Heyulanın Direnişi “Manifesto, Sınıf Mücadelesi ve Özgürlük Üzerine Bir Deneme”
Nevhan Varol · 2026-08-17

Madenciler yeniden yollarda, yeniden direnişte. Bakanlığın arabuluculuğunda yapılması kararlaştırılan ödemelerini SSS Holding’den alamayan Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri, ağustos ayının başlarında, ücret ve tazminat haklarını alma talebiyle eylem başlattı. Taleplerini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yetkililerine iletmek isteyen işçiler polis tarafından engellendi, ulaşım imkânları kısıtlandı ve gözaltına alındı. Eylemlerin üçüncü gününde Ankara Valiliği, “kamusal düzenin” ve “gündelik hayatın etkilenebileceği” gerekçesiyle toplantı, yürüyüş, gösteri benzeri etkinliklere 15 gün süreyle yasak getirdi. Yasağa rağmen eylemlerini sürdüren işçilerden, sendika başkanı ve örgütlenme sorumlusu da dahil 80’den fazla kişi gözaltına alındı.
Yasal hakların talep edilmesi cebirle karşılaşırken, bu hakkın teslim edilmemesi geriye şu soruyu bırakıyor: yasalar kimin için işliyor, kimin için işlemiyor?
SSS Holding, 2004'te özelleştirme kapsamında Eti Gümüş'ü satın almasının ardından, 2007'de Ergani Bakır İşletmeleri'ni, 2008'de ise Nesko A.Ş.'yi bünyesine katarak madencilik alanındaki faaliyetlerini genişletti. Holdingin faaliyet raporuna göre 2.364 ruhsatın 1.433'ünün arama, 577'sinin işletme ruhsatı talebi, 354'ünün ise işletme ruhsatı olduğu belirtiliyor. TBMM'de Ağustos 2026'da yapılan açıklamaya göre Ekim 2023'te 310 olan ruhsat sayısı, 186 ruhsatın iptal edilmesiyle 124'e düşmüş durumda. Mevcut ruhsatların 114'ü işletme, 10'u arama ruhsatı; işletme ruhsatlarının yalnızca 67'sinde izin bulunurken, 59'unda faaliyetler durdurulmuş. Holdingin resmî sitesinde ödenmiş sermayesi 300 milyon TL ancak net kârına ilişkin açık güncel bir veri bulunmuyor. TEİAŞ-Türkiye Elektrik İletim A. Ş. holdinge bağlı enerji birimlerine, geçmiş yıllarda toplamda 131,2 milyon TL'yi bulan kamu desteği aktarıldığını bildirmiş.
Ortaya çıkan tablo, işçilerin ücret ve tazminatlarının gasp edilmesi kadar, üretim araçları ve doğal kaynaklar üzerindeki tasarrufun sermayede toplanmasıyla emeğin ürettiği değerin toplumsal olarak eşitsiz biçimde bölüşülmesini resmediyor. İşçiler bu eşitsizliği kendi örgütlü eylemleriyle değiştirmeye yöneldiğindeyse ekonomik eşitsizlik siyasal alanda da karşılığını buluyor: hak talebi polis, valilik ve yargı aracılığıyla sınırlandırılıyor. Böylece sermayenin ekonomik gücüyle, siyasi iktidarın yaptırımcı gücünün, mevcut toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde iç içe geçen, birbirini tamamlayan ortaklığına şahit oluyoruz. Siyasal rejimin otoriterleşmesi, ekonomik gücün sermayede yoğunlaşması ve emeğin yoksullaşması, toplumsal ilişkilerin asimetrik göstergeleri olarak belirginleşiyor.

Bu asimetriyi Marx ve Engels’in 1848’de kaleme aldığı Komünist Manifesto’da kavramsallaştırdığı sınıf mücadelesiyle okumak, pratikle teorik olanın nasıl örtüştüğünü görmek açısından anlamlı olacak.
“Avrupa’da bir heyula dolaşıyor” sözüyle başlar Manifesto. Dönemin siyasal atmosferinde, eski düzenin egemen güçlerinin sömürü koltuğuna oturan burjuvazinin, yükselen komünizm karşısında birleşerek yürüttükleri ortak “hayalet avını” anlatarak devam eder. Komünist Birlik’in programı olarak kaleme alınan metin, komünistlerin amaçlarını ve görüşlerini ortaya koyarken, burjuvaziyle proletarya arasındaki sınıf mücadelesini ve bu mücadelenin karşısında kurulan siyasal ittifakları betimler.
Manifesto’nun ortaya koyduğu sınıf mücadelesini anlamak için modern toplumun doğuşuna bakmak gerekir. Hobsbawm’ın “İkiz Devrim” olarak adlandırdığı Fransız ve Sanayi Devrimlerinin yarattığı dönüşüm, feodal düzenin siyasal ve ekonomik yapısını çözerken, daha önce siyasal olarak ayrıcalıklı zümreler tarafından temsil edilmeyen geniş toplumsal kesimleri ifade eden üçüncü zümreyi, soyluların ve ruhbanların karşısında egemenliğin öznesi olarak tarih sahnesine çıkardı. Bu zümre, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle, üretim araçlarına sahip burjuvaziyle bu araçlardan yoksun proletarya olarak ayrıştı. Bu haliyle devrim tahakkümü ortadan kaldırdı. Ancak yeni düzen kendi içindeki kapitalist tahakküm ilişkileriyle kendi sınırına dayandı. Proletaryanın tanınma mücadelesi ve sınıf bilinci bu tahakküm karşısında ulusal sınırları aşarak ortak bir çıkar etrafında birleşmenin maddi zeminini oluşturdu. Bu ortak çıkar, emeğin ürettiği zenginlikle bu zenginlikten alınan pay arasındaki eşitsizlikte somutlaştı.
