“Huzursuz Çalışanlar” Emperyalizmin Çarklarında Üretilen Düşman

Nevhan Varol · 2026-08-24

“Huzursuz Çalışanlar” Emperyalizmin Çarklarında Üretilen Düşman

“Onlara nefes alan herkesin eşit olduğunu göstereceğiz.” 

Bundan yaklaşık 2100 yıl önce Antik Roma’da, Spartaküs’ün liderlik ettiği köle ve gladyatörlerin özgürlük mücadelesini anlatan bir film repliği... Tarihi bir kişiliğe atfedilen bu söz, şimdi Ankara’da maden işçilerinin ağzında yankılanıyor. Üstelik bu söz; ne sadece ekonomik hakların talebini ne de bir filmin romantize edilmiş dramatik dünyasını taşıyor.

Asıl mesele tam da burada başlıyor: Sermaye ve siyasi irade, hak isteyen işçiden neden huzursuz olur? Çünkü işçinin talebi yalnızca ücret, tazminat ya da daha iyi çalışma koşullarıyla sınırlı değildir. İşçi örgütlendiği ve kendisine biçilen konumu reddederek kendi adına konuşmaya başladığı anda mevcut toplumsal hiyerarşiyi sorgulayan siyasal bir özneye dönüşür. Onu sermaye ve iktidar açısından “huzursuz” kılan da tam olarak budur. Bu yazının izleyeceği çizgi; Spartaküs’ten modern sendikal mücadelelere ve oradan bugün Ankara’da direnen maden işçilerine uzanan bu sorunun izini sürüyor: Hak talep eden insan, hangi anda düzen için istenmeyen bir muhataba, hatta üretilmesi ve bastırılması gereken bir düşmana dönüşür?

Karl Marx ve Voltaire, farklı yüzyıllarda yaşamış olmalarına rağmen, Spartaküs'ü ezilenlerin ve adaletin evrensel bir sembolü olarak görmekte birleşirler. Voltaire, kölelerin tiranlığa karşı başkaldırısını insanların doğuştan gelen özgürlük haklarına dayandırarak Spartaküs'ün mücadelesini "tarihin en haklı ve belki de tek haklı savaşı" olarak nitelendirir. Marx ise bu tarihsel figürü askeri dehaya ve soylu bir karaktere sahip, "antik proletaryanın gerçek bir temsilcisi" ve “tüm antik çağın en muhteşem insanı” olarak över. 

Spartaküs'ün isyanını bugünkü işçi mücadelesiyle yan yana koymamız, tarihsel koşulların benzerliğinden çok tahakküm altındaki insanların kendilerine biçilen konumu reddederek kolektif bir güç hâline gelmeleri bakımından eşleşmesinden ileri geliyor. Modern çağda bu kolektif iradenin en önemli örgütsel biçimlerinden biri sendikalardır. Bu nedenle Spartaküs'ten bugünün maden işçilerine uzanan çizgi, hakların ancak örgütlü mücadele içinde toplumsal gerçeklik kazanabildiğini gösteren tarihsel bir sürekliliğe işaret eder. Bu sürekliliğin modern tarih sahnesindeki biçimine kısaca bakalım.

Bu tarih, aynı zamanda hak arayan işçinin neden çoğu zaman “düzeni bozan” bir figür olarak görüldüğünün de tarihidir. Haymarket’te sekiz saatlik iş günü talep eden işçilerin kanlı biçimde bastırılmasından Lawrence Tekstil Grevi’ne, Flint Oturma Grevi’nden Gdansk Tersanesi’ne ve İngiliz madencilerinin neoliberal dönüşüme karşı mücadelesine kadar farklı tarihsel anlarda hep aynı gerilim yeniden ortaya çıktı. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Avrupa ve ABD’de sendikalar yasal statü kazanmaya başladı. 1864’te kurulan Uluslararası İşçi Birliği (I. Enternasyonal), işçi hareketinin uluslararası boyut kazanmasında önemli rol oynadı. 20. yüzyılda sosyal devlet anlayışının gelişmesiyle sendikalar; toplu sözleşme, grev hakkı ve sosyal güvenlik gibi alanlarda güçlü aktörler haline geldi. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Avrupa’da sendikalar refah devleti politikalarının şekillenmesinde etkili oldu. Böylece sendikal hareket, sermayenin ve hükümetlerin karşısında mevcut düzen açısından yönetilmesi ve dengelenmesi gereken bir siyasal güce dönüştü.

