Hep mi CHP? CHP Operasyonlarına Bütünsel Bir Bakış

Candan Sevinç · 2026-08-24

Hep mi CHP? CHP Operasyonlarına Bütünsel Bir Bakış

Ülkemizde uzun süredir kamuoyunun gündemini en çok meşgul eden konulardan biri; başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere, Cumhuriyet Halk Partili (CHP) belediye başkanları ve bürokratları aleyhine yürütülen yolsuzluk soruşturmalarının giderek derinleşmesidir. Soruşturma dosyalarına sürekli yeni ifadelerin ve iddiaların eklenmesi, var olan tartışmaları daha da büyütmektedir. Nitekim 31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından bugüne kadar en az 39 CHP’li belediyeye rüşvet ve yolsuzluk operasyonu düzenlenmiş; bu süreçte 36 belediye başkanı gözaltına alınarak tutuklanmıştır. Tutuklananlar arasında, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da yer almaktadır. Zaman içinde yargılama süreçlerindeki gelişmelere bağlı olarak bu isimlerden 6’sı serbest bırakılsa da, 30 belediye başkanı halen cezaevindedir. Bu operasyon dalgasının son halkası ise Ankara’daki başsavcı değişiminin ardından Çankaya Belediyesi’ne yapılmış, Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner ile birlikte 36 kişi gözaltına alınmıştır.

Seçilmiş belediye başkanlarının şafak vakti operasyonlarıyla gözaltına alınması ve ardından tutuklanması süreçleri, ciddi hukuki ihlalleri barındırmaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) göre bireysel suçlarda en fazla 24 saat olan, toplu suçlarda ise savcılık kararıyla en çok 4 güne kadar uzatılabilen yasal gözaltı sürelerinin sınırları zorlanmaktadır. Dahası CMK’nın 100. maddesi uyarınca bir tutuklama kararı verilebilmesi için, öncelikle kuvvetli suç şüphesini ortaya koyan "somut delillerin" varlığı şarttır. Bununla da yetinilmeyerek, şüphelinin kaçacağına veya delilleri karartacağına dair net olguların bulunması gerekir. Kanunda adli kontrolle serbest bırakma gibi alternatif ve hürriyeti daha az kısıtlayan yollar yer alırken, ortada somut bir delil dahi olmaksızın, neredeyse tüm belediye başkanlarının doğrudan suçlu varsayılarak tutuklanması, Anayasa ve CMK ile güvence altına alınan "masumiyet karinesi"ni açıkça zedelemektedir. Ceza yargılamasının en temel evrensel ilkesi olan "şüpheden sanık yararlanır" kuralı göz ardı edilmekte, suçu kesinleşinceye kadar herkesin masum olduğu gerçeği unutulmaktadır. Bu tablo, siyasal düzlemde ana muhalefet partisini dizayn etme çabasının ötesinde; seçilmiş belediye başkanlarını görevden uzaklaştırıp yerlerine kayyum atayarak sandıkta tecelli eden halk iradesini idari vesayetle etkisizleştirme amacını taşımaktadır. Seçilmişlerin bu yöntemlerle tasfiye edilmesi; seçim hukukunun adil, eşit ve tarafsız olma ilkelerini yerle bir etmekte ve toplumda "artık seçimlerin de bir öneminin kalmadığı" yönündeki tehlikeli inancı beslemektedir.

Ankara Adliyesi

Siyasi rekabeti demokratik kılan şey, bu rekabetin hukukla güvence altına alınmış serbest bir yarış olmasıdır. Haliyle seçim rekabetinin hukuka uygunluğu, siyasetin ne ölçüde demokratik olduğuna ilişkin bir karine işlevi görecektir. Göstere göstere yapılan gözaltılar, yeterli bilgi ve kanıt olmadan tutuklama yoluna gidilmesi ve savcılık iddianamelerinin kanun gereği makul sürelerde düzenlenmeyerek şahısların uzun süre cezaevinde tutulması; sürecin yolsuzlukla mücadeleden ziyade, "CHP ile mücadele" görüntüsü vermesine neden olmaktadır. Her ne kadar Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) iddianame düzenlenmesi için kesin bir süre öngörülmemiş olsa da bu süre uygulamada basit dosyalar için 1-2 ay, kapsamlı dosyalar için ise ortalama 3-6 aydır. Bu sürelerin aşılması halinde hukuk çevrelerinde, hukukun ve adaletin kasten geciktirildiği yorumları yapılmaktadır. Kök düşüncesi Magna Carta’ya uzanan “Geç kalmış adalet, adalet değildir” sözünü burada hatırlamak yerinde olacaktır. Diğer tüm partiler soruşturma kapsamından neredeyse tamamen muaf tutulurken, operasyonların sadece CHP eksenli yürütülmesi Anayasamızda güvence altına alınan temel hak ve hürriyetlere aykırılık oluşturmaktadır. Başkaca hiçbir partinin, özellikle de iktidar partisi belediye başkanlarının bu kadar gösterişli ve sansasyonel şekilde gözaltına alınmasına, suç isnat edilmesine ve tutuklanmasına şahit olunmaması, ülke genelinde samimi bir “temiz eller operasyonu” amacı güdülmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu manzara karşısında insan ister istemez şu soruyu sormak zorunda kalıyor: “Hep mi CHP?”     

