Haziran'ın Yarım Bıraktığı Cümle: Gezi, Müşterekler ve Birlikte Yaşamanın İmkânı

Emine Albağ · 2026-07-06

Haziran'ın Yarım Bıraktığı Cümle:
Gezi, Müşterekler ve Birlikte Yaşamanın İmkânı

Sokak, Siyasal Öznelik ve Kudretin Ete Kemiğe Bürünmesi

2013 Haziran’ının ilk günlerinde, Taksim Meydanı’nda dururken, tarihin yan yana duran insanların kararlılığıyla yön değiştirdiğine tanıklık ediyordum. Gözlerimin önündeki olgu, devlet aygıtını ele geçirmeye yönelik konvansiyonel bir kalkışma veya kurumsal yapıları yıkmayı hedefleyen klasik bir isyan değildi. Siyasetin yalnızca sandığa ve profesyonel aktörlerin tekeline sıkıştırıldığı bir dünyada bu deneyim, gücün asli kaynağı olanların eylemlerinde bir kapasitenin yeniden ete kemiğe bürünmesiydi; bunun mekânı sokak, mahali insandı. Cebri gücün geri çekildiği o geçici boşlukta yurttaşlar yan yana durdukça, konuştukça ve yaşamı paylaştıkça özgürlük istenci yeniden uyandı. Tek tek bireylerin yalıtılmış kuvvetinden değil, hareket eden insanların birleşik kudretinden doğan bu manzara, dayanışmanın sokağın ortasında hayat bulmuş halini temsil ediyordu. Dayanışma artık soyut bir düşünce olmaktan çıkmış, elle tutulur bir kuvvete dönüşmüştü.

Kamusal sahneyi tanınmış figürlerin iktidar mücadelesi olarak görmeyi reddeden o kendiliğinden duruş, yaşamda payı ve sesi daraltılanların yön tayin ettiği bir çıkış olarak yankılandı. Düzenin kıyısına itilip söz hakkından mahrum bırakılanların kendi sesleriyle "biz de buradayız" dediği bu uğrak, kolektif iradenin halk eliyle yeniden üretilmesi anlamına geldi. Meydanda somutlaşan bu yeni varlık, söz konusu sahanın yalnızca fiziksel bir coğrafya olmadığını kanıtladı. Burası, insanların birlikte düşündüğü, eleştirdiği ve siyasal iradelerini dile getirdiği canlı bir karşılaşma alanıydı.

Süreci tetikleyen ilk kıvılcımın birkaç ağacın sökülmesine verilen tepki olması, hareketin derinliğindeki iktisadi ve sınıfsal dinamiği gölgelememelidir. Karşımızdaki tavır, salt bir çevre hassasiyeti değildi; neoliberal sermaye birikim rejiminin kentsel alanları metalaştırma hamlesine karşı geliştirilmiş radikal bir itirazdı. Mülksüzleştirerek birikim sağlayan o acımasız çark, el koyma mantığının bugünün kentlerinde yeniden üretilmiş haliydi. Taksim’de savunulan sermayeye devredilmek istenen, sermaye tarafından paylaşılan dünyanın ta kendisiydi. İnsanlar yukarıdan dikte edilen ticarileştirilmiş tasarıma direndi, bölgenin kullanım değerini öne çıkardı ve ortak varoluş zeminini yeniden inşa etti.

Tarihsel Blok ve Hakikatin Verileri

Bu kentsel kuşatmaya karşı geliştirilen eylem, sokağın toplumsal kompozisyonunda da radikal bir sıçramayı beraberinde getirdi. Barikatlarda yarının işsiz mühendisi, çağrı merkezinde çalışan genç kadın, birkaç adım ötede ilk kez sokağa çıkan üniversite öğrencisi ve farklı siyasal ya da kültürel çevrelerden gelen insanlar yan yana durdu. Farklı emek fraksiyonlarını tek bir potada eriten şey, aynı üretim bandında bulunmaları olmadı bu kez, kentsel rant rejiminin ezilme tecrübesi yaşayan mağdurları olarak ortaklaşıyorlardı. Katılımcılar farklı hayat deneyimlerinden gelse de talepler, ortak bir haysiyet arayışında birleşti. Böylece kitle, egemen ideolojiye karşı yeni bir tarihsel blok oluşturma potansiyelini açığa çıkardı. 

Yöneten sınıfın sivil toplum ve medya üzerinden inşa etmeye çalıştığı rıza mekanizmaları, sokağın ürettiği alternatif dil karşısında birdenbire işlevsizleşti. Bilginin yalnızca akademide üretilmediği görüldü ve Gezi Park genelindeki forumlar, kendi sözünü üreten topluluğu kendi bilgisini üreten siyasal öznelere deneyim yoluyla dönüştürdü. Siyasi iktidarın bloğu, rıza zeminini kaybederek salt çıplak zora geriledi çünkü karşısında egemenliğin hakiki sahibi vardı ve hesap soruyor, oyunu bozuyordu.  

