Her Değişim, Gelişme Değildir

Emine Albağ · 2026-03-14

Her Değişim, Gelişme Değildir

İstiklâl Marşı’nın kabulünün yüz beşinci yıl dönümünü kutlamak amacıyla bu yıl da 12 Mart günü, yurdun dört bir yanında birçok etkinlik düzenlendi. Günün kutlanmaya değer anlamı marşın adında dile getirilmiş, istiklâlin halk için kıymet ve gerekliliği de her dizesinde vurgulanmıştır. Atatürk, İstiklâl Marşı’nın önemini şu sözleriyle ifade etmiştir: "Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin layemut (ölümsüzlük) abidesidir." 

Bundan dokuz yıl önce Trabzon’un Tonya ilçesinde İstiklâl Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u anma etkinliğinde Arapça okunan İstiklal Marşı, 12 Mart 2026 günü Karaman’daki törende de Arapça okundu. Bu durum, cumhuriyetin insana en uygun kurucu rejim, haklarının korunup uygulanması için de demokrasinin en iyi yönetim olduğuna aklen ve kalben bağlı yurttaşlarda huzursuzluk yarattı. 

İstiklâl, Arapça kökenli bir kelime olup bağımsızlık, başkasına bağlı olmama durumu, kendi kaderini tayin etme gücü anlamına gelir. Türk Dil Kurumu'na göre de bağımsızlık ve hürriyet kelimeleriyle eş anlamlıdır. Hukuksal bağlamda ise istiklâl, bir milletin kendi iradesiyle hareket etmesini, egemenliğiyle başka devletlerin hükmü altında yaşamaması durumunu ifade eder. Türk halkı için istiklâl yalnızca tarihsel bir kazanım değildir, her kuşakta yeniden ve yeniden korunması gereken bir bilinçtir. Bu bilinç zayıfladığında bağımsızlık yalnızca bir kelimeden ibaret hale gelir.

İstiklal Marşı Türkçedir. Evet, Arap harfleriyle yazılmış, Arapça olduğu kadar Türkçe ve Farsça kelimelerle de bezenmiş, Türkçe cümle yapı ve dilbilgisi kurallarıyla kaleme alınmış manzum bir metindir. İstiklal Marşı’nın bugün Arapça okunması ve hükümetin atadığı Vali ve Milli Eğitim Müdürü tarafından ayakta alkışlanması ise AKP’nin geriye gitmekteki ısrarcı tutumunun bir göstergesidir. 

Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir, egemenlik ve yurttaşlık bilincinin taşıyıcısıdır. Bu nedenle resmî dilin tahrip edilmesi kültürel olmanın yanı sıra siyasal bir kırılmaya da işaret eder.

Ayrıca, 12 Mart 2026 günü, Karaman’daki törende T.C Anayasası’nın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî dilinin Türkçe olduğuna, devlet kurumlarında ve resmî işlemlerde bu dilin kullanılacağına ve değiştirilemeyeceğine hükmeden üçüncü maddesi –göz göre göre desem de olur, göze soka soka da- ihlâl edilmiştir. Kurucu ilkelerimiz nettir: Türkiye Cumhuriyeti, yüzünü çağdaş uygarlığa dönmüş bir ulus devlettir. 

Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak İhtilâf Devletleri’ne teslim olmuş, bu imzanın hemen akabinde, Millî Mücadele’nin çekirdeğini oluşturan halkın örgütlenme faaliyetleri köy ve kasabalarda başlayıp dereceler halinde yaygınlaşarak şahlanmıştır. Bu durum, Atatürk’ün dediği gibi, milletin bağrındaki sırrın ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. O sır ise, egemen ve bağımsız bir halk olma fikridir.

Bu süreç yalnızca bir kurtuluş değil, egemenliğin kaynağını millete devreden bir yeniden kuruluş sürecidir. Halkın kurtuluş sürecini tamamlamak amacıyla Atatürk’ün ileri görüşlülüğü ve önderliğiyle siyasî alanda çeşitli devrimler hayata geçirilmiştir. Saltanat ve halifeliğin kaldırılması, Cumhuriyetin ilan edilip laiklik ilkesinin Anayasa’ya girmesinin ardından hukuk, eğitim-kültür, toplumsal ve ekonomik alanlarda gerçekleştirilen dönüşümler de toplumu ilerleme yönünde yeniden yapılandırılmıştır. 