Marx, 1844 Elyazmaları’nda işçinin ürettiği zenginlikle kendi yoksullaşması arasındaki çelişkiyi şöyle ifade eder: “İşçi ne kadar çok zenginlik üretirse, üretiminin gücü ve kapsamı ne kadar artarsa, kendisi de o ölçüde yoksullaşır.” Aynı pasajda Marx, işçinin ne kadar çok meta üretirse o ölçüde ucuzlayan bir meta hâline geldiğini belirtir. İşçinin ürettiği zenginlikle bundan aldığı pay arasındaki çelişki, kapitalist üretimin temel gerilimlerinden biridir. Ankara’daki madencilerin ücret, tazminat ve çalışma koşulları için mücadelesi bu çelişkinin güncel bir görünümüdür. Fakat Manifesto yalnızca bu ekonomik çelişkiyi tanımlamaz; işçi sınıfının kendi bağımsız hareketini kurmasının önündeki siyasal ve düşünsel engelleri de tartışır.
Marx’ın Gerici Sosyalizm ve Muhafazakâr ya da Burjuva Sosyalizmi başlıkları altında incelediği unsurlara, güncel ilişkilendirmelerle bakınca bu engelleri somutlaştırmamız kolaylaşacaktır.
Feodal ilişki biçimlerini ve yönetimini idealize ederek kapitalist toplumun yapısal sorunlarını eleştiren gerici söylemler, Marx açısından gerçek toplumcu bir bakış olmayıp, burjuvazinin ortaya çıkardığı ilerici ve devrimci proleter potansiyele yöneltilmiş itirazlardır. Bu gerici mantığın temelinde burjuva toplumunun kendi içinden devrimci bir proletarya çıkarmasından duyulan rahatsızlık yatar. Bu nedenle gerici itiraz, işçi sınıfının örgütlü ve kolektif hareketini toplumsal düzen için tehdit sayan ve onu bastırmaya yönelik cebirle buluşabilir. İşçileri “düzen bozucu”, “huzur kaçıran” ya da “sermaye düşmanı” ilan eden söylemler, madencileri valilik, polis ve yargı eliyle yurttaşlık alanının dışına iten müdahaleler, bu mantığın günümüzdeki karşılıkları olarak okunabilir.
Kapitalist sistem içindeki bazı burjuva profilleriyse mevcut düzenin devamını sağlamak üzere onun yapısal sorunlarına cevap üretmeye çalışırlar. Hayırseverler, hümanistler, hayvanlara kötü muamelenin önlenmesi için çalışanlar, uzlaşmacı kanaat önderleri ve reformcular gibi gruplar, Marx'ın eleştirisinde, toplumsal sorunları düzenin sınırları içinde gidermeye ve böylece burjuva toplumunun devamını güvence altına almaya yönelen anlayışın farklı görünümleridir. Manifestonun “Muhafazakâr ya da Burjuva Sosyalizmi” eleştirisi bu anlamıyla açıktır: toplum, içindeki parçalı muhalif söylemlerin ve güya onarıcı girişimlerin etkisiyle ilerici menzilinden koparılır. Günümüzde neoliberal politikaların ve sermayenin uzantısı hâline gelen sivil toplum kuruluşlarından, toplumsal çatışmayı dini ve etnik kimlik siyasetine yönlendiren siyasi yaklaşımlara ya da sermaye çıkarlarıyla uyumlanan sarı sendikalara kadar farklı örnekler bu açıdan okunabilir. Böylece işçi sınıfının bağımsız toplumcu ve ilerici hareketinin odağı parçalanır, enerjisi dağıtılarak kapitalist düzen içinde etkisizleştirilir.
Manifesto meselenin yalnızca bir toplum tasarlamak olmadığını, o toplumun hangi toplumsal güç tarafından ve hangi mücadele içinde kurulacağını tartışır. Bu kuruluma engel olan unsurların güncel karşılığını ülkemizdeki sarı sendika olarak işlev gören örgütlenmelerin ve siyasilerin keyfi ve cebri uygulamalarında görüyoruz. İşçilerin kendi örgütlenmelerinin öznesi olmaktan çıkarılmasının, sendikal hareketin bağımsızlığını ve dönüştürücü gücünü nasıl sınırladığını görmek, toplumun bütünü üzerinde sallanan “Demokles’in Kılıcına” şahit olmaktır. Madencilere verilmeyen ekonomik ve siyasi haklar, siyasi rejimin ve sermayenin proletarya karşısındaki tarihsel kayıplarını geri alma çabasının bir göstergesi olarak çok daha dikkat çekici.
Heyula hâlâ dolaşıyor; kendi sesini ve gücünü bulan bir direniş olarak. Özgürlük, geleceğin vaadi ya da bir kurtarıcının sunacağı lütuf olmaktan çıktığında, bugünün içinde ve ortak eylemlerimizde kurulan bir imkâna dönüşüyor. Öyleyse özgürlük, bir kez kazanılıp tarihe bırakılacak bir miras değil; her çağda, her kuşakta yeniden kurulması gereken bir ortaklık biçimi olarak ele alınmalıdır. Madencilerin direnişi, bu ortaklığın ilham verici bir örneği olarak, daha eşit, daha özgür ve birlikte yaşamanın mümkün olduğu bir dünyanın yalnızca tasarlanamayacağını, ortak mücadele içinde bugünden kurulabileceğini hatırlatıyor. Böylece geçmişin mücadeleleri donuk, ölü bir tarihi bilgi olmaktan çıkıp şimdinin yaşamı ve geleceğin inşası için ortak bir bilince dönüşüyor.