İktidarın Oyunu: Süreç Karşıtlığını İnşa Etmek

Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-08-31

İktidarın Oyunu: Süreç Karşıtlığını İnşa Etmek

Çerçeve yasa Meclis’ten geçti ama tartışmalar hala devam ediyor. Üstelik iktidar ve ortakları tarafından “evet” ve “hayır” seçenekleri çerçevesinde kurgulanan hegemonik çerçeveleme strateji bir ileri adıma taşınıyor: “Hayır” diyenler ya da konuyla ilgili farklı perspektifleri ele alarak kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla haber yapanlar şimdi de süreci provokasyon ile, sürece gölge düşürmek ile suçlanıyor. Bu etiket, çerçeve yasaya “hayır” denilmesinin, itirazların dile getirilmesinin bu çerçeveleme stratejisi kapsamında, “barış karşıtlığı” aşamasından “provokatif tehdit” aşamasına geçtiğini gösteriyor. Üstelik bu sefer, sürecin toplumsal alanda yaratacağı tüm çatışmaların sorumluluğu da zımnen “hayır” diyenlere atılmış oluyor.

 Son bir haftadır yaşanan tartışmalara baktığımızda bu yeni iletişim çerçevelemesinin nasıl üretildiğini rahatlıkla görebiliriz. Abdullah Öcalan’ın DEM Parti ile 20 Temmuz ve 2 Ağustos görüşmelerine ait olduğu iddia edilen metinler Sol Haber tarafından yayımlandı. Ancak bu notların içeriği neredeyse hiç tartışılmadan Öcalan’dan, DEM Parti’den bu metinlere dönük itirazlar medyada daha fazla yer buldu. DEM Parti, metinlerin içeriğinde “eklemeler, çıkarmalar” yapıldı diyerek notların sızdırılmasına dönük tepki gösterdi. 

 Söz konusu notlara göre, Abdullah Öcalan örgütün MHP kadar devletin sağlam bir ayağı olmasına dönük yaklaşımını anlatıyor, devlet kapısının kendilerine ardına kadar açılacağından bahsediyor, en stratejik halkın devletin müttefiki olmasıyla Ortadoğu’nun kapısının aralanacağını söylüyor. Süreç ilerlediğinde kendisinin İmralı’da tutulmak istenmeyeceğinden Kılıçdaroğlu ile Özel’in ilişkisine, Kemalist tarih tezinin değişmesinden ümmetin İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi olduğuna, Şara’nın demokrasiye hazırlanmasına kadar pek çok başlık bu notlarda yer alıyor. Bu notların içeriği detaylı okunduğunda Öcalan’ın son dönem açıklamalarıyla oldukça paralellik sergilediği de rahatlıkla tespit edilebilir.

 Bu notlara dair DEM Parti’nin resmî sitesinde önce “Bağlamı ve mesnedi belirsiz bırakılarak görüşme notu adıyla paylaşılan metinlerde ekleme, çıkarmalar yapılmakta, bir kez daha şahsiyetlere ilişkin kimi ibarelerin yerleştirildiği görülmektedir. Bu girişimleri, Sayın Öcalan’ı ve önemli bir eşiğe ulaşan süreci doğrudan sabote etmeye dönük tehlikeli bir faaliyet olarak değerlendirdiğimizi ve bunun hiçbir şart altında kabul edilebilir olmadığını açıkça ifade ediyoruz,” deniliyor; ardından DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar bu görüşme notlarını tamamen reddediyor. Son olarak PKK lideri Abdullah Öcalan bir açıklama yapıyor ve şunları söylüyor:

 "Bu tarihî dönemde süreci akamete uğratmaya çalışan bazı çevrelerin girişimleri bana karşı bir komplodur. Basına, sosyal medyaya yansıyan ve bana atfedilen ifade, görüşme, isim, belge, tutanaklar, atıflar gerçek dışıdır. Bu paylaşımlar süreç karşıtları tarafından geliştirilen provokatif hareketlerdir. Toplumsal barışın, kardeşlik hukukunun inşası için yürütmeye çalıştığım çabaları daha da geliştireceğim tabiidir."

 Görüşme notlarının içeriği, notların yayınlanmasından bir hafta sonra çelişkili açıklamaların yapılması ya da var ise doğru tutanak metninin kamuoyuyla paylaşılmaması hiç tartışılmadı ancak Öcalan’ın “Bu paylaşımlar süreç karşıtları tarafından geliştirilen provokatif hareketlerdir,” sözü medyada daha geniş yer buldu. 

 Peki gerçekten kim provoke ediyor?

