Hukuksuzlaştırarak Birikim: Mahkeme İptal Etti ama Yine Geldiler

Benek Aydın · 2026-06-22

Hukuksuzlaştırarak Birikim: Mahkeme İptal Etti ama Yine Geldiler

Muğla'nın Deştin köyünde insanlar yıllardır aynı cümleyi kuruyor:

"Mahkeme iptal etti ama yine geldiler."

Bu cümle bir çimento fabrikasının hikâyesinden çok Türkiye'nin son yirmi yılına yayılmış büyük bir yıkımın özeti: Bir şirket; maden, çimento fabrikası, termik santral, taş ocağı ya da turizm tesisi kurmak için köylülerin yaşam alanını tahrip etmeye geliyor. 

Köylüler itiraz ediyor. Dava açılıyor. Mahkeme iptal ediyor. Sonra dosya yeniden hazırlanıyor. Yeni bir Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu. Yeni bir izin. Yeni bir plan değişikliği. Yeni bir dava. Yeniden bilirkişi. Yeniden direniş.

Yeniden belirsizlik.

Şirket bir yere gitmiyor. Köylüler direnmeye devam ediyor. 

“ÇED Olumlu” ya da “ÇED gerekli değildir” kararı büyük ölçekli sanayi, madencilik gibi projelerin öncesinde alınması gereken bir karar. Bu karar olmadan bir projeye başlama izni veya ruhsat alınması mümkün değil. ÇED kararı için teknik yetersizlik, halkın katılım sürecindeki ihlaller, kamu yararına aykırılık gibi gerekçelerle iptal davası açılabilir ve dava sonunda ÇED kararının iptaline karar verilebilir. Ancak ÇED Yönetmeliğinde yer alan bir madde projede değişiklik yapılarak yeniden başvuruda bulunmasına olanak sağlıyor, proje iptali gerçekleşmiyor. 

Yani karşımızda büyük bir ekonomik ve siyasal dönüşüm bulunuyor.

David Harvey buna "mülksüzleştirerek birikim" adını veriyor. Mülksüzleştirerek birikim, hem çeşitli borçlandırma yöntemleriyle özel mülkiyetlerin hem de yurttaşların ortak kullanımında olan ya da yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan varlıkların sermaye birikiminin konusu haline getirilmesini ifade ediyor. Bu yazı bağlamında ele aldığımızda ormanların, meraların, su kaynaklarının, kıyıların, dağların ve nihayetinde toprağın kendisinin sermayeye devri anlamını taşıyor.

Harvey'in anlattığı kavram kapitalizmin kuruluşundan beri tekrar tekrar karşımıza çıkan eski bir yıkım hikâyesi.

Önce yaşam alanları özelleştirme ya da hukuk yoluyla ekonomik kaynağa dönüştürülür. Ardından o alanlar piyasa mantığına açılır. Sonra da hükümetler tarafından bunun “kalkınma” olduğuna inanmamız istenir. Oysa kalkınma yapılan üretimin toplumsal refahı, adil gelir dağılımı ve yaşam kalitesini artıracak şekilde yapısal olarak dönüşmesiyle mümkün olur. 

Türkiye’de maden ve benzeri projeler kapsamında yapılan doğa tahribatı faaliyetlerinin ise hükümet politikası, yasal düzenlemeler ve idari uygulamalarla teşvik edilen, yaygınlaştırılan ve korunan bir yapı içinde sermayedarların lehine ilerlediğine şahit oluyoruz.  Zira yurttaşlar hukuki mücadeleyi kazanıyor ama aynı mücadeleyi yeniden vermek zorunda kalıyor. Bir projenin ÇED kararının iptal edilmesi, projenin kendisinin ortadan kalktığı anlamına gelmediği için şirketler yeni bir dosya hazırlayabiliyor. Bakanlık yeni bir değerlendirme yapabiliyor. Süreç yeniden başlayabiliyor.  Akıllardaki soru ise “bir yurttaş kaç kez aynı davayı kazanmalı?” oluyor.

Deştin'de, Akbelen'de, Cerattepe'de, İkizdere'de, Kazdağları'nda, Salda'da, Munzur'da yaşananların özeti budur.

Türkiye'nin dört bir yanında farklı isimlerle karşımıza çıkan bu yıkım hikâyesini yalnızca çevrecilik tartışması olarak okumanın yetersiz kaldığını belirtmemiz gerekli.  Türkiye’de hem doğa hem de insanların yaşadıkları yer üzerindeki söz hakkı giderek yok ediliyor. Çünkü artık tek tek projelerden değil, bütüncül bir arazi rejiminden söz ediyoruz. “Süper İzin” yasasıyla sağlanan kamulaştırma kolaylıklarına, orman vasfı taşıyan arazilerin dahi orman vasfı dışına taşınmasına şahit oluyoruz. 

