Kibirli ve Tahakkümcü Siyasal Akıl “Sokaktan Alınıp Getirilenler”

Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-09-07

Kibirli ve Tahakkümcü Siyasal Akıl
“Sokaktan Alınıp Getirilenler”

Tartışmalı İmralı tutanaklarında ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın daha önce de pek çok defa dile getirdiği “Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakı” söylemi üzerine araştırmacı, yazar, tarihçi ve sanatçıların yer aldığı 53 Alevi yurttaş “Alevi Aydınlar Bildirgesi”ni yayımladılar. Bildiride "TBMM'de barış ve kardeşlikten söz edilirken, tarihin kanlı bir sürecini referans gösteren İmralı merkezli açıklamalar ise barışık bir toplum inşasına dair güven ve inandırıcılıktan uzaktır,” ifadeleri kullanıldı. 

Abdullah Öcalan, DEM Parti, AKP ve MHP ittifakı neo-Osmanlıcı tutum ve söylemlerini her fırsatta dile getirirken, bir taraftan da çerçeve yasa etrafında rıza üretmeye çalışıyorlar