Kafkas Tebeşir Dairesi: Mülkiyet ve Adaletin Tebeşirle Çizilen Sınırı

Merve Çolak · 2026-06-01

Kafkas Tebeşir Dairesi: Mülkiyet ve Adaletin Tebeşirle Çizilen Sınırı

“Bu büyükler ne kördür! Daimmiş gibi ikbal,

Binmiş ya kamburun sırtına, yürür oğlu yürür,

Yumruğu pek ya, kesesi dolu, sesi gür…

Çoktandır da olsa, ilelebet sökmez bu boktan hayal!

Değişen zaman, dönen çark ve uyanan halk:

Bu Büyük Umut bir gün elbet gerçek olacak!”

Paylaşılmaya çalışılan bir vadi. Paylaşılmaya çalışılan bir bebek. İktidar boşluğunda yargıç olmuş bir arzuhalci. Arzuhalcinin yargıçlığında verilmiş ölçülü kararlar. Peki adalet sistemi hangi ölçüte göre işler? Keselerin ağırlığına göre mi? Sistem iktidarın tam denetimindeyse, halk nasıl insanca yaşamını sürdürebilir? Adalet sağlanamıyorsa, tekil çabalar ne kadar kalıcı fayda üretebilir? 

Bu soruların cevabını Brecht ile birlikte Kafkas Tebeşir Dairesi’nde arayalım.

Bertolt Brecht

Bertolt Brecht Kafkas Tebeşir Dairesi’nin iki ana hattını, mülkiyet ve adaletin uygulanması meselesini epik bir anlatımla tartışmaya sunar. Sorgulama oyun boyunca zihnimizi meşgul ederken, duygular bir kenara bırakılmamıştır. Kafkas Tebeşir Dairesi’ni izlerken sinirlenir, sevinir, üzülür ve bolca güleriz ancak hiçbir duygulanımımız sorgulamamızın önüne geçmez. Bu Brecht’in kuramsallaştırdığı epik tiyatronun temel amacıdır. Seyirci oyunla ve karakterlerle tam bir özdeşleşme yaşamaz, duygusal bir arınma olarak ifade edilebilecek Aristotelesçi “katharsisi” yaşayıp oyundan çıkmaz. Tartışılan kavramlar oyun boyunca ve sonrasında seyircinin zihnini meşgul eder, seyirci edilgen bir şekilde konumlanmaz.

Bertolt Brecht modern tiyatroda politik tiyatronun ve özellikle epik tiyatronun en önemli temsilcilerindendir. Oyunlarının merkezinde faşizm, sınıf çatışması, savaş ve adalet sistemine yönelik eleştiriler yer alır. Hitler iktidara gelince oyunları yasaklanır, kitapları yakılır ve Brecht politik tiyatro oyunlarını yazabilmek için önce Avrupa’nın farklı ülkelerinde sonra da Amerika’da sürgün hayatı yaşar. Brecht Kafkas Tebeşir Dairesi’ni Amerika’da sürgünde olduğu 1944 yılında yazar. 

Oyun bir prolog (ön oyun) ve iki perdeden oluşur. Prologda savaş sonrası bir vadinin sahipliğine talip iki kolhozun, sahibi belirlemek adına tartışmasını ve sonucunda herkesin hemfikir olduğu anlaşmayı izleriz. Anlaşmayı kutlamak için çağrılan Ozan bir mesel anlatır. Bu mesel oyunun geri kalanını oluşturan iki perdedir. İlk perdede valilik sarayı hizmetçisi Gruşa’nın, ikinci perdede arzuhalci iken yargıçlığa atanmış Azdak’ın hikayesini görürüz. Son sahnede Gruşa ve Azdak birleşir, hikâye tamamlanır.

