İnancın Gölgesinde İktidar
Ferda Albağ · 2026-09-21

Bir Soruşturmanın Açtığı Kapı
Ağustos 2026’da kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen yapıya yönelik soruşturmada 33 şirket dosyaya girdi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 49 kişi hakkında gözaltı kararı verdi; 17 ilde 123 adreste arama yapıldı. Bu adreslerin 80’i şirketlere aitti. Savcılık, MASAK raporlarına dayanarak finansal işlemleri, mal alım-satım hareketlerini, bölünme ve devirleri incelemeye aldı. Dosyadaki suçlamalar soruşturma ve yargılama sürecinde hükme bağlanacak isnatlardır.
Soruşturma, dinî bir topluluğun çevresinde oluşan ekonomik örgütlenmenin ölçeğini yeniden tartışmaya açtı. Bu tip yapılanmalarda aidiyetin yarattığı güven; bağış, tüketim, istihdam ve ticareti besleyen bir sermayeye dönüşebilir. Her dinî aidiyet aynı sonucu üretmez. Belirleyici olan, inanç bağının kaynak ve insan dolaşımını düzenleyen kalıcı kurumlara evrilmesidir.
Uğur Mumcu yaklaşık kırk yıl önce Tarikat, Siyaset, Ticaret’te din, siyaset ve ticaret arasındaki geçişleri siciller, para hareketleri ve siyasal bağlantılar üzerinden izledi. Bugünkü soruşturmanın şirketler ve mali kayıtlar üzerinden ilerlemesi aynı soruyu güncelliyor: Manevi bir topluluk hangi koşullarda ekonomik ve toplumsal ağırlık kazanır; devlet bu güç karşısında ne zaman ve hangi ölçütlerle harekete geçer?

Bugünkü Haliyle Tekkeden Şirkete
Tarikatların maddi kaynaklarla ilişkisi tarihsel bir olgu; ancak geçmişteki dayanışma düzeniyle bugünün şirketleşmiş yapıları aynı değildir. Tekke ve zaviyeler vakıflar aracılığıyla barınma, aş, eğitim ve yardımlaşma hizmetleri yürütüyordu. Modern dönemde bu çevrelere dernekler, öğrenci yurtları, özel okullar, yayınevleri, medya faaliyetleri ve kâr amaçlı kuruluşlar eklendi. Bağış, zekât, fitre ve kurban gibi geleneksel kaynakların yanına tüketim, istihdam ve yatırım ilişkileri yerleşti.
Pierre Bourdieu’nun sosyal ve sembolik sermaye kavramları bu değişimi açıklamak için kullanışlıdır. Tanınma, güven ve itibar ekonomik imkâna çevrilebilir; müşteri, bağışçı, çalışan ve iş insanları aynı çevrede buluşabilir. Bir yapının insan kaynağını, mali imkânlarını ve örgütlenme deneyimini kalıcı kurumlar üzerinden harekete geçirebilmesi, onun kurumsal gücünü belirler.
Bu nedenle şirket bilançoları tablonun bir bölümünü gösterir. Okullar, yurtlar, vakıflar, dernekler, ticari kuruluşlar ve siyasal temsil kanalları birlikte ele alındığında manevi otoritenin hangi koşullarda ekonomik ve toplumsal hayatta belirleyici hale geldiği daha açık görülür.
Cumhuriyet’in Çizdiği Sınır
Cumhuriyet, dinî örgütlenme ile kamusal alan arasındaki hukuki sınırı eğitim ve kamu düzeni üzerinden kurdu. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu eğitimi ortak kamu düzeni içinde topladı. 30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı Kanun’la tekke ve zaviyeler kapatıldı; şeyhlik, dervişlik ve benzeri unvanların hukuki statüsü kaldırıldı. Her iki düzenleme bugün Anayasa’nın 174. maddesinde korunan inkılap kanunları arasındadır.
Bu düzenlemelerin siyasal anlamı, yurttaşı cemaat aidiyetinden bağımsız biçimde ortak hukukun öznesi olarak konumlandırmaktı. Cumhuriyetin kurucu ilkeleri doğrultusunda yapılan hukuki değişimin ardından tarikat ve cemaat çevreleri varlıklarını evler, dernekler, vakıflar, kurslar ve öğrenci yurtları üzerinden farklı ölçülerde kapalı örgütlenme biçimleriyle sürdürdü.
