşıldığına uzanan bir bölüşüm sorununa dönüştüğünü de gösteriyor.
Savunma sanayiindeki kapasite artışı ve büyük altyapı yatırımları, bu dönemin iktidar tarafından öne çıkarılan başlıca başarı alanları arasında yer aldı. Köprü, otoyol, tünel ve şehir hastaneleri gibi kamu-özel işbirliği projelerinde uygulanan geçiş, kullanım ve hizmet garantileri ise yatırımların toplumsal maliyetini ve kamu kaynaklarının hangi koşullarda, hangi öncelikler gözetilerek kullanıldığını tartışmanın parçası hâline getirdi. Bir yanda devasa yatırımlarla büyüme ve kalkınma anlatısı kurulurken diğer yanda gelir dağılımındaki eşitsizlik yalnızca piyasanın kendiliğinden işleyişiyle açıklanamaz; kamu kaynaklarının dağıtım biçimi de sınıfsal bölüşümün parçasıdır. Vergi, harcama, yatırım ve kaynak tahsisine ilişkin tercihler, bölüşüm ilişkilerinin biçimlenmesinde doğrudan rol oynadığından, ücretlerin alım gücündeki gerileme ve geniş kesimlerin ağırlaşan geçim sıkıntısı, iktidarın ekonomik tercihlerinden bağımsız okunamaz.
Ekonomik kararların merkezileşmesine siyasal ve kurumsal alandaki gerilimler de eşlik etti. Denge ve denetleme mekanizmalarının işleyişi, yargı bağımsızlığı, siyasal çoğulculuk ve seçilmiş organların karar alanı, yönetim sistemine ilişkin tartışmaların odağına yerleşti. Bunun somut örneklerinden biri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması konusunda Türkiye ile Avrupa Konseyi organları arasında süren uyuşmazlıklardır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Osman Kavala kararının uygulanmasını yıllardır denetim gündeminde tutması, yargı kararlarının bağlayıcılığı ve hukuk devleti ilkesi çerçevesindeki kurumsal gerilimin uluslararası hukuk alanındaki karşılıklarından biridir.
Freedom House’un 2026 değerlendirmesinde ise Türkiye 32/100 puanla “Not Free” (Özgür Olmayan) kategorisinde yer almaktadır. Bu tür endeksler, onları hazırlayan kurumların yöntemleri ve normatif ölçütleriyle sınırlıdır; tek başına bir ülkenin demokratik niteliği hakkında nihai hüküm oluşturamazlar. Freedom House verisi de bu anlamda başlı başına bir kanıt olarak değil, AİHM kararlarının uygulanması etrafındaki uyuşmazlıklar ve denge-denetleme mekanizmalarına ilişkin eleştirilerle birlikte ele alındığında, Türkiye’de siyasal çoğulculuk ve kurumsal işleyiş konusunda süren sorunlara ilişkin karşılaştırmalı göstergelerden biri olarak anlam kazanır.
2018 sonrasında ekonomik kararların merkezileşmesi ile gelirin toplum içindeki dağılımının yarattığı sorunlar aynı siyasal soruyu doğuruyor: Karar gücü ile ekonomik yük toplumun farklı kesimleri arasında nasıl dağılmaktadır?

Gemi retoriği ve sınıfsal çelişki
İktidarın bugün öne sürdüğü “Türkiye Mutabakatı” tezi, kriz dönemlerinde sıkça başvurulan “hepimiz aynı gemideyiz” söylemini mercek altına almayı gerektiriyor. Ortak kader vurgusu, iktisadi ve siyasal bedelleri toplumun hangi kesimlerinin üstlendiği sorusunu perdelediği ölçüde sınıfsal farklılıkları geri plana iter. Aynı ülkede yaşıyor olmak, krizin yükünü eşit taşımak anlamına gelmez. Güvertede oturanla makine dairesinde çalışan aynı gemidedir; fakat rotayı belirleme gücü de fırtınanın bedeli de aralarında eşit bölüşülmez. Ücretli çalışan, emekli ya da küçük üretici krizin sonuçlarını yaşamında doğrudan hissederken, kamusal kaynakların nasıl kullanılacağına ve ekonomik önceliklerin nasıl belirleneceğine aynı ölçüde söz sahibi değildir.