Bu gelişmeler, yıllar içinde birçok siyasi iktidar mensubunun yargı kadrolarına atanması gerçeğiyle birlikte değerlendirildiğinde; hukukun hâlâ bağımsız olduğunu iddia etmek ancak hayalci bir yaklaşım olabilir. Bu durumun somut örneklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Yusuf Ziya Edin Yağcı: Eski AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı iken, doğrudan cumhuriyet savcısı olarak atanmıştır.

  2. Tuncay Bakırcı: Eski AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı iken, mesleğe kabul edilerek savcılık görevine getirilmiştir.

  3. Mustafa Tayyib Güneş: Eski AKP Ankara İl Gençlik Kolları Yöneticisi iken, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) kurasıyla Pazarcık savcılığına atanmıştır.

  4. Kadir Çelik: Eski AKP Trabzon İl Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı iken, savcı olarak göreve başlatılmıştır.

  5. Muzaffer Lekesiz: Dönemin üst düzey bürokratlarından eski Emniyet Genel Müdürü ve Vali Celalettin Lekesiz’in oğlu olup, kura töreninin ardından Kırklareli Cumhuriyet Savcılığına atanmıştır. 

  6. Ahmet Aydın: Eski AKP Adıyaman Milletvekili ve TBMM Başkanvekilinin yeğenleri ile yakınları, mülakat süreçlerini geçerek hâkimlik ve başsavcı adaylığı kadrolarına yerleştirilmiştir.

  7. Murat Bircan: Eski AKP Samsun Belediyesi Hukuk İşleri Müdürü ve AKP milletvekili aday adayı iken hâkimlik mesleğine geçiş yapmış, akabinde kamuoyunun yakından takip ettiği Gezi Davası’na bakan mahkeme heyetinde yer almıştır.

  8. Yıldız Seferinoğlu: Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde idari bürokrat olarak görev yapmakta iken, son süreçte Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeliğine seçilmiştir.