Türkiye’de de sendikal hareket bu tarihsel gerilimden bağımsız gelişmedi. Özellikle 1980 askeri darbesi sonrasında grevlerin yasaklanması, toplu sözleşme süreçlerinin daraltılması ve sendikaların sıkı denetim altına alınmasıyla örgütlü işçi hareketi ciddi bir kırılma yaşadı. Ardından özelleştirme, taşeronlaşma ve esnek çalışma politikalarıyla bu kırılma yapısal hâle getirildi. Bugün Ankara’da maden işçilerinin hâlen devam eden mücadelesi, bu tarihin kapanmış olmadığını bütün açıklığıyla gösteriyor. Bir askeri darbe döneminde yaşamıyor olmamıza ve mevcut siyasi iktidarın her fırsatta darbe anayasasının hak ve özgürlükler bakımından yenilenmesi gerektiğini savunmasına rağmen, genelde işçiler, özelde ise maden işçileri fiili engellerle karşılaşıyor. Holding, işçilerin en temel haklarını dahi vermekten imtina ederken; siyasi irade ise iktidar organlarını bu adaletsizliği düzeltmek adına devre dışı tutuyor. Sendikal mücadelenin kazanımlarını ülkemizde yok sayan bu geriye gidiş, sendikal mücadelenin yalnızca ücret ve çalışma koşulları etrafında yürüyen ekonomik bir pazarlık olmadığını; aksine toplumsal hiyerarşileri, statüleri ve sınıflar arasındaki güç ilişkilerini doğrudan sarsan daha derin bir gerilime işaret ettiğini gösteriyor.

Bu gerilim bize şu soruyu taşıyor: Neden işçilerin örgütlenmesi, sermaye ve iktidar açısından bu denli güçlü bir tepkiyi tetiklemektedir? Kapitalist sınıf açısından mesele yalnızca sermaye birikiminin paylaşımı değildir; işçinin hak talebi, statü, ayrıcalık ve üstünlük ilişkilerinin sorgulanması anlamına da gelir. İşçi kendisine biçilen konumu reddedip örgütlü bir güç hâline geldiğinde, sınıfsal hiyerarşiyi ve bu hiyerarşiyi mümkün kılan ilişkileri görünür hâle getirir. Küçük burjuvazi ise yukarıya yükselme arzusunu ve mevcut düzene bağlılığı canlı tutarken, sınıfsal geçişin mümkün olduğu yanılsamasını yeniden üretir. Böylece sınıfsal çatışmanın yapısal gerçekliği, herkesin sınıf atlayabileceği umudunun gerisine itilir.

Kaynak: Bağımsız Maden-İş

Tarih boyunca işçilerin sermaye karşısında örgütlenmesi her zaman sert bir karşı tepkiyle karşılaşmıştır. Bu tepki yalnızca sermayeden değil, aynı zamanda mevcut sermaye ilişkilerini koruyan tahakkümcü iktidarlardan da gelmiştir. “Düşman”, “yasa dışı”, “sermaye düşmanı” ve “anarşist” gibi sıfatlar, işçinin haklı taleplerinden önce işçinin doğrudan kendisini gayrimeşrulaştırmanın araçları olarak kullanılmıştır. Egemen sömürgeci sınıfların pratik sahada uyguladığı bu dışlayıcı ve ezici pratikler; daha sonra Grotius, Locke, Vattel ve Tocqueville gibi düşünürlerin teorileriyle felsefi ve hukuki bir kılıfa büründürülerek kurumsallaştırılmıştır. Bu egemen söylem; işçileri, yerlileri, suçluları ve yoksulları doğrudan "hayvan" kategorisi içinde tanımlar. Buradaki hayvan kategorisi, zoolojik bir sınıflandırma olmaktan ziyade siyasi bir dışlama stratejisidir. İşçi, burjuvazinin kurduğu toplumsal düzen için ehlileştirilmesi gereken "hayvani bir tehdit" olarak kodlanır. Sistemdeki bu huzursuzluk ve tehdit algısı tamamen yoksulluğun kendisine yöneltilirken, yoksulluğu üreten yapısal sorunlar bilinçli olarak göz ardı edilir. Sorunun kaynağı olan egemen sınıfın sermaye birikimi ve kâr hırsı ise hiçbir zaman benzer bir sorgulamanın konusu yapılmaz.