Siyaset, kamusal kaynakların adalet içinde bölüşülmesi kadar yurttaşın ortak geleceğe ilişkin kararlara katılabilmesinin de aracıdır. Bu ilişkinin zayıfladığı yerde bölüşüm sorunu temsil sorunundan ayrı düşünülemez. 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edilerek 23 Haziran’da yenilenmesine karar verilmesi, seçimle ortaya çıkan yurttaş iradesinin kurumsal karşılığı üzerine yoğun bir tartışma yarattı. Bunu izleyen yıllarda, bazı belediyelere kayyım atanması ve seçilmiş belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması da farklı hukuki süreçlere dayanmakla birlikte, yerel temsilin sürekliliği ve seçmen iradesinin siyasal karar düzenindeki yeri hakkındaki tartışmaları büyüttü.
AKP, kuruluşunda “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyordu. Yirmi beş yıl sonra bu sözün gerçekleşip gerçekleşmediğini sormaktan daha anlamlı olan, neyin değiştiğine ve yerine neyin kurulduğuna bakmak yerinde olacak. Çünkü gerçekten de pek çok şey eskisi gibi değil. Siyasette “yeni”, kendi başına bir değer ölçüsü değildir. Bir düzenin kendinden öncekinden farklı olması, onun daha eşitlikçi, daha özgür ya da daha müreffeh kılmaz. Çeyrek asrın bilançosu da bu perspektiften bakıldığında anlam kazanır: Yurttaşın üretilen gelirden aldığı paydan kamusal hizmetlere, hukuk güvencesinden siyasal karar süreçlerindeki ağırlığına kadar değişimin yönünü belirleyen, yeniliğin kendisi değil, ortaya çıkardığı toplumsal sonuçlardır.
Elbette geçmişe dönüp bakmak, eski Türkiye’yi özlenecek yekpare bir dönem olarak tarif etmeyi gerektirmiyor. Asıl soru, AKP’nin iktidara geldiği günden beri yurttaşın hangi alanlarda ilerlediği, hangi kazanımlarını yitirdiği ve bugün hangi hakları yeniden talep etmek zorunda kaldığıdır. Gelirin toplum içindeki dağılımı, emeğin yaratılan değerden aldığı pay ve hayat pahalılığının farklı sınıflar üzerindeki yükü, değişimin maddi sonucunu verirken; hukuk, temsil ve karar süreçlerine katılım da aynı yapının siyasal tarafını oluşturur. “Eski” ile “yeni” arasındaki gerçek ölçü de burada aranmalıdır.
Aynı iktidar şimdi, “Türkiye Mutabakatı”ndan söz ediyor. Bu söylem, geçmişin dökümünün yanında bugün yürütülen siyasal sürecin niteliğini de tartışmaya açıyor. “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda hazırlanan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un yasalaşması, Türkiye’nin uzun yıllardır taşıdığı ağır bir soruna ilişkin yeni bir siyasal evreyi de beraberinde getiriyor. “Türkiye Mutabakatı” sözünün içeriği de bu noktada önem kazanıyor: Bir mutabakatın Türkiye’ye ait sayılabilmesi için yalnızca siyasal aktörlerin uzlaşması yeterli midir? O mutabakatın toplumsal kuruluşuna yurttaşların da katılması gerekmez mi?
Mutabakatın konusu Türkiye ise, onun öznesinin kim olduğu tali bir mesele olarak ele alınamaz. Parlamento, siyasal partiler ve devlet kurumları kadar emekçilerin, meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin ve toplumun her kesiminin ortak geleceğin kuruluşunda ne ölçüde söz sahibi olduğu da mutabakatın niteliğini belirler. Toplum, sonuçları kendisine bildirilen bir sürecin muhatabı mı olacaktır, yoksa o sürecin kuruluşuna katılan siyasal bir özne mi? Türkiye’nin tarihsel sorunlarından birini çözme iddiasında olan süreç, “Türkiye Mutabakatı” söyleminin gerçek sınavlarından birini tam da burada verecektir.
Yirmi beş yıllık hikâye, başlangıçtaki “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” vaadinden bugünkü “Türkiye Mutabakatı” çağrısına uzanıyor. Aradaki mesafeyi ölçmenin yolu ise karar gücünün, refahın ve toplumsal bedellerin nasıl paylaşıldığına bakmaktan geçiyor. Aynı gemide bulunmak ortak bir gelecek için yeterli değilse ve rotayı çizme hakkı gemidekiler arasında paylaşılmıyorsa, geriye yazının başındaki soru kalıyor: Hangi Türkiye ve kimin mutabakatı?