Yaşananların münferit projelerden ibaret olmadığını TEMA Vakfı'nın verileri de gösteriyor. Vakfın farklı illerde yaptığı araştırmalara göre incelenen bölgelerin ortalama yüzde 63'üne maden ruhsatı çıkarılmış durumda. Bazı illerde bu oran yüzde 80'leri, hatta yüzde 90'ları buluyor. Bu rakamlar bize bir şey söylüyor:

Toprağın sermayeye devri göz ardı edilemeyecek kadar büyümüş durumda. Sorun, ülkenin önemli bir bölümünün geleceğinin nasıl tasavvur edildiğiyle ilgili.

Toprak yaşam alanı mı? Yoksa ekonomik rezerv mi?

Hükümetin son yirmi yıldaki tercihleri, bu soruya büyük ölçüde ikinci cevabı verdiğini gösteriyor. Bu cevapla ormanlar "kaynak", dereler "potansiyel" dağlar "rezerv" oluyor. 

Yaşam alanlarını ekonomik rezerv olarak gören politikalar neticesinde, köyler yatırım sahalarının ortasında kalan engellere dönüşüyor. Üzerinde yaşayan insanların hafızası, emeği, kültürü ve yaşam hakkı hesaba katılmıyor.

Şüphesiz mülksüzleştirme yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmaz. Aynı zamanda duygusal ve psikolojik sonuçları da kaçınılmaz olur.  Çevre felsefecisi Glenn Albrecht'in bahsettiği "solastalgia" kavramı tam da bunu, insanların evlerinden ayrılmadan yurtlarından koparılmasını anlatır. Bir dağın oyulması, bir ormanın yok edilmesi ya da bir derenin kurutulması yalnızca ekolojik bir kayıp olarak nitelendirilemez. Doğada gerçekleştirilen bu yıkım aynı zamanda insanların hafızalarının, aidiyet duygularının ve gelecek tasavvurlarının da yitimidir. Akbelen'de, Cerattepe'de, İkizdere'de ya da Deştin'de yıllardır süren mücadelelerin yarattığı yorgunluğu yalnızca hukuki süreçlerle açıklamak mümkün olmaz. Yaşam alanları için direnmek zorunda kalan bölge insanları çoğu zaman yaşadıkları yeri kaybetmeden önce, o yerle kurdukları bağı kaybetmeye başlar. Solastalgia tam olarak bu görünmez yıkımın adıdır.

Bu yıkıma uğrayan, toprakla bağı koparılan yurttaş ya kendi toprağında sermayenin ucuz emekçisi olmaya ya da büyük şehirlerin küçük mahallerine göç etmeye mahkûm ediliyor.  Bu mahkûmiyet, 19. yüzyıl İngiltere’sindeki enclosure (çit çevirme) hareketlerini hatırlatıyor. Orada da kırsal alanlar “verimli” hale getirilirken köylüler topraklarından koparıldı, fabrikalara ve kenar mahallelere sürüklendi. Topraklarından koparılan köylülerin çoğu için açlık, yoksulluk, yabancılaşma kaçınılmaz oldu. Bugün Türkiye’deki maden ve benzeri doğa tahribatı politikaları benzer bir kopuşu hızlandırıyor. Köklerinden ayrılan insanlar hükümet eliyle kentlerde ucuz emek ordusuna katılmaya itiliyor.

Rant odaklı politik tercihlerin ekosistem boyutu ise ayrı bir felaket. Bir yandan iklim krizinden söz ediliyor, karbon nötrlük hedefleri açıklanarak yeşil dönüşüm toplantıları düzenleniyor, iklim anlaşmaları imzalanıyor. Diğer yanda ise ekosistemlerin yatırım alanı olarak yeniden tasarlandığını izliyoruz. Ormanlar yok ediliyor, toprağın su tutma kapasitesi azalıyor, biyolojik çeşitlilik yok oluyor, toprak erozyona uğruyor, dereler zehirleniyor. Bir bölgeyi tahrip etmek, sadece o köyü değil tüm havzayı, iklim dengesini ve gelecek nesilleri vurur. Çünkü doğa madendeki ya da fabrikadaki bir makinaya benzemez, hasar gören parçasını değiştirip diğer parçalarının eskisi gibi çalışmasını beklemek gerçekçi olmaz.

Ekosistemler aralarındaki ilişkinin ürünüdür. Doğada bir yerdeki tahribat, tüm sistemi etkiler. Bir ormanı, bir dereyi ya da bir sulak alanı kaybettiğinizde bütün sistem değişir.

Tarih bize Dünyanın başka yerlerinde, başka zamanlarda da doğanın ve insanların benzer bir yıkımla karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

John Steinbeck'in romanından uyarlanan The Grapes of Wrath (Gazap Üzümleri) filminde, Büyük Buhran sırasında toprağından koparılan insanların hikâyesi anlatılır. Aradan neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen sorunun özünün aynı olduğunu görürüz. Toprak yalnızca ekonomik bir kaynak olarak görülmeye başladığında, üzerinde yaşayan insanlar da bir maliyet kalemine dönüşür. Oysa ne yaşam alanları ne de insanlar maliyet hesabına işlenebilecek rakamlar değildir.

O nedenle filmin unutulmaz sahnesinde söylenen sözlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin dört bir yanında uzun süredir süren direnişlerde yükseldiğini duyuyoruz:

Biz halkız!