Söz konusu devrimler arasında yer alan, Harf ve Dil Devrimi, teknik bir değişim olmasının yanı sıra, toplumsal bir dönüşümü de ifade eder. Atatürk, 9 Ağustos 1928’de Sarayburnu’nda yeni harflerle yazdığı açıklamayı okumuş ve şunları söylemiştir: “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Bunu anlamak zorundasınız. Anladığımızın belirtilerine yakın gelecekte bütün dünya şahit olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum." Atatürk bu çağrısının ardından, 1 Kasım 1928’te Harf Devrimi’ni ilân etmiş, okur-yazar nüfusu arttıracağı bilinciyle de seferberlik başlatmıştır. Böylece, zaten Türkçe konuşan halkın yazı dili, konuşma diline yaklaştırılmıştır. Yine Atatürk’ün ifadesiyle Harf Devrimi, “Memleketin yükselme uğraşında başlı başına bir geçit” olmuştur.

1928 Kasım’ında iki Türk, belediye binası önünde asılı afişte, yeni geçiş yapılmış olan Latin harflerini inceliyor

Bu dönüşüm yazıyı değiştirdiği ölçüde, düşünmeyi de değiştirmiştir. Ortak dil, ortak düşünme zeminini yaratmış, bu da birlikte hareket etmenin önünü açmıştır. Ortak bilinç yurttaşlığın temelidir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde, 12 Temmuz 1932 tarihinde yürürlüğe konan Dil Devrimi’yle de Türkçe’nin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması hedeflenmiş ve Türk Dil Kurumu (o zamanki adıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti) kurulmuştur. 26 Eylül tarihi de yine Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde, 1932 tarihinde aynı gün toplanan Birinci Türk Dili Kurultayı'nın açılış günü anısına Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Tekrar bugüne dönelim. 

12 Mart 2026 günü yaşanan olay, münferit değildir. Son yıllarda gündeme gelen tartışmalar, (mezhepçi yaklaşımlar, kimlik siyaseti ve “ılımlı İslâm” söylemleri) Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinden uzaklaşma yönünde bir eğilimi göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı kararname ve uygulamalarıyla Anayasa’nın delik deşik edilmesi, sürecin siyasal boyutunu daha da görünür kılmaktadır.

Yurttaşlık yalnızca bir ülkeye aidiyet anlamı taşımaz, haklara sahip olma ve bu hakları kullanabilme kapasitesini de ifade eder. Mevcut kapasitenin zayıflaması halinde yurttaşlık anlamını yitirir.

Toplumsal hayat alanında ortaya çıkan siyasi ya da ekonomik değişimlerin gelişme sayılabilmesi için, bireylerin haklarının genişletilmesi ve bu hakların yurttaş lehine korunması ve işletilmesi gerekir. İnsan haklarının daraldığı, hukukun zayıfladığı ve kamusal alanın küçüldüğü bir ortamda değişimden söz edilebilir ancak gelişmeden söz edilemez. Mevcut hükümetin iktidara geldiği günden beri Anayasa’mıza rağmen eylemde bulunduğu, bu eylemlerinin ise yurttaşların haklarını gözetmek için olmadığı yaygın uygulama ve söylemleriyle ortadadır.

1948 yılında imzalanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi insan onuru, özgürlük, eşitlik ve adalet ilkelerine dayanan evrensel bir çerçeve sunar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu evrensel bildirgeyi 6 Nisan 1949’da imzalamış, 27 Mayıs 1949’da Resmî Gazete’de yayımlayarak uygulamaya koymuştur. Ancak günümüzdeki uygulamalar, bu ilkelere bağlılık konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Dil aşındığında, hukuk zayıfladığında ve yurttaşlık bilinci gerilediğinde Cumhuriyet yalnızca adı kalan bir yapıya dönüşür. 

İstiklâl Marşı’nın Arapça okunması AKP hükümetinde bir tepkiye neden olmuyorsa, bu Yeni Türkiye söyleminin pek eski bir söylemin devamı olmasındadır. ABD’nin de ellerini ovuşturarak beslediği bir Osmancılık söylemidir bu.