Çok partili hayatla birlikte bu tür kapalı örgütler seçim siyasetinin ilgi alanına girdi ve kapalı kapıları açıldı. 1950 sonrasında hızlanan kentleşme; barınma, eğitim, iş ve dayanışma ihtiyacını büyüttü. Kamu hizmetinin yetişmediği yerde cemaat çevreleri öğrenciye yurt, aileye yardım, iş arayana bağlantı, esnafa müşteri sağlayabildi. Kimi zaman hükümetlerin haklar temelinde karşılamadığı veya karşılayamadığı ihtiyaçlar, onları karşılayan aracının önemini artırdı. Yardımın mensubiyet ya da sadakat beklentisiyle birleştiği örneklerde dayanışma, aracı için nüfuz üreten bir ilişkiye dönüşebildi.
Dinî Örgütlenmeler, Piyasa ve Sosyal Devletin Geri Çekilişi
12 Eylül 1980 darbesi sendikal hareketi ve sol örgütlenmeleri ağır baskı altına alırken Türk-İslam sentezi eğitim ve kültür politikalarında etkili oldu. Aynı dönemde 24 Ocak kararlarıyla hızlanan piyasa merkezli dönüşüm, sosyal politika ve kamu hizmetlerinin örgütlenmesi üzerinde olumsuzluklar yarattı. Örgütlü emeğin zayıfladığı, özel aktörlerin eğitimden barınmaya uzanan alanlarda ağırlık kazandığı ortam, dinî yapıların kurumsal faaliyetlerine de yeni imkânlar açtı. Kamu hizmetinin kapsamı, finansmanı ve kimlerle yürütüleceği siyasal tercihlerle biçimlendi.
Mumcu’nun araştırmasının kalıcı önemi de burada yatıyor: Dinî otoriteyi inanç alanıyla sınırlamadan para ve siyasetle kurduğu bağlar üzerinden incelemek. Bu ilişkinin maddi boyutu somut kamu kaynaklarında da izlenebiliyor. 2021’de Gençlik ve Spor Bakanlığının belirli vakıf ve derneklerin yükseköğrenim yurtlarında kalan öğrenciler için uyguladığı öğrenci başına aylık destek 770 TL’ye çıkarılmıştı. TÜGVA, TÜRGEV, Ensar Vakfı ve İlim Yayma Cemiyeti bünyesindeki yurtlarda kalan öğrenci sayıları üzerinden yapılan hesap, bu dört kuruluş için aylık yaklaşık 36,4 milyon, yıllık 436,4 milyon TL’lik bir kamu desteği büyüklüğüne işaret ediyordu. Burada önemli olan tutardan önce, kamusal kaynağın öğrenci barınması üzerinden özel vakıf ve derneklerin işlettiği kurumlara aktarılmasını sağlayan mekanizmadır. Mumcu’nun yönteminin bugünkü karşılığı da tam burada beliriyor: Kurumların siyasal yakınlığına ilişkin genellemeler yapmaktansa paranın kaynağını, hangi hukuki düzenlemeyle aktarıldığını, hangi kuruma ulaştığını ve kamusal hizmetin örgütlenmesinde nasıl bir yer tuttuğunu izlemek.
Seçim dönemlerinde bazı dinî grupların farklı ittifak ve adaylar lehine tutum açıklamaları da bu alanın tek biçimli olmadığını gösteriyor. Dinî niteliği öne çıkmış topluluklar siyaset açısından düzenli biçimde ulaşılabilen seçmen çevreleri oluştururken, siyasal ilişkiler bu yapılar açısından meşruiyet ve faaliyet alanı üzerinde etkili olabilecek bir kanal yaratabiliyor. Bu karşılaşmayı ideolojik yakınlıkla sınırlamak, maddi ve kurumsal çıkarların boyutunu perdelemiş olur.
Kamusal Yetkinin Paylaşılması
Millî Eğitim Bakanlığının vakıf ve derneklerle yaptığı protokoller, bazı kuruluşları kamusal eğitimin belirli faaliyetlerine ortak ediyor. MEB Ortaöğretim Genel Müdürlüğünün 2025 faaliyet raporunda Peygamber Sevdalıları Vakfı, Hayrât Vakfı ve İstanbul Aile Vakfıyla eğitimde iş birliği protokolleri yer alıyor. Buradaki temel soru, pedagojik sorumluluğun kimde olduğu, çalışma içeriğinin hangi ölçütlerle belirlendiği, denetimin nasıl yürütüldüğü ve laik eğitim düzeninin ortak unsurlarının nasıl korunduğudur.