Bu örneklerin çok daha geniş bir tabloya işaret ettiği, birçok gazeteci tarafından ortaya konmuştur. Buradan hareketle, yargıda oluşturulmaya çalışılan yapının ne anlam taşıdığını anlayabiliriz. Nitekim bu dikey tırmanışın ve ödüllendirme mekanizmasının en çarpıcı tecellisi Akın Gürlek örneğinde vücut bulmuştur. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koltuğuna oturduğu andan itibaren, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere CHP’li belediyelere yönelik dosyaları bizzat yöneten ve bunları kamuoyu önünde "yüzyılın davası" ilan eden Gürlek, bu soruşturma dalgasının hemen ardından 11 Şubat 2026'da Adalet Bakanlığı makamına getirilmiştir. Siyasi iktidarın çizdiği sınırda "başarı" gösteren yargı aktörlerinin doğrudan kabineye taşınması, yargının sadece bağımsızlığını değil, tarafsızlık iddiasını da tümden boşa çıkarmaktadır.Madalyonun diğer yüzünde ise yargıdan AKP’ye doğru gerçekleşen siyasi geçişler durmaktadır. Selim Yağcı, Ahmet Çağlayan, Enver Yılmaz, Mahmut Poyrazlı ve Ramazan Toprak gibi isimler bu geçirgenliğin en net misalleridir. Medyaya yansıyan kulis bilgilerine göre; yargı mensuplarının AKP saflarına geçebilmesi için mevcut hâkimlik ve savcılık mesleklerinden istifa etmeleri yasal bir zorunluluktur. Listelerde kendilerine garanti bir sıra bulamayan birçok yargı mensubunun bu istifayı göze alamayarak milletvekili aday adayı olamadığı düşünüldüğünde; yargının "bağımsız ve tarafsız" niteliğini yitirerek nasıl "güdümlü" bir mekanizmaya dönüştüğü açıkça görülmektedir. Son olarak; Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaköse'nin Yargıtay üyeliğine seçilmesinin ardından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Aykut Çelik'in Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına getirilmesiyle birlikte Ankara Adliyesi’nde sarsıcı ve geniş kapsamlı bir kadro operasyonu yaşanmıştır. Bu doğrultuda 14 Cumhuriyet Başsavcı vekilinin görev yeri değiştirilmiş, bir kısmı farklı adliyelere sürülürken yerlerine yeni isimler tahsis edilmiştir. Bu operasyonel görevlendirme; bilhassa İBB ve CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalarda aktif rol oynamış bir savcının, tam da bu kritik dosyaların merkez üssü olan Ankara’daki yeni yetki alanının başına getirilmesi sebebiyle büyük bir siyasal tartışmayı tetiklemiştir. Yaşanan bu tablo, yargı üzerindeki siyasi müdahalenin en açık göstergelerinden biridir. Bu köklü revizyonun hemen ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle yürütülen soruşturmalarda ardı ardına tutuklama kararlarının çıkması, hafızalarda şu can alıcı soruyu canlandırmaktadır: Yeni atanan başsavcı vekilleri, eski heyetlerin hukuken yapamadığını veya yapmadığını, acaba hangi siyasi iradenin verdiği güçle yerine getirmektedir?   

Ayrıca adli kuşatma yalnızca belediye başkanlarıyla sınırlı kalmamakta; CHP’li milletvekillerini de ceza soruşturmalarının kıskacına almaktadır. Nitekim CHP Grup Başkanı Özgür Özel, Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ve bazı CHP’li parlamenterler hakkında yürütülen soruşturma dosyalarının, Antalya ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılıklarınca verilen "yetkisizlik" kararlarıyla Ankara’ya devredilmesi; Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Çelik’in adeta "CHP davalarının özel başsavcısı" olarak istihdam edildiği izlenimini pekiştirmektedir. Söz konusu soruşturma dosyaları ağırlıklı olarak rüşvet iddialarına dayandırılsa da belediye başkanlarına terör örgütüne yardım etmekten suç örgütü kurmaya, ihaleye fesat karıştırmaktan yolsuzluğa kadar uzanan geniş bir suç yelpazesi atfedilmektedir. Tüm CHP’li belediye başkanlarını, yerel yöneticileri ve milletvekillerini yargı yoluyla baskı altında tutma gayreti; ülkemizin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte yaşadığı köklü dönüşümün, yani hukuk devleti niteliğinden hızla sıyrılarak otoriter bir devlet biçimine evrildiğinin en berrak vesikasıdır. Böylelikle, mevcut iktidarla siyaseten mücadele edebilecek tüm muhalif partiler ve aktörler yargı eliyle bertaraf edilmekte, kurulan mutlak otoritenin tahkim edilmesi amaçlanmaktadır.

Saraçhane protestoları, 21 Mart 2025

Hukukun Üstünlüğü mü, Üstünlerin Hukuku mu? 

Hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, anayasal devlet ve hatta yasama devleti ve demokratik devlet görünüşte birbirlerine oldukça yakın, çoğu zaman birbirleri yerine kullanılabilen önemli kavramlardır. Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kavramları, hukuk tarafından sınırlanan, hukuka uygun, hukuk önünde eşitliğin ve yönetilenlerin hukuk güvenliğinin sağlandığı,  bütün güçlerin hukuka bağlı olduğu durumu nitelemek için kullanılır. 

Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve keyfi sınırsız yönetimin saf dışı bırakılması hukukun üstünlüğü ilkesinin gereğidir. Hukukun üstünlüğü ilkesi, devletin bireysel özgürlükler karşısında sınırlanması esasına dayanır. Devletlerin bir araç olarak hukukla yönetim sağlaması veya idarenin eylemlerinin yürürlükte olan hukuka uygun olması ise,  yasa devleti kavramıyla anılır.  Özünde hukukun üstünlüğü ise devlet iktidarının sınırlanmasıyla, insan haklarının korunmasına öncelik tanınması söylemini  ve uygulamayı gerektirir. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, keyfi iktidarın karşısında, hukukun mutlak üstünlüğü ve hâkimiyeti anlamına gelir ve keyfiliği, ayrıcalığı ve hatta hükümetin dar anlamda takdir yetkisinin varlığını dahi dışlar.  Hukukun üstünlüğü, bir kişinin veya bir grubun hukuk yoluyla yönetimine engel teşkil eder, dolayısıyla yasaların genel, açık ve öngörülebilir bir biçimde düzenlenmiş olması gerekir. Hukukun siyasi iktidarın hizmetine girmesi, yani hukukun bir araca dönüşmesi, hukukun üstünlüğü kavramının yok olması anlamına gelir. Böyle bir durumda, idarenin eylemleri üzerinde yargı kurumlarıyla sağlanan denetim de  ortadan kalkar. Otoriterlik, en genel anlamıyla, siyasal iktidarın demokratik denetim mekanizmalarından uzaklaşması ve Anayasalarda güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasıyla belirginleşen ve tüm alanlarda, siyasî iktidarın sınırlanamayan gücünün baskın olarak uygulandığı bir yönetim biçimidir. Demokrat olmaktan uzaklaşan devlet otoriterliğe dönüşebileceği gibi, totaliter bir rejime de sıçrayabilir.

Otoriter devlette belirli bir zümre veya sınıf kendi çıkarlarına uygun olarak üstünlük kurmaya çalışırken, yargıyı da araç olarak kullanmaya başlar. Hukuk  artık idareyi sınırlandıramaz, temel hak ve özgürlükleri koruyamaz, böylelikle devlet iktidarı bakımından sınırsız bir uygulama alanı açılır. Ayrıca, siyasi temsil tarzında önemli değişiklikler meydana getirilerek siyasi partiler işlevlerini yerine getiremez hale dönüştürülür. Devletin halk üzerindeki baskı araçlarının etkisi artar. Bu süreçte hukuk, farklı sermaye gruplarının, özellikle de hâkim grupların çıkarlarını temsil eden, idarenin kendi amacı doğrultusunda kullandığı bir argüman olur, yani araçsallaşır. 

Adliye İstasyonu

Türkiye’de Otoriter Dönüşüm

Türkiye'nin son yıllarda tecrübe ettiği anayasal dönüşümü, şimdiye dek üzerinde durduğumuz hususlar doğrultusunda ele alırsak; yoğun bir vesayetçi yargı tartışmasının tam merkezinde durduğumuzu görürüz. Bir Anayasa Mahkemesi (AYM) üyesinin, sosyal medya hesabından yüksek mahkemenin fotoğrafını paylaşarak “Işıklar yanıyor” ibaresini kullanmasıyla alevlenen ve hükümet kanadının sert yanıtlarıyla büyüyen o meşhur polemik, otoriterleşme aygıtlarının nasıl bir refleksle harekete geçirildiğini gözler önüne sermiştir. AYM’nin anayasal bir kurum olarak asgari işlevini yerine getirmesi karşısında dahi, siyasi iktidarın hoşa gitmeyen kararları amansızca eleştirmesi; hatta bu eleştirilerin dozu aşılarak olası her yargısal muhalefetin doğrudan "darbecilikle" eşdeğer tutulması, kurumsal kuşatmanın çapını göstermektedir.

Nitekim dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan'ın, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından jet hızıyla Yargıtay üyeliğine seçilmesi ve tek bir dosya bile incelemeye fırsat bulamadan doğrudan AYM üyeliğine atanması; yüksek yargıyı içeriden etkisizleştirerek saf dışı bırakma çabasının en somut tezahürüdür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları için en üst perdeden dile getirilen “Bizi bağlamaz” çıkışları, uluslararası yükümlülüklerimizin ötesinde, iktidarın bizzat kendi Anayasa Mahkemesi’ne bakış açısını da deşifre etmektedir. Önemli siyasi davalarda çoğunlukla iktidar blokunu memnun eden kararlara imza atan AYM’nin; Hatay Milletvekili Şerafettin Can Atalay'ın tahliye edilmesi gerektiğine ilişkin verdiği hak ihlali kararına karşı, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin açıkça "direnme ve uymama" kararı alması bu sürecin zirve noktasıdır. Anayasa Mahkemesi kararlarının istisnasız tüm idari ve yargı organlarını bağlayıcı olduğu hükmü Anayasamızın 153. maddesinde açıkça yer alırken, Yargıtay eliyle üretilen bu yargısal isyan, Türkiye'de anayasal düzenin ve hukuk güvenliğinin getirildiği noktayı tüm çıplaklığıyla belgelemektedir. 

