Kadın Cinayetleri Politiktir: Hakikatin Geciktiği Yerde

Ferda Albağ · 2026-08-03

Kadın Cinayetleri Politiktir: 
Hakikatin Geciktiği Yerde

Sokakların sesini ve evlerin içine çöken o ağır sessizliği dinlediğimizde, bir ülkenin kadınlarının nasıl yaşadığıyla hayattan nasıl koparıldığı arasındaki bağ bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Tek bir failden çok hukuku, eğitimi ve kamusal yaşamı biçimlendiren siyasal tercihlerin beslediği muhafazakâr bir iklimle karşı karşıya kalırız. Şiddet, kendisini mümkün kılan bu kurumsal iklim içinde hareket alanı kazanır ve sorumluluk taşıması gereken kurumlar güç kaybederken toplumsal vicdanda da yeni gedikler açılır.

Hakikatin gecikmesi ve cezasızlığın kurumsallaşması

Ortak hafızamızda yer eden Gülistan Doku, Rojin Kabaiş ve Rabia Naz Vatan dosyaları, bu kurumsal zafiyetin ve adalet arayışının somutlaştığı birer kırılma noktasıdır. Bu üç dosya, aynı yakıcı soruyu farklı zamanlarda ve mekânlarda yeniden sorduran sarsıcı birer hafıza durağıdır. Kurumsal sessizlik uzadıkça kuşku kalıcı hale gelir; hakikatin ertelenmesi ise adalet duygusunu mahkeme salonlarından önce toplumun vicdanından çeker. Bugün gerçeklerin kamuoyuna sunulamaması, bir soruşturma sorunu olmaktan çıkmış devletin hukuk üretme iradesine duyulan güvenin sarsılmasına yol açmıştır. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Benzer yaralar neden farklı hayatlarda tekrar ve tekrar açılıyor?

Her erteleme geçmişte yaşanmış bir olayı karanlıkta bıraktığı gibi, gelecekte yaşanabilecek şiddetin toplumsal koşullarını da tayin eder. Kadın cinayetlerini politik yapan da şiddetin kendisinden önce, onu mümkün kılan kurumsal ilişkilerin siyasal eğilimlerce biçimlenmesidir. Adalet yara alırken, eşit yurttaşlığın güvencesi olan toplumsal düzen de tekinsiz bir hal alır. Bu düzenin izlerini hukuk kadar aile, eğitim ve çalışma yaşamında da takip etmek zor değildir.

Aile politikaları ve yurttaşlık sınırı

İktidarın kamu politikalarının merkezine yerleştirdiği aile vurgusu, eşit yurttaşlığın toplumsal sınırlarını nasıl daralttığını anlamamızda yardımcı olacaktır. Cumhurbaşkanı’nın sıklıkla yinelemekte sakınca görmediği, kadın ve erkeğin eşitliğinden çok farklı yaratılışlara sahip olduklarına ilişkin siyasal söylemiyle beraber, 2025'in "Aile Yılı", ardından yürürlüğe giren 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak ilan edildi; aileyi odağa konumlandıran yeni bir siyasal yönelim oluşturuldu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın bu eksendeki kurumsal hamleleri, toplumsal politikanın temel referansına dönüştü. Aileyi güçlendirmeye yönelik adımlar, bireysel hakları ve kamusal güvenceleri desteklediğinde toplumsal dayanışmayı güçlendirebilirdi. Ancak kamusal uygulamalar ağırlıklı olarak aile bütünlüğünü öncelediğinde, şiddet karşısında hak arayan kadın, bağımsız bir yurttaştan değil de ailenin aciz bir parçası olarak görülme riskiyle karşı karşıya kalır. Boşanma süreçlerinin zorlaştırılması ve nafaka tartışmaları eklendiğinde, kadının özgürlüğü ile kurumun bekası arasındaki o eşitsiz gerilimi daha da büyüterek şiddet sarmalından çıkmaya çalışan kadınların hareket alanını kilitler. 