Mart 2026’da MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, İlim Yayma Cemiyeti ve İlim Yayma Vakfı iş birliğiyle “Yapay Zekâ ile Dijital İçerik Geliştirme Projesi”ni başlattı. Ortaokul ve lise düzeyinde bütün okul türlerine açılan proje 10 bin öğrenci için eğitim, üretim, yarışma ve ödüllendirme aşamalarıyla tasarlandı. Bir kuruluşun öğrencilere, okul ortamına ve Bakanlığın kurumsal görünürlüğüne dâhil olması, para transferinin ötesinde kamusal bir imkân anlamına gelir.
Barınmada rakamların neyi ölçtüğüne dikkat etmek gerekir. Gençlik ve Spor Bakanlığının açıkladığı yaklaşık bir milyonluk sayı esas olarak yatak kapasitesini gösteriyor. Oysa kamusal barınmanın ölçüsü yatak sayısından ibaret değildir. Öğrenci başına düşen yaşam alanı, odalardaki yoğunluk, çalışma ve ortak kullanım mekânları, mahremiyet, hijyen, beslenme, internet ve sıcak su; yangın ve deprem tedbirleri, tahliye düzeni, giriş-çıkış denetimi ve gece güvenliği barınma standardını birlikte belirler. Öğrencinin şiddet, taciz ya da tehdit karşısında başvurabileceği etkili mekanizmalar da bu standardın parçasıdır.
Yatak sayısındaki artış bu koşullar sağlanmadan nitelikli barınma anlamına gelmez. İlave yataklarla büyütülen sayısal kapasite, aynı fiziki alanda daha fazla öğrencinin yaşaması sonucunu doğuruyorsa yaşam alanı daralır, ortak hizmetler üzerindeki yük büyür. Kamusal yurt politikasının ölçüsü bu nedenle kaç yatağın bulunduğu kadar, öğrencinin hangi koşullarda yaşadığı ve ne ölçüde güvende olduğudur.
MEB’in 2023-2024 verilerine göre ortaokul, ortaöğretim ve yükseköğretim düzeylerinde 4 bin 424 özel öğrenci barınma kurumunda 156 bin 503 öğrenci kalıyordu. Resmî istatistikler bu kurumların kaçının cemaat, tarikat ya da dinî vakıflarla bağlantılı olduğunu göstermiyor. Dolayısıyla özel barınma alanının bu bölümünde mülkiyetin kimde olduğu, işletmeyi kimin yürüttüğü, denetimin kim tarafından ve nasıl yapıldığı açık biçimde izlenebilmelidir. Bu, istatistik tartışmasının ötesinde bir can güvenliği meselesidir. Aladağ yangını, denetimdeki boşluğun hangi sonuçlara ulaşabileceğini Türkiye’ye ağır bir bedelle gösterdi.
Aladağ: Denetimden Siyasete
29 Kasım 2016’da Adana’nın Aladağ ilçesinde Süleymancılar cemaatiyle ilişkilendirilen öğrenci yurdunda çıkan yangında 11’i çocuk 12 kişi yaşamını yitirdi, 24 çocuk yaralandı. Yargılama sonunda yurdu işleten dernek yöneticileri ve yurt görevlileri hakkında hapis cezaları verildi. Olay, özel yurtların güvenliği kadar kamu denetiminin sorumluluğunu da tartışmanın merkezine taşıdı.
Yangının ertesi günü MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, çocukların sağlıksız ve güvensiz barınma yerlerine mahkûm edilmesine göz yumulmasını “dehşet verici” olarak niteledi ve devletin gelecek nesillere sahip çıkmasını asli sorumluluk olarak tanımladı. Böylece tartışma, tek bir işletmenin kusurunun ötesine geçti: Aile çocuğu için neden böyle bir yurda ihtiyaç duydu, güvenli kamusal seçenek yeterli miydi, denetim neden felaketten önce sonuç üretmedi?