Türkiye'de mevcut hukuk sisteminin geleneksel dengeleyici işlevi altüst edilerek, hukukun güvenlik ve önleyicilik nitelikleri tamamen bertaraf edilmiştir. Terörle mücadele merkezli ceza politikalarının adeta bir yönetim ilkesi olarak işe koşulması, otoriter devletçiliğin en kritik aşamalarından birini oluşturmaktadır. Ceza soruşturmalarında keyfiliğin öne çıktığı bu süreçte; özellikle CHP'li belediye başkanlarının hedef tahtasına oturtulması ve akla gelebilecek her türlü suçun onlara isnat edilmesi, toplumda artık herkesin "işlenmemiş suçların dahi şüphelisi" olabileceği yönünde haklı bir endişe doğurmuştur. "Terör örgütü propagandası yapmak" ve "suç örgütü kurmak" gibi muğlak iddiaların, “Demokles’in Kılıcı” gibi her koşulda muhalefetin tepesinde sallandırılması; hâkim kararı olmaksızın dinleme yapılabilmesi, polisin silah kullanım yetkisinin genişletilmesi ve arama işlemlerinin savcı hatta mülki amir izni dahi aranmaksızın icra edilmesi gibi pratikleri giderek "kural" haline getirmiştir. Bu siyasi atmosferde muhalif halk kesimleri ve meslek grupları kamusal hayattan dışlanmakta, bu dışlama faaliyeti ise yargısal bir formaliteden öteye geçmemektedir.

2017-2018 yıllarında gerçekleşen rejim değişikliğiyle, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte olağanüstü bir devlet biçimi olan otoriter rejim fiilen devreye sokulmuştur. Yapılması planlanan yeni anayasa değişikliğiyle de bu konjonktürel rejim biçiminin kalıcı bir devlet biçimine dönüştürülmek istendiğini yadsımak mümkün değildir. Siyasi gücün tek bir odakta bu denli yoğunlaşması; sermayenin ezici taleplerinin daha rahat hayata geçirilmesine, mevcut anayasaya şekil veren tarihsel Cumhuriyet projesinin yapısal bir krize girmesine yol açmaktadır. En önemlisi de bu süreç, özgür yurttaşlar topluluğunun karar verme mekanizmalarındaki demokratik rekabetinin yerine, egemen sermaye gruplarının karar vericiliklerindeki acımasız rekabetini ikame etmektedir. Böylelikle araçsallaşan yargı, otoriter devletin elinde siyasi rakipleri elimine eden kullanışlı bir aygıta dönüşmektedir.

Bugün hukuk çevrelerinde sıklıkla dile getirilen "Anayasasızlaştırma" süreci; en basit tanımıyla, başta Anayasa gelmek üzere yürürlükteki hukuk kurallarına saygı duymama, emredici hükümlerin gereklerini yerine getirmeme ve devlet aygıtını sistemli bir şekilde hukuktan arındırma anlamına gelir. Bir başka deyişle; kağıt üzerinde yürürlükte bir anayasa vardır ancak bu metin gerçek anlamda devletin temel organlarını bağlamamaktadır. Türkiye'de otoriter devlet biçimi; bir süre kısıtlı bir parlamenter demokrasi örtüsü altında, daha sonra ise gittikçe olağanüstüleşen ve kimilerinin "neopatrimonyal sultanizm", kimilerinin "rekabetçi otoriterlik", kimilerininse "tek adam rejimi" olarak adlandırdığı otokratik bir formla yaşamını sürdürmüştür. Bu son aşamada mevcut rejim, hem üretim ilişkileri hem de üstyapısal kurum ve aygıtlar bakımından köklü ve konjonktürel değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Bugün normalleştirilmeye çalışılan bu otoriter devlet biçimi, hem ekonomik hem de siyasi düzlemde yapısal farklılıklar üretirken; nihai tahlilde CHP özelinde tüm muhalefeti yok ederek, dikensiz bir gül bahçesinde "tek sınıf" olarak yola devam etme amacını güderek ilerlemektedir.