Siyasal erkin, kadınların kamusal konumunu ‘yeniden’ tanımlayan yaklaşımı ve aile politikalarıyla sınırlı değildir. Aynı anlayış, gelecek kuşakların dünyayı algılama biçimini şekillendiren ve eşit yurttaşlığın yeniden üretildiği eğitim politikalarında da kurumsal karşılığını buluyor.

Eğitimin kurduğu yurttaşlık tasavvuru 

Zihniyet dünyasının her sabah yeniden üretildiği okul sıralarında bu bakış açısı daha somut bir yapıda ilerletiliyor. Millî Eğitim Bakanlığı'nın eğitim-aile bütünlüğünü hedefe alan ideolojisi, okul ile aile arasında kurulan ilişkinin daha da güçlenmesi gerektiği fikrini kurumsal düzeye çıkardı. Görünüşte bu ifadeler makul ya da anlaşılır duruyor. Ancak çözüm yolları için aynı şeyi söylemek olanaklı görünmüyor. Çünkü Millî Eğitim Bakanlığı, genel anlamda yurttaş haklarını önceleyecek bir yaklaşım yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı’yla birlikte ÇEDES adı altında bir program yürütüyor ve programda din görevlileri değerler eğitimi faaliyetlerinde okullarda etkin rol alıyor. Oysa değerler meselesi tek başına dinin konusu olarak görülemez; o özellikle felsefenin, hukukun, Cumhuriyet'in, Aydınlanma düşüncesinin ve insanlığın ortak etik birikiminin de temel konularından biridir. Değer kavramı tek bir kaynağa indirgenip din ekseninde yeniden tanımlandığında, eğitim de farklı düşünsel geleneklerden beslenen ortak yurttaşlık zeminini kurma işlevinden uzaklaşarak nesnel niteliğini yitirmeye başlar. 

Eğitim politikaları bugünün öğrencilerine temas ederken yarının yurttaşını, hukukunu ve toplumsal cinsiyet rejimini kurar. Kız çocuklarının eğitim hayatlarındaki devamsızlık halleri ve okul terkleri fırsat eşitliğini zayıflatırken, eğitim sistemi buna yanıt aramalıdır. Çocuklara ortak yurttaşlık bilinci kazandırmak yerine, değerler eğitimi adı altında geleneksel ataerkil roller pekiştirildiğinde, eşitsizlik daha okul sıralarında kurumsallaşır.  

Toplumsal roller okulda öğrenilir; fakat onların gündelik hayattaki sınırlarını çoğu zaman ekonomik ilişkiler belirler. Bu nedenle eğitimde benimsetilen eşitsizlik, çalışma yaşamında ve eşit yurttaşlığın maddi zemininde sistemsel bir bağımlılığa dönüşür. 

Ekonomik bağımlılık ve şiddetin yapısal zemini

Ekonomik bağımlılık tek başına şiddetin nedeni olmasa da sürekliliğini sağlayan etkin zemini sağlar. AKP’nin çalışma yaşamına ilişkin düzenlemelerin önemli bir bölümü esnek istihdam, bakım emeği ve doğurganlık politikaları etrafında şekillendiriliyor. Kreş hizmetlerinin yaygınlaştırılması, eşit işe eşit ücret ve kadınların kesintisiz istihdamını güçlendirecek kamusal mekanizmalar yeterince gelişmediğinde, ekonomik bağımlılık yalnızca gelir meselesi olmakla kalmaz; şiddet döngüsünü besleyen yapısal bir unsur hâline de gelir. Mevcut piyasa dinamikleri kadın emeğini ucuz ve güvencesiz olduğu için araçsallaştırırken, ataerkil kültür de ev içi bakım emeğiyle bu sömürüyü destekler durumdadır. Sosyal devlet bu tür kamusal destek alanlarından çekildikçe, kadının hem çalışma yaşamındaki konumu hem de şiddet karşısında karar verebilme, güvende olması gerekirken baskı altında yaşadığı evden yürüyüp gidebilme gücü elinden alınır. Ayrılma iradesinin maddi karşılığı ortadan kalktığında, yaşam hakkı hukuki olduğu kadar ekonomik bir mesele hâline gelir. Ekonomik bağımlılık kadının hareket alanını sınırlarken, bütün bu sürecin hangi siyasal ve hukuki zeminde mümkün hâle geldiği, eşit yurttaşlığın tarihsel kaynağının nerede arandığı sorusu yeniden önem kazanır.