Aladağ’ın bıraktığı ders mevzuatla sınırlı kalmamalı. Devlet yurdu, bursu, nitelikli eğitimi ve güvenli barınmayı erişilebilir kıldığında öğrencinin temsilci yapılara duyduğu ihtiyaç azalır. Kamusal ihtiyaç özel ilişkilere bırakıldığında ise barınma, öğrenci ve ailesiyle kalıcı bağ kurmanın aracına dönüşebilir.
Bu etki yurdun kapısında bitmez. Burs, yardım ve barınma çevresinde başlayan dayanışma; bağışçıları, esnafı, çalışanları ve iş insanlarını aynı ekonomik çevrede buluşturabilir. Böylece soru “Kaç yurdu, kaç şirketi var?” olmaktan çıkar; kaynağın nereden geldiğine, nerede dolaştığına ve hangi çıkarları beslediğine yönelir.
Fakat paranın izini sürmek kadar, paranın güç kazandığı kıtlığın izini sürmek de gerekir.
Paranın İzini Sürmek
Gazeteci İsmail Arı, 2024’te yayımlanan Menzil’in Kasası kitabında Menzil çevresindeki şirketleri, ticari yapılanmaları ve iş insanı ilişkilerini araştırdı. Kitabın ardından Arı, yayınevi yöneticileri ve editör hakkında suç duyuruları yapıldı; kitabın toplatılması ve imhası da talep edildi. Bu yazı açısından önemli olan Arı’nın kitapta izlediği yöntemdir: Dinî örgütlenmenin ekonomik büyüklüğünü anlamak için mülkiyet kayıtlarının yanında para hareketlerini ve ticari ilişkileri de izlemek.
Vakıflar, dernekler, iş örgütleri, ticari markalar ve yayıncılık faaliyetleri aynı çevrede birleştiğinde şirket sicilinden daha geniş bir ekonomik örüntü oluşabilir. Ağustos 2026 soruşturmasında 33 şirketin dosyanın merkezinde bulunması, paranın izini sürme yöntemini yeniden güncel kılıyor. Fakat asıl soru, paranın hangi ihtiyaç alanlarında dolaştığı ve kamusal eksikliklerin kimlere toplumsal ağırlık kazandırdığıdır.

Kıtlığın İzi, Kıtlığın Siyaseti
Yazının başındaki soruya şimdi dönülebilir: Bir dinî topluluk hangi koşullarda ekonomik ve toplumsal ağırlık kazanır? Yanıtın bir bölümü, yurttaşın ulaşmakta zorlandığı haklarda saklıdır.
Yurt kıtsa barınma sağlayanın, burs yetersizse burs verenin, iş güvencesi zayıfsa iş bulmaya simsarlık edenin ağırlığı artar. Kıtlık burada maddi yokluğun ötesinde anlam içerir; kamusal bir hakkın gecikmesi, daralması ya da aracıya bağlanması da aynı sonucu doğurur. İhtiyacı karşılayan yapı zamanla dayanışmanın yanında nüfuz da üretmeye başlar.
Tarihte bunun bire bir karşılığını aramak yanıltıcıdır. Yine de Hasan Sabbah’ın Alamut’ta kurduğu Nizârî İsmailî düzen eski bir soruyu hatırlatır: Manevi bağlılık, mensuplarının gündelik ihtiyaçlarını da kuşatan bir düzene dönüştüğünde inancın sınırı nerede biter, örgütlü güç nerede başlar? Bugün kale duvarlarının yerini kurumlar ve ekonomik ilişkiler üzerinden oluşan otorite almış olabilir.
Sosyal devlet meselesi bu nedenle yurttaşlık ilkesinin merkezindedir. Yurt, burs, eğitim ve sosyal destek yurttaşın hakkı olmaktan uzaklaşıp aracılar üzerinden erişilen imkânlara dönüştükçe, o imkânı sağlayan yapı toplumsal ağırlık kazanır. Uğur Mumcu paranın izini sürdü. Bugün paranın yanında kıtlığın izini de sürmek gerekiyor: Kamusal hakkın eksildiği yerde kim devreye giriyor ve bu eksiklik kime güç kazandırıyor?
İnancın gölgesindeki iktidarın düğümü burada başlıyor: Yurttaşın hakkı kıtlaştıkça aracının gücü büyüyor.