Fotoğraf: Mstyslav Chernov

Sokağın bu akışkan ve kendiliğinden gelişen karakterinin, üretilen "örgütlü manipülasyon" tezi karşısındaki en somut yanıtı, dönemin en kapsamlı saha araştırması olan KONDA Gezi Parkı Raporu’nda sabittir. Rapor incelendiğinde, katılımcıların büyük çoğunluğunun herhangi bir siyasi parti, dernek veya sivil toplum kuruluşuna üye olmadığı; yurttaşların yüzde 93,6’sının alana tamamen kendi istekleriyle, birer "sade vatandaş" olarak geldiği görüldü. Topluluğun yarısından fazlasını hayatında ilk kez bir gösteriye katılan 28 yaş civarı gençlerin oluşturduğu bu mobilizasyonda, eylemcilerin yüzde 49,1’inin doğrudan polis şiddetini gördükten sonra parka yönelmesi dikkat çekti. Katılımcıların temel motivasyonu yüzde 58 oranıyla "özgürlüklerin kısıtlandığı düşüncesi" olmuştu. Sayılar bile tek başına çok şey söylüyordu: İki hakikat, özgürlük ve düşünce artık birbirinden çok uzaktı.

Karşılaştırmalı Tarih ve Hukukun Sınırları

Bu tablo yalnızca Türkiye'ye özgü değildi. Toplumsal hareketler tarihi, farklı dönemlerde benzer kolektif deneyimlerin ortaya çıktığını gösterir. Parkın içinde kurulan mutfaklar, kütüphaneler ve revirler, belirli yönleriyle 1871 Paris Komünü’nün halkın mekânı gerçekten kamusallaştırmasını, kendisinin kılmasını hatırlatır. Benzer şekilde, kararların meydan forumlarında herkesin eşit söz hakkıyla alınması, dünya ölçekli benzer yatay örgütlenme deneyimleriyle kesişen nitelikler barındırır. Hareket, meydanların birer itiraz odağı haline gelmesi açısından Arap Baharı ile paralellik taşısa da felsefi düzeyde ondan kesin çizgilerle ayrışır. Kurumsal meşruiyetini yitirmiş ya da otoriterleşmiş yapılara karşı sistemsel bir altüst oluşu hedefleyen Tahrir’in aksine Gezi; anayasal mekanizmaları bulunan bir ülkede, daralan hakları ve seküler yaşam çevrelerini korumayı amaçlayan radikal bir çıkış olarak gün yüzüne çıkmıştır.

Ne var ki sokağın bu akışkan ve barışçıl niteliği, ardından gelen yargı süreçlerinde adalet sisteminin en büyük tıkanıklığına dönüştü. Osman Kavala ve Tayfun Kahraman gibi isimlerin tutukluluk halleri üzerinden yürüyen tartışma, sığ bir polemiğin ötesinde felsefi bir çelişkiyi barındırır. Modern ceza hukuku, büyük ölçüde hiyerarşik örgütlenmeler ve bireysel fail varsayımı üzerine kurulur. Bu nedenle, belirgin bir liderliği ve komuta zinciri bulunmayan kitlesel hareketlerle karşılaştığında, onları kendi dar sınırları içinde anlamlandırmaya zorlar. İddia makamının yaklaşımı, eylemliliği sivil toplum ağları üzerinden örgütlenen ve yönlendirilen bir merkezi yapı çerçevesine hapsetmektedir. 

Hannah Arendt'in belirttiği gibi siyasal olan, insanlar birlikte hareket ettiği anda ortaya çıkar. Tam da bu nedenle merkezi önderliği olmayan kolektif eylemler, klasik iktidar tahayyüllerini boşa düşürür. İktidarın Gezi’yi mutlaka örgütlü bir merkeze bağlama ihtiyacı, yalnızca hukuki bir tercih değil, karşı-hegemonik bir toplumsal hafızayı denetim altına alma çabasının tezahürüdür. Gramsci'nin işaret ettiği üzere egemen blok, yalnızca zor aygıtlarıyla değil, ürettiği toplumsal rızayla da varlığını sürdürür. Gezi tam da bu rıza alanını görünür biçimde sarstı. Siyasal tehdit olarak kodlanan unsur kalabalığın kendisi değil; merkezi bir önderlik olmaksızın ortak bir siyasal öznenin ortaya çıkabilmesiydi. Kaldı ki, merkezi bir önderliğin olması da hiçbir toplumsal tepkiyi kendiliğinden suç kapsamına almak için yeterli görülemez.  