 Provokasyon, kışkırtmak, tahrik etmek veya sürüklemek anlamlarına gelen bir kelime. Siyasal tarih boyunca toplumlarda pek çok provokasyon gerçekleştirilmiş, kiminde gruplar arasında ayrışmalar körüklenmiş, kiminde ise bu provokasyonlar hedefine ulaşmamıştır. Birisini ya da bir grubu provokatör olarak görmek ya da olduğunu iddia etmek, o grubun belli bir grup ya da kişiyi belli bir eyleme dönük kışkırttığını söylemektir. 

 Çerçeve yasa üzerinde devam eden tartışmalarda, yurt dışında zaten yayımlanmış bir tutanağın Türkiye’de haber yapılmasına “provokasyon” deniliyor, gerçek bilgi ya da meselenin özüne dair tartışmadan kaçılıyor ise, sürece ilişkin eleştirel açıklamaların ya da haberlerin “düzen bozucu” olarak konumlandırılmaya çalışıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylece tartışmanın içeriğinden uzaklaşılır ve güvenlik ekseninde “kim tehdit?” sorusuna cevap aranmaya başlanır. Kaldı ki, bir bilginin yanlış, eksik veya manipülatif olması başka bir meseledir; o bilginin kamuoyunda tartışılmasını baştan “provokasyon” kategorisine sokmak başka bir meseledir.” 

 Çerçeve yasanın Meclis’ten geçmesinden sonra toplumda kutuplaşmanın arttığına dönük haberler bu siyasal kararın aslında toplumsal bir uzlaşıyla alınmadığını bir kez daha gösteriyor. Üstelik toplumda ortaya çıkan sert tepkiler, bu sürecin yine toplum nezdinde endişe ve kırılganlık yarattığını ortaya koyuyor. Eğer ortada geniş bir uzlaşı olsaydı, iktidar ve ortakları itirazları bastırmaya dönük bu denli sert bir dile ihtiyaç duyacaklar mıydı? Asıl cevaplanması gereken soru budur. 

 Toplumsal uzlaşı olmadan alınan bu kararın toplumda yeni gerilim hatları yaratması da son derece normal. Dışarıdan ülkemize dayatılan bu siyasal çerçeve, toplumun rızasını alamadığı gibi sadece yeni bir gerilim alanını değil aynı zamanda bir güvensizlik zeminini de yaratıyor.

 Tam bu noktada, çerçeve yasaya esastan ve usulden itiraz eden, itirazını gerekçelendirerek dile getiren ya da konuyla ilgili haber yapanların provokasyonla ilişkilendirilmesi, eleştirinin çerçevesinin de bir hegemonik strateji ile kurulduğunu bize gösterir. Artık her eleştiren provokatör olmaya başlar. Sadece çerçeve yasaya evet diyenler “barış istiyor” şeklinde kodlanarak bir sağduyu görüntüsü yaratılır. Sağduyunun karşısında ise düzen bozucu unsur olarak “hayır” cevabı yerleştirilir.

 Çerçeve yasanın Meclis’ten geçme sürecinde, bu hegemonik iletişim stratejisi kapsamında “evet” diyenler “barış isteyenler”, “hayır” diyenler ise “barış karşıtı” olarak kodlanmıştı. Şimdi ise bir kademe daha ileri gidilerek barış isteyenlerin karşısına süreci provoke eden bir düşman kategorisi yerleştirilmekte, sadece siyasal muhalefet değil, toplumsal muhalefet de bu alana sıkıştırılmaktadır. Barış “evet” oyu ile meşrulaştırılırken, çerçeve yasayı ve alınan kararı eleştiren toplumsal muhalefet siyasal olarak kriminalize edilmektedir. Artık sadece söylemin çerçevesi sınırlandırılmamaktadır, kimlerin konuşma hakkına sahip olup olmayacağı da belirlenmekte, kamusal bir tartışmanın öznelerinin kimler olduğu tespit edilmektedir. 

 

Görsel Tasarım: Politik İnşa Yaratıcı Ekip

Hakikati Söyleme Cesareti

 Bu sıkışmanın bir diğer örneğini entelektüeller tartışmasında da görebiliriz. Bir tarafta sosyal medyada sürece dair “hayır” görüşünü belirten entelektüel/akademisyen kişilere dönük hedef gösterme devam ederken diğer taraftan İmralı Heyeti üyesi ve Abdullah Öcalan’ın avukatı Faik Özgür Erol’un “çatışmayı sona erdirme girişiminin dünyada bu ölçüde az entelektüel destekle karşılaştığı örnekler sınırlı” sözüyle başlayan entelektüeller tartışması devam ediyor. 

 Entelektüellerden çözüm sürecine ilişkin toplumsal rızanın kurulması için açıkça destek isteniyor. Entelektüel toplumsal statüsünden, mesleğinden bağımsız olarak Edward Said’in dediği gibi klişeleri ve indirgeyici kategorileri kıran kişidir.  Said’in tanımıyla entelektüel; “belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir.” 

