Kalemi Geri Almak
Ali Yıldırım · 2026-09-14

Ritüelin Markası: Wellness Kapitalizmi ve Yorgunluk Toplumu yazısında kahve kuyruğunun kendisinin ürün olduğunu, Cehaletin Algoritması: Anlamayan El, Bağımlılık ve Otonominin Yitimi yazısında ise yapay zekâ kutusunun içini kimsenin göstermediğinden bahsetmiştik. Şimdi sıra en zorunda: Kutu yapay zekâ ise, biz onun karşısında ne yapıyoruz? Çünkü asıl mesele makinenin ne yaptığı değil, bizim artık yapmadığımız şey. Aslında biz otonomimizi kaybetmedik; yavaş yavaş anlama, üretme ve karar verme yetilerimizi “kolaylık” uğruna devretmeye başlıyoruz. Bu nedenle mesele bu aracı kullanıp kullanmamak meselesi değil, kendi yetilerimizin ve araç karşısında özne olma sorumluluğumuzun üstlenilmesi meselesi.
Neleri yapmayı bıraktık? En başta kendi cümlemizi kurmayı bıraktık. Oysa bir cümle, sözcüklerin yan yana dizilmesinden ibaret sayılmaz; bir düşüncenin kendi biçimini bulmasıdır. Kendi cümleni kurmak, dünyayı bir kez daha kendi düşüncenle adlandırmaktır. Düşünme böylece bir başkasından değil, insanın kendisinden doğar. Kendi cümlemizi kurduğumuzda sadece düşünmekle kalmaz, düşüncemizin öznesi de oluruz, zaten özne zorunlu olarak düşünmeye ihtiyaç duyar.
Bir kalem düşünelim. Yorgun bir akşam, ekranın karşısında, onu masaya bırakırız ve makineye "bu sefer sen yaz" deriz. Makinedeki el uzanır, ilk cümleyi kurar. Cümle pürüzsüz çıkar, bizim kuracağımızdan daha düzgün görünür. Rahatlarız. Ne ki o düzgünlükte eksik bir şey vardır. Cümle artık bizim düşüncemizin izini taşımaz. Ertesi gün ikinci cümleyi de o el kurar. Üçüncü gün kalemin nasıl tutulduğunu tam hatırlamayız. Bunu bir kayıp gibi değil, bir kolaylık gibi yaşarız. Oysa ilk yazıda rahatlığın bizi performansın öznelerine dönüştürdüğünü incelmiştik. Yine benzer bir kolaylık, bu kez düşünme yükünü bizden alarak döngüyü bizim için yeniden kurar. Her kolaylık, gizlice el değiştiren bir yetinin adıdır; elden çıkan bu yeti de kendimizden kopan bir parçadır.
Zamanla herkes masadaki kalemini elinden bırakır. Sayfayı artık tek-el doldurur; kalabalık okur, başını sallar, altına imzasını atar. Tek-el bir şeyi bizden zorla almaz gibi görünür oysa boş ya da dolu bulduğu yere yerleşir. Bize ait alanları bize sormadan boşaltmayı ve bildikleri ile doldurmayı ister. Bu istek kolaylaştırıcı ve yardımsever gözükse de altında ele geçirme ve yönetme isteği vardır. Seçim hakkımız olduğunda ve teslim etmeyi reddettiğimizde ise işgal ve zor başlar. Tekelin yaptığı sessiz bir sızmadan açık bir gaspa dönüşür.
Eskiler "doğa boşluğu sevmez" (horror vacui) derdi. Bu metafor bize tekelin kurduğu sistemle ilgili önemli bir şeyi söyler: Tek-el piyasada bir açık bulabilir ve açıktan içeri girebilir ama elbette tek-el sadece boşlukta doğmaz. Bir doluluğun üstüne de gelebilir, sonra dolu alanı kendisi için boşaltır, kanunları ve alışkanlıkları kendi lehine yazar. Kendi cümlemizi, kendi sorumuzu kurmadığımızda, kendi kararlarımızı vermediğimizde de bıraktığımız boşluğu yine tek-el doldurur. Boşluk unutturulur, kolaylıklar alışkanlıklara döner ve bu boşluğu bizim yerimize dolduran, bir gün bizim yerimize de düşünür.