İşçiyi siyasal ve toplumsal bir tehdit olarak inşa eden bu söylemin en etkili silahı, insanlıktan çıkarma (hayvanlaştırma) stratejisidir. Bu yaklaşım, yoksulluğu yapısal bir sömürünün değil, işçinin "kendi doğasının" bir sonucu olarak sunar. Mark Neocleous’un dikkat çektiği “domuz” imgesi de bu tarihsel ve siyasal söylemin somut bir biçimidir. Neocleous’u referans alırsak; sömürü düzeni, yoksullarla özdeşleştirdiği bu hayvana ait tüm olumsuz sıfatları işçilere yükler: “Kirli, cenabet, duyarsız, şişman, çirkin, aptal, bencil ve inatçı: domuz…” Emeğiyle çalışan işçi, bir yandan tıpkı bir domuz gibi toprağı eşeleyerek hayatta kalmaya zorlanırken, diğer yandan asalakça otlakçılık yapan bir asgari varlık konumuna indirgenir.

Günümüz psikolojisi, bu yaftalamaların kökeninde "psikolojik yansıtma" mekanizmasının yattığını gösterir: İşçilere atfedilen bu çirkin sıfatlar, aslında sömürü düzeninin efendilerinin kendi içlerinde bastırdıkları ve kendilerine yakıştıramadıkları karanlık özelliklerin (asalaklık, açgözlülük) karşı tarafa yansıtılmasından ibarettir. Bu söylem, işçileri “şükretmeyen ve sürüden sapan” varlıklar, yani egemenlerin dilindeki "ameleler" hâline getirir. Etimolojik anlamından saptırılarak argoda vasıfsızlığı aşağılamak için kullanılan "amele" kelimesi ile Batı kültüründe domuz homurtusu olan ve cephede harcanan vasıfsız erleri/ağır işçileri tanımlayan "grunt" kavramı aynı kültürel reflekse dayanır. Her iki kavram da emekçileri egemenler açısından gözden çıkarılabilir bir yığın olarak kodlar.

Sermaye zihniyetinin bu yapısını gözler önüne seren pek çok söylem ve pratik, güncel direniş sırasında da karşımıza çıktı. Holding; süren direnişin şirket itibarını zedelediğini, Türk Maden-İş ile yürütülen toplu pazarlık sürecinde işçilerin talepleri konusunda zaten anlaşmaya varıldığını ve ödemelerin yapıldığını dile getirdi. Bağımsız Maden-İş’in pazarlık masasında yetkili olmadığını savunan holding; hem kamuoyuna hem de ilgili birimlere maden işçilerinin huzuru bozduğu ve yalan bilgi yaydığı gerekçesiyle yasal işlemlerin yapılması çağrısında bulundu.

Ne Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ne de holding yetkilileri, işçi temsilcilerinin görüşme taleplerine yanıt verdi; vermemeye de devam ediyor. Buna karşılık, taleplerini dile getirdikleri ve eylem yaptıkları için madenciler, sendika yöneticileri ve hatta işçilerin aile üyeleri dahi 23 Ağustos itibarıyla 13 gün içinde 5 kez gözaltına alındı.