 Hatta daha ileri aşamada akademide yapılan tartışmalarda “Kürt hareketini beğenecekseniz, inanacaksınız, anlam verme sürecine gireceksiniz, bunu yapmayana entelektüel denmez” denilerek “sürece destek vermeyene entelektüel denilmez” demeye getirilmektedir.

 Said’in vurguladığı gibi, entelektüelin bir dinleyicisi muhatabı vardır ama o dinleyici memnun edilmesi gereken bir müşteri değildir. Entelektüel siyasetçinin üretmeye çalıştığı toplumsal rızanın taşıyıcısı, aklayıcısı, destekleyicisi olmaz. Özellikle akademideki en büyük tehlike Said’in de vurguladığı gibi profesyonelizmdir. Profesyonelizmin sakıncalarından biri “taraftarlarının kaçınılmaz olarak iktidar ve otoriteye doğru, iktidarın gerekleri ve imtiyazına doğru, ayan beyan iktidar adına çalışmaya doğru sürüklenmeleridir.” 

 Burada sorunlu meselelerden biri, entelektüelin bağımsız düşüncenin peşinde giden kişi olduğunu unutarak entelektüelden sipariş usulü sürece destek talep edilmesidir. Eğer entelektüelden “evet” için amasız/fakatsız rıza üretmesi isteniyor, süreci desteklemesi bekleniyorsa ondan düşünmesi değil önceden sınırları belirlenmiş bir siyasal çerçeve için konuşması isteniyor demektir. Bu da zaten entelektüellik değildir. 

 Entelektüel, düşüncesinin ve vicdanının hürlüğü ile hakikati söyleme cesareti gösteren kişidir. Entelektüellerden sürece destek gelmediğinde kişiler karşıt kutba yerleştiriliyor ya da parti yöneticilerinin yalanlamadığı bir haber provokasyon olarak nitelendiriliyorsa toplumsal muhalefetin sınırları da yeniden çizilmektedir. 

 Uzun zamandır olduğu gibi, bu yasanın ve sürecin içeriğini tartışmaktan kaçınılarak, tartışmanın sınırları çizilmeye devam edilmektedir. Entelektüelin işlevi bu noktada önemlidir; entelektüel kendisine sunulan çerçeveyi yeniden üretmez, o çerçevenin nasıl kurulduğunu gösterir.  

 Evet ve hayır, barış ve savaş, uzlaşı ve provokasyon gibi dikotomiler üzerinden çerçevelenen bu tartışmada da entelektüelin görevi bu çerçevelerin içine yerleşmek ya da taraflardan birinin sözünün meşruiyetini üretmek değil, hakikati söylemektir. Yine aynı şekilde tıpkı entelektüelin hakikati söyleme görevi gibi, medyanın/gazetecinin görevi de bilgiyi örtbas etmek değil, bilginin konuşulmasını sağlamak, gerçekleri açığa çıkartmaktır.

 Provokasyon nitelemesi sadece ahlaki bir kodlama değil, sürecin toplumda yaratacağı kutuplaşmanın da failinin önceden tespit edilmesi demektir. Dün “hayır” demek barış karşıtlığı iken, bugün aynı itiraz tehlikeli ve süreci bozan bir unsur olarak çerçeveleniyor. Oysa toplumsal uzlaşıyı sağlayan bir çözüm/barış süreci farklı siyasal görüşlerin her birinin meşru şekilde ifade edilebildiği, sürecin şeffaf yürütülerek bilgi ve belgelerin doğrulanabildiği, bu belgelerin herkesçe erişilebilir olduğu, eleştirinin kriminalize edilmediği ve en önemlisi toplumsal rızanın önceden iktidarca belirlenmiş bir “evet”e indirgenmediği bir kamusal alan içinde meşruiyet kazanabilir. 

 İktidarın ve ortaklarının sürecinin döngüsü ise şu şekilde işliyor: doğru olan “evet”tir. Bunu kabul et. Bunu ben belirlerim. Bu çerçevenin dışına çıkarsan tehlikeli bir şey yapmış olursun. Bu durum, beklenen toplumsal rıza kendiliğinden oluşmadığında, iktidarın rızayı hangi söylemsel ve taktiksel araçlarla üretmeye çalıştığını gösteren bir döngü olarak karşımızda duruyor. Rıza üretimi sadece siyasal iktidarın pozisyonunun toplum tarafından kabul edilmesini değil aynı zamanda bu pozisyon dışında kalan seçeneklerin meşruluğunun da tartışılmasını gerektiriyor. Böylece süreç karşıtlığı düzen bozucu unsur olarak şekillendirilmeye başlanıyor. Çerçeveye yasaya “hayır” diyen, yurttaşlar, gazeteciler, entelektüeller artık sadece aynı fikre ikna edilmek istenmiyor, başka bir fikrin savunmanın imkânsız olduğu bir ortama doğru sürükleniyor.