Peki masaya bırakılan kalem nasıl geri alınır? Çıkış, genelde böyle düşünmeye alışkın olsak da dışarıda değildir. Sistemi terk etmek, aracı elden çıkarmak ya da her şeyi baştan kurmak değildir çözüm. İlk iki yazının gösterdiği şey tam da burada beliriyor: bizi bağımlılaştıran, otonomimizi elimizden alan şey hem dışarıdaki sistem hem de her gün kendi elimizle ona bıraktığımız yetilerdir. Bu yüzden çıkış, terk ettiğimiz yerlere dönmekle, devrettiğimiz yetileri yeniden üstlenmekle ve sorumluluğu omuzlamakla mümkündür. Bu yüzden asıl soru "nasıl kaçarım" değil, "neyi geri alırım" sorusudur.
Kalemi üç yerde bırakmıştık, üç yerde geri alacağız: yazarken, anlarken, karar verirken.
İlk bıraktığımız, kendi cümlemizdi; ilk geri alacağımız da odur. Kalem masada kaldıkça el, yazmayan ele döndü. Geri alma da aynı yerden, aynı adımla başlar: bir kez daha kendi düşüncemizle, irademizle bir cümle kurmaktan. Üretmek, düşünmek zahmetlidir, yanılma payı taşır ve bir aracın iddia ettiği kadar net çıkmayabilir elbette. Aynı kelime iki satır arayla yine düşer, benzetme tam oturmaz, giriş üçüncü kez silinir. Cümlenin ortasında durur, ne demek istediğimizi yeniden düşünürüz. Bir sözcüğü sabaha kadar ararız, bulduğumuzda da emin olamayız. Yine de pürüzlü görünen şey öznenindir ve bu pürüz yeni düşünceleri doğuracak çatlakları yaratır, çünkü düşünce bir kere dokunmuştur. Üretmeyen, yazmayan el, beklemeyi öğrenir; üreten yazan el ise hâlâ seçebilen eldir.
İkinci bıraktığımız, kutunun içiydi, yani kutuda ne olduğunu anlamayı bırakmıştık. İkinci olarak geri alacağımız da anlamaktır. Ivan Illich, Şenlikli Toplum'da araçları ikiye ayırır. İnsanın özerkliğini, yaratıcılığını genişleten “şenlikli araçlar” ile insanı makinelerin ve bürokrasinin pasif aksesuarları haline getiren “yönlendirici/endüstriyel araçlar.” Buradaki ayrım temelde aracın teknolojik düzeyi değil, aracın insana mı yoksa insanın mı araca hizmet ettiğidir. Araçlar Illich’e göre etkin olarak hükmettiklerimiz ile pasif olarak boyun eğdiklerimiz şeklinde ayrılır. Bir yanda bizi kendi kavrayışının dışına iten araçlar vardır, öbür yanda onun içinde tutanlar. En temel kriter ise, kullanan kişinin onunla ne yaptığını anlayıp anlamadığıdır.
Şenlikli araç bağımlı kılmaz, ne yaptığı sorulduğunda cevap verir, gerektiğinde kenara konabilir. Bir aracı geri almak için onu kırmak gerekmez, ne yaptığını anlayarak, kendi ölçütünle onu kullanmak yeter. Bu ölçüt bundan sonrası için de geçerlidir: araç kimin kavrayışında kalıyor? Kara kutuyu açmak mühendis olmayı gerektirmez; içine ne konduğunu, kimin koyduğunu, neyin dışarıda kaldığını sormak yeterlidir. Bir kez "bu cevap nereden geliyor" diye sorduğumuzda, kutu bir merci olmaktan çıkar, yeniden bir araca döner. Asıl trajik olan hem tekelin sorulmayan sorularla ayakta duruyor gibi gözükmesi hem de güçlendikçe sorduğumuz soruları değiştirmek ve kendi kalıbı içerisine almak istemesidir. Anlamayı geri almak işte bu sistem içerisinde her hazır cevabın kenarına küçük bir "neden" iliştirmektir.