Egemen sınıf, rıza üretemediği bu kendiliğindenliğe ceza hukuku kalıplarıyla kurmaca bir hiyerarşi dayatarak sokağın kurucu kudretini kriminalize etmek zorundaydı. Osman Kavala dosyasının AİHM Büyük Daire sürecinde yeniden üst perdeden tartışılmaya açılması ve yüksek mahkeme içtihatlarının yerel yargı pratiklerinde karşılık bulamaması, bu hegemonya krizinin güncel kanıtları arasındadır. Hukuk, demokratik alanı genişleten değil, daraltan bir işleve sürüklenmiştir.

Cumhuriyet, Halkçılık ve Müştereklerin Mirası

Hukukun sınırlandırmaya çalıştığı bu refleks, tarihsel köklerini Cumhuriyet'in kamucu modernleşme anlayışında ve halk egemenliğini esas alan yurttaşlık fikrinde buluyordu. Cumhuriyet'in kurucu ilkelerinden Halkçılık, yalnızca bir siyasal temsil meselesi değildir; aynı zamanda kamusal hayatın nasıl inşa edileceğine ilişkin bir tasavvurdur. Yurttaşı seçmenlikle sınırlamaz, kamusal hayatın öznesi olarak yapılandırır. Bu yönüyle Cumhuriyet'in halkçılık anlayışı ile kent hakkı düşüncesi aynı tarihsel zeminden doğmamış olsa da ortak bir siyasal ufukta buluşur. Biri halk egemenliğini, diğeri mekân üzerindeki kolektif tasarrufu savunur; her ikisi de ortak yararı hatırlatır. Bu bağlamda kent, karşılaşmanın ve iradenin ete kemiğe büründüğü müşterek bir yaşam alanıdır. Taksim Meydanı, Gezi Parkı ve AKM gibi alanlarda somutlaşan kent tasavvuru bu kamusallık idealinden beslenmiştir. Parkta taşınan Atatürk posterleri, bu vaadi yeniden hatırlatma arzusunun bir ifadesidir. Forumlar ve dayanışma ağları, Cumhuriyet'in kamusallık idealini müşterek mekân düşüncesiyle aynı hayatın içinde yeniden buluşturmuştur.

Fotoğraf: Jhon Lubbock

Gezi'nin siyasal hafızadaki ağırlığı, farklı toplumsal kesimlerin merkezi bir otorite olmaksızın birlikte hareket edebileceğini göstermiş olmasından da kaynaklanır. Bu nedenle Gezi, gelecekte ortak bir hayatın, paylaşılan hayatların kurulabileceği ihtimalinin de simgesidir. Toplumsal hafıza geçmişi olduğu gibi saklamaz; her kuşak onu kendi bugünü içinde yeniden kurar. Gezi'nin bugün hâlâ canlı kalmasının, iktidarın zihninde bitmeyen bir sarsıntı yaratmasının nedeni de bu hafıza döngüsüdür.

Geriye baktığımızda, sokağın kurduğu o dilin yok olmadığını; aksine Cerattepe’den İkizdere’ye, Akbelen'den kıyıların ticarileştirilmesi karşısında yükselen mücadelelere kadar yeni biçimler kazanarak yaşadığını görüyoruz. Gezi artık bir meydanın adı olmaktan çok, hayatı savunan her itirazın içine dağılmış bir hafıza biçimidir. Tüm bu dinamikler, özü itibarıyla sermayenin kuşatmasına karşı müştereklerin savunusu fikrinde ortaklaşır.

Gezi'nin bıraktığı asıl miras, bir parkı savunmak değil, birlikte yaşayabilme ihtimaline dair inancı korumaktır. Paylaşılan dünya, ortak bir mekân olduğu gibi karar alma hakkının toplumsal biçimidir. Sermaye birikim rejimine karşı geliştirilen kent hakkı savunusu da bu yüzden sessiz bir imkân olarak varlığını korur. Her yenilgi, gelecekte kurulabilecek başka bir ortaklığın ihtimalini içinde taşır; çünkü tarihin akışı yarım kalmış özgürlük girişimlerinden de beslenir. Umut, henüz tamamlanmamış olanın bilincidir. Toplumsal hafıza, birlikte hareket edebilmiş olmanın bilgisini de kuşaktan kuşağa taşır. Toplum, verili kurumsal yapılara mahkûm ya da onları sonsuza dek yineleyen bir yapı değil, gerektiğinde kendi ortak yaşamını sıfırdan kurabilen yaratıcı bir öznedir. Gezi'nin geride bıraktığı en kalıcı miras, toplumun gerektiğinde kendi sözünü, kendi kamusunu ve kendi müştereklerini yeniden kurabilecek yaratıcı kudretini hatırlatmış olmasıdır. Haziran'ın yarım bıraktığı cümleyi tamamlayacak olan da yalnızca bu ortak iradedir.