Yargı ve polis müdahaleleriyle sendikal örgütlenmenin dağıtılmaya çalışıldığı bu süreçte, önemli bir başka gerilim daha karşımıza çıkıyor: Aynı işçi havzasında, mücadele eden işçilerin temsilini ve mücadelenin yönünü belirleme konusunda ortaya çıkan sendikal ayrışma. Türk Maden-İş de madencilerin ödenmeyen alacakları nedeniyle Ankara’da aynı dönemde eylemler gerçekleştirirken, Çalışma Bakanlığı’nın garantörlüğünde imzalanan protokole rağmen ödemelerin yapılmadığını açıklamıştı. Buna karşılık Bağımsız Maden-İş; mevcut toplu pazarlık ve temsil düzeninin işçilerin gerçek taleplerini karşılamadığını, holdingin Türk Maden-İş’le varılan anlaşmayı işçilerin mücadelesini sona erdirmek ve Bağımsız Maden-İş’i muhatap olmaktan çıkarmak için kullandığını ileri sürdü. Bağımsız Maden-İş bu nedenle Türk Maden-İş’i “sarı sendika” olarak nitelendirirken, Ankara’daki mücadelenin merkezine ödenmeyen ücret ve tazminatlar kadar, işçilerin kendi seçtikleri örgütlenme ve temsil biçimiyle muhatap alınması talebini de yerleştirdi.

Tam da bu noktada, tarihsel olarak “sarı sendika” diye adlandırılan mekanizmayı hatırlamak gerekir. Sarı sendika, hiçbir mücadele yürütmeyen bir sendikal yapı anlamına gelmez; aksine işçi mücadelesinin temsilini, sınırlarını ve kabul edilebilir taleplerini işverenle ve devletle uyumlu bir çerçeve içinde tutma işlevini ifade eder. Dolayısıyla Ankara’daki maden işçilerinin eylemlerinde ortaya çıkan gerilim, bir sendikanın diğerinden daha “iyi” olup olmadığı tartışmasının ötesine geçmektedir. Bağımsız Maden-İş’in Türk Maden-İş’e yönelttiği eleştirinin düğümlendiği yer de tam olarak burasıdır: İşçinin kendi mücadelesinin öznesi olarak mı tanındığı, yoksa mücadele kapasitesi sınırlandırılmış ve temsil ilişkisi başkaları tarafından belirlenmiş bir topluluğa mı dönüştürüldüğüdür.

Tahakküm ilişkilerinin ürettiği yoksulluk ortamında işçiler, kendilerine biçilen konumu kabul etmeyip haklarını ve onurlarını talep ettiklerinde, artık yalnızca sömürünün taşıyıcıları olmaktan çıkarlar. Bu talep, onları insan olarak görmek istemeyen güçlerle kaçınılmaz ve gerilimli bir karşılaşmaya zorlar. Sendikal örgütlenme, bu karşılaşmayı açığa çıkarır ve kolektif bir güce dönüştürür. Bu nedenle maden işçilerinin grevleri ve protestoları, kendi adlarına konuşma ve kendi mücadelelerinin öznesi olma iradesidir. Bu iradi çaba, toplumun her kesimi için bir yol haritasıdır.

Kaynak: Bağımsız Maden-İş

Maden işçilerinin direnişinin görünür muhatapları sermaye ve siyasi iktidar gibi görünse de belki de bu mücadelenin daha derindeki muhatabı biziz. Çünkü onların sesi, holdingin ve devletin duvarları kadar bizim sessizliğimize de çarpıyor. İşçilerin mücadelesi bize yalnızca onların neye maruz kaldığını göstermiyor; bizim neye razı geldiğimizi ve yarın neye maruz kalabileceğimizi de gözler önüne seriyor. Bu nedenle direnişteki işçilere borcumuzu yalnızca onlarla dayanışarak değil, kendi huzursuz parçamızı bulup çıkarmaya cesaret ederek ödeyebiliriz. Huzursuzluğumuzun sesini sahiplenmek ve onu daha duyulur hâle getirmek: insanın insanlığa hediyesi olsun.