Üçüncü bıraktığımız karar verme yetimizdi. Çünkü kendi cümlemizi kurmayı, anlamayı bıraktığımız yerde karar vermenin sorumluluğunu da başkasına bırakmaya başlarız. İlk iki yazıda yetilerin devredilmesinin son durağının yalnızca üretmekten ve anlamaktan vazgeçmek olmadığını belirtmiştik; kararın kendisi de giderek başka bir yere devredilebilir hale geliyor. Kant Aydınlanma Nedir? (1784) başlıklı ünlü makalesinde "aklını kullanma cesaretini göster" der; bu çağrı bizim için hâlâ canlıdır. Bu bir cesaret çağrısıdır. Hazır cevapların, dışarıdan dayatılan ölçülerin, hükümlerin arasında kendin düşünebilmek ve kendi yargı yetini kullanabilmektir. Ancak bu cesaret hakikati arama sorumluluğunun başlangıcı ve ilk koşuludur. Özne kendi aklını kullanarak ulaştığı düşünceyi evrenselin altında sınamaya başlamalıdır. Kant’ın deyişiyle yargı yetisi, genişletilmiş düşünce olarak, kendi bakış açısının sınırlarını aşarak evrensele ulaşmalıdır; böylece karar ne hazır hükümlere teslim edilir ne de kişisel kanaatin keyfiliğine bırakılır. Kant için düşüncenin ve yargı yetisinin ölçütü her zaman evrensel olandır. Kararı bir makineye bırakmak ise sadece bir operasyonu ona devretmek değil, yargı gücünden vazgeçmektir. Bu ise evrenseli tekelin algoritmasına ve tercihlerine teslim edip evrenselden çekilmektir. Kararı geri almak, boş kalan her yere önce küçük de olsa kendi iradeni, düşünceni koymaktır.

Bu üçünün ortak adı otonomidir. Otonomi bir kahramanlık pozu değildir; açılan boşlukları tek tek geri almaktır. İlk yazıda yaşamın kendisini göstergelere, ikincisinde anlamayı ve yetileri hazır sistemlere devrettiğimizi gördük; şimdi meselemiz, devrettiğimiz bu alanları yeniden üstlenmek. Tek-el güçlendikçe, çekilmediğimiz hatta hiç terk etmeyi düşünmediğimiz alanlarda da boşlukları zorla doldurdu. Örneğin yazılım yazıyoruz, kurduğumuz her araç ya birinin kavrayışını genişletir ya da onun yerine geçer; hangisini yaptığımızı çoğu zaman sonradan öğreniyoruz. Bir araç, insanın yerine geçtiği ölçüde bağımlılık yaratabilir; insanın kavrayışını genişlettiği ölçüde ise otonomiyi taşıyabilir. Bugün kusursuz sandığımız kutular, araçlar, şirketler unutulur; geriye kurulmuş bir cümle, verilmiş bir karar, birinin önünü açan ya da kapatan bir seçim kalır.
O hâlde masaya dönelim. Kalem hâlâ orada, tam koyduğumuz yerde duruyor; biz onu bir süreliğine elimizden bıraktık, o kadar.
Birinci yazıdaki kuyruğa dönelim şimdi. Bir an, bir tek an, kahvenin fotoğrafını çekmeden yalnızca kokusunu içine çekelim; o duraklama hâlâ bizimdir.
İkinci yazıdaki kutuyu açalım ve içindeki emeği, sınırı, sahibini görelim. Kuyruğun içinde kaybettiğimiz deneyimi, kutunun içinde kaybettiğimiz anlamayı, kalemde kaybettiğimiz üretme ve karar verme yetisini geri almak aynı hareketin farklı biçimleridir.
Özgürlük, düşünme sorumluluğunu yeniden alabilmektir. Kalemi yeniden tutmaktır. Bırakmak bir eylemdir, almak da bir eylem. Ancak kalemi geri almak sadece bir karar sıçraması değil, bir özbilinçlenme meselesidir. Çünkü bıraktıklarımız kişisel tercihlerimizden öte, bize bıraktılanlardır aynı zamanda. Neyi neden bıraktığımızı belirleyen koşullar kadar, neyi bırakmaya zorlandığımızı belirleyen toplumsal, kültürel ve nihayet tek-el ilişkilerini de görmek gerekir. Bunun farkında olmak ise anlamanın ilk adımıdır. Farkında olmadan kalemi geri almamız mümkün değildir. Şimdi geriye sadece kalemin hala tekelde mi yoksa yeniden bizim elimizde mi olduğunu görmek kalıyor.