Eşit yurttaşlık sözleşmesinde bugün

Kamusal alanı daralan kadın kendini var etme olanağıyla beraber, hak talep edebileceği ortak zemini de kaybeder. Şiddetin politik niteliği tam da burada belirginleşir. Cumhuriyet'in kadınlara tanıdığı haklar, yalnızca medeni hukuk alanında yapılan teknik düzenlemelerden ibaret değildi; kadını aileye bağlı bir özne olmaktan çıkarıp devlet karşısında doğrudan hak sahibi yurttaş olarak tanımlayan kurucu bir siyasal tercihti. 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliğinin sağlanması, 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu'nun evlilik, boşanma ve miras ilişkilerini laik hukuk düzeni içinde yeniden kurması, 1930'da belediye seçimlerinde ve 1934'te genel seçimlerde kadınlara siyasal hakların tanınması; eşit yurttaşlığı güçlendiren Cumhuriyet atılımlarının en önemli kilometre taşlarını oluşturdu.

Türkiye, kadına yönelik şiddetle mücadelede uluslararası ölçekte önem taşıyan İstanbul Sözleşmesi'ni 11 Mayıs 2011'de ilk imzalayan ülke oldu; sözleşme 1 Ağustos 2014'te yürürlüğe girdi. Ancak 20 Mart 2021 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile sözleşmeden çekilme iradesi açıklandı ve süreç 1 Temmuz 2021'de hukuken tamamlandı. Bu kronoloji, kadına yönelik şiddetle mücadelede izlenen kamusal politikalardaki yön değişiminin de simgesi olarak tartışılmaktadır. İstanbul Sözleşmesi'nin ardından yürürlükte kalmaya devam eden 6284 sayılı Kanun, kadınların korunması açısından temel hukuki güvencelerden biri olmayı sürdürmektedir. Buna karşın koruma mekanizmalarının etkinliği ve uygulanma biçimine ilişkin yaşanan olumsuzluklar, kadınların yaşam hakkının normların varlığıyla değil, bu normların kararlılıkla uygulanmasıyla güvence altına alınabileceğini göstermektedir.

Hukuk, eğitim, aile ve ekonomi birbiriyle ilişkilidir; her biri kadının yaşam hakkını doğrudan etkileyen aynı kamusal düzenin farklı katmanlarını oluşturur. Devletin tarafsızlığı yalnızca hukuk metinlerinin sayısıyla ölçülemez; hangi hakları güçlendirdiği, hangi koruma mekanizmalarını etkin biçimde işlettiği ve kamusal yükümlülüklerini ne ölçüde yerine getirdiği üzerinden de değerlendirilir. 

Mevcut uygulamalar belirli politik önceliklerin yaygınlaştırıldığını gösterirken, Cumhuriyet'in kadını doğrudan hak sahibi eşit yurttaş olarak tanımlayan kurucu yaklaşımından uzaklaşıldığının da göstergesidir.

Gülistan’ın, Rojin’in ve Rabia Naz’ın adları, onların yarım kalmış hayatlarını simgelediği gibi, hakikati geciktiren bir düzenin toplumda büyüttüğü ortak vicdan yüküdür. Sokakların sesi kısıldığında evlerin içindeki sessizlik ağırlaşır. Gerçeğin sis ardında kaldığı her dosya eşit yurttaşlık sözleşmesinin ve vaadinin ne ölçüde hayata geçirilebildiğinin en ağır sınavına dönüşür. Kadın cinayetlerini politik yapan, suçlunun siyasal kimliği değildir; şiddeti mümkün, sürdürülebilir ve kimi zaman cezasız kılan kurumsal düzenin, ideolojik tercihlerle kurulmuş olmasıdır. Bu sebeple kadın cinayetleri, tek tek faillere indirgenemeyecek kadar politiktir.