Oyun Nazi’ler ile savaştan yeni çıkmış bir Kafkas köyünde iki kolhozun ve bir Devlet Yeniden Kurma Kurulu Uzmanı’nın, vadinin yeni sahibinin kim olacağı üzerine tartışması ile açılır. Vadi savaş öncesinde keçi otlakçışı olan Galinsk kolhozuna aittir. Naziler vadiye geldiğinde köyü yakarak vadiden geri çekilmişlerdir. Rosa Lüksemburg kolhozu ise bu vadinin otlak alanının artık iyi durumda olmadığını, kendi işleri olan meyveciliğe daha uygun olduğunu öne sürer. Vadinin yeni sahibinin belirlendiği bu tartışma bizlere yabancı gelebilecek türdendir. Her şeyden önce mülkiyet üzerine yapılan bu tartışma düşmanca bir tutumda gerçekleşmez. Tam tersi iki kolhoza da keyif verir. 

Traktör Sürücüsü Kız henüz sahnenin başında “Biliyorsun, bütün keyif verici maddeler vesikaya bindi: tütün, şarap. Tartışma da öyle.” der.  Tartışma, şarap ve tütün gibi keyiflidir ve yine tütün ve şarap gibi iktidar tarafından vesikaya bindirilmiş, sınırlandırılmıştır. İktidar yalnızca maddi kaynakları değil, düşünmeyi, sınırlarını fark etmeyi, o sınırları aşmayı, kendi aralarında sulh ilan etmeyi, kamusal aklı da sınırlamıştır.

Galinsk kolhozu peynirlerinin tadının eskisi gibi olması için vadinin otlaklarına ihtiyaçları olduğunu savunsa da Rosa Lüksemburg kolhozunun sulama planının herkes için faydasının daha fazla olduğuna hızlıca ikna olur. Tartışmanın sonunda vadinin eski sahibi olan Galinsk kolhozu, vadiyi daha iyi değerlendirebilecek, tasarladığı sulama sistemiyle sadece meyve yetiştiriciliği değil şaraplık üzüm de yetiştirebilecek Rosa Lüksemburg kolhozuna vadiyi bırakır. Ön oyun bize diğer iki perdeyi de izlerken düşünmemiz için bir soru yöneltir: Bir şeyin sahibi kimdir? Tapu, kan bağı bir şeye sahip olmak için yeterli midir, yoksa bir şeye emek vermek, korumak, yaşatmak, o şeyden alınacak en yüksek faydayı alabilmek mi önemlidir?

Brecht, epik tiyatronun amacına uygun bir şekilde oyunun politik anahtarını bize ön oyunda verir: Vadiye sahip olmak için hem vadiye hem yurttaşlara en faydalı olacak kolhoz sahipliğe hak kazanır. Kutlama için çağrılan Ozanın anlattığı Gruşa’nın hikayesini, Azdak’ın kararını “Çocuk kime verilecek?” merakıyla değil “Mülkiyet hangi ölçüte göre belirlenmelidir?”, “Adaletsiz bir düzende adalet nasıl tesis edilebilir?” sorularıyla izletir.

Gruşa ve Azdak’ın hikayesi iki ayrı perdede aynı günde başlar. Yortu Bayramı sabahı kentin valisine darbe yapılır, vali idam edilir, karısı Natali kıyımdan kaçmak için aceleyle toparlanır. Gruşa’nın da içinde bulunduğu hizmetçilerini değerli kıyafetlerinin toparlanması için sarayda koşturur. Artık darbeciler saraya çok yaklaştığı için Natali kıyafetlerini de alamadan apar topar kaçar. Alamadığı kıyafet yığınlarının içinde unuttuğu şey ise yeni doğmuş oğlu Mişel’dir. Mişel, geride kalan hizmetçiler için saatli bir bombadır. Vali’nin varisi olarak darbecilerin hedefi olacağı açıktır. 

Hizmetçi Gruşa, valinin karısı Natali’nin muhafız askerlerinden Simon ile yeni sözlenmiştir, kargaşanın bitişini ve Simon’un dönüşünü beklemek üzere abisinin yanına köye gidecektir. 

Gruşa kimsenin sahip çıkmadığı, orada kalırsa bir gün içerisinde öldürüleceği kesin olan Mişel’in başında bir gece bekler, yanına almamak için uğraşır ama dayanamaz Mişel’i alıp kaçar.

“Seyretti, seyretti zaman zaman yapraklanan o küçücük yumruğu.

Sabaha doğru dayanamaz oldu insanlığın çağrısına.

Kalktı, eğildi bebeye, içini çekti, aldı bebeyi,

Aldı götürdü.

Çocuğu bağrına bastı ganimet.

Hırsızmış gibi sıvıştı gitti merhamet.”

Gruşa için Mişel’i yanına almak Brecht’in deyimiyle “enayilik”tir. Mişel’in çıkarı süt içmek, yaşamaktır. Gruşa’nın çıkarları ise abisinin evine sağlıklı bir şekilde varmak, Simon’u bebeksiz ve bekar olarak beklemektir. Mişel’in bir günlük süt içmesi için Gruşa bir haftalık parasını vermek zorundadır. Mişel’in yaşaması için Gruşa’nın tükenmesi gerekir.

Kafkas Tebeşir Dairesi Oyun Afişi, Derin İnaldı

Gruşa abisinin evine doğru yola çıkar, Mişel’i arayan askerleri atlatır, bir askerin kafasını patlatır, askerlerden kaçmak için kimsenin geçemediği koptu kopacak bir asma köprüden geçer, Mişel’i besler, kendisi aç kalır. Abisinin evine vardığında nereden geldiği belli olmayan bebeği sofu yengesine açıklayamaz, ölmek üzere olduğu düşünülen bir adamla evlendirilerek durumu meşrulaştırılır.

Evlendiği gün savaşın bittiği haberini alır, evlendiği adam savaşa katılmamak için hasta taklidi yapmıştır, savaşın bittiği haberiyle canlanır. Simon savaştan dönmüştür. Gruşa, Mişel’i de evlendiği adamı da Simon’a açıklayamaz. 

Artık Gruşa ve Mişel’in çıkarları birdir, Gruşa Mişel’e verdiği emek sayesinde dönüşüm yaşamış, anne olmuştur. Mişel’i seviyordur. Gruşa artık “enayi” değildir. Natali Abaşvili validen kalan mirasta hak iddia edebilmek için Gruşa’ya annelik davası açar.

Davaya Azdak bakacaktır.

Azdak aynı Yortu Bayramı sabahı darbecilerden kaçan Grand Dük’ü kim olmadığını bilmeden evine alır, darbecilerden kaçmasına yardımcı olur. İktidar savaşı yaşanan sırada rastlantı sonucu ise yeni asılmış olan yargıcın boş kalan koltuğuna oturur ve yargıçlık yapmaya başlar.

Azdak oyunun sonunda çocuğu Natali’ye değil Gruşa’ya vererek oyunda adaleti sağlayan öğe olarak yer alır ancak beklenen kahraman profiline sahip değildir. Davalarda açıkça rüşvet alır, sarhoş gezer, kaba davranır. Bu zamana kadar her zaman zenginlerden, soylulardan yana olan adaleti halka, yoksullara çevirir. Seyirci verdiği kararları benimsese de Azdak ile özdeşlik kurmaz, çünkü verdiği kararları yüksek adalet duygusuyla değil çoğu zaman alaycı bir şekilde, bazen tesadüfi verir, mahkemeyi ciddi bir şekilde yönetmez. Kanun kitabını yalnızca üstüne oturmak için kullanır.

Brecht Azdak’ın politik işlevini bu şekilde kurar: adalet neden düzensiz ve yozlaşmış bir kişinin elinde sağlanır? Bir sistem adalet üretemiyorsa çare tek tek kişilerin elinde midir?

Azdak’ın iktidar boşluğunda, savaş ortamında yargıç olması da kritiktir. Azdak gibi birisi normalde yargıç olamayacakken savaş ve ayaklanma zamanı iktidar, askeri güçler, adalet makamlarının yeri değişir ve Azdak gibi birisi de kolayca sistemin içine girebilir. İktidarların işlettiği hukuk sistemi tarihsel olaylara göre şekil alabilen, zalim bir iktidarın elinde adaletsizlik üreten bir sisteme evrilen bir mekanizmadır. 

Soyluların, zenginlerin yararına olan sistem, Azdak’ın gelişiyle tersine döner ancak bu düzen uzun sürmez. İkinci perdenin başında bilmeden yardımcı olduğu Grand Dük tekrar iktidara geldiğinde, iktidar yeniden kurulduğunda Azdak son davasına bakar: Gruşa ve Natali’nin davası.

Azdak Natali’den rüşvet alır, iki tarafı da dinler. Çocuğun Natali’nin çocuğu olduğunu ancak mirastan hak alabilmek için Mişel’i istediğini anlar. Gruşa’nın söyleyebildiği tek şey “Veremem onu kimselere. Ben büyüttüm onu, beni biliyor ana diye." olur. 

Azdak karar verebilmek için bir tebeşir dairesi oyunu kurar. Brecht tebeşir dairesi oyununu Hz. Süleyman’ın kararına çok yakın olan eski bir Çin efsanesinden uyarlamıştır. İki kadın aynı bebeğin kendi çocuğu olduğunu iddia eder. Hz. Süleyman, gerçek anneyi ortaya çıkarmak için çocuğun ikiye bölünmesini emreder gibi yapar. Bunun üzerine gerçek anne, çocuğun zarar görmemesi için “çocuk ona verilsin” diyerek kendi annelik iddiasından vazgeçer. Diğer kadın ise bu bölünmeye razı görünür. Hz. Süleyman böylece gerçek annenin, çocuğun yaşamasını kendi sahiplik hakkından üstün tutan kadın olduğunu anlar ve çocuğu ona verir.

Mişel tebeşir dairesinin ortasına geçer, iki kadının Mişel’in iki kolundan çekmesini ve kendi tarafına çekebilenin gerçek anne olduğuna karar verileceğini söyler. Kadınlar iki defa Mişel’in kolundan çeker, Gruşa iki sefer de Mişel’in kolunu bırakmak zorunda kalır. “Ben büyüttüm onu. Nasıl şimdi parça parça ederim onu? Yapamam öyle şey.” 

Azdak çocuğun annesinin Gruşa olduğuna karar verir, Vali’den kalan malikanelerin de çocuk parkı olarak düzenlenmesi hükmüyle kente bırakır. Gruşa’yı da “yanlışlıkla” kocasından boşar. 

Oyun Ozan’ın sözleriyle sona erer.

“Sahiplik için bişeye, ona yararlı olmak gerek!

Bebeğe iyi bakan ananındır bebek!

Araba Ali’ninse, menzile vaktinde gidecek!

Ve bu vadi bizimse, onu iyi suluyoruz demek!”

Azdak bu dava sonrası bir daha görünmez, oyunda bunun sebebi açıkça belirtilmez. Grand Dük, soylu olan valinin karısına karşı verdiği bu kararı onaylamamış ve sürgüne göndermiş olabilir ya da Azdak artık kararlı bir iktidarın altında adaletin işlemeyeceğini anlamış olabilir.

Her iki durumda da hikayenin burada sonlanmış olması yerindedir, iktidarın tam kontrolündeki bir yargıcın kararları izlenmeye değer değildir. 

Azdak kısa süreliğine adalet sistemini yoksullardan yana çevirmiş, zenginlerin yararına olan iktidarın adalet sisteminde bir oyuk açmıştır. Birey olarak ve bilinçsizce açtığı bu oyuk bir kırılma yaratamamıştır elbette. Burjuva iktidarın kurduğu sistemlerde tekil çabalarla açılmış yarıklar kolaylıkla kapatılır, yok olur. Kapitalist sistemde bir kırılma yaratmak ve bu kırılmayı topyekün bir değişime dönüştürmek için toplumsal uyanış, örgütlenme ve birlikte hareket etmek zaruridir. Brecht bu sorumluluğu seyircisinin omzuna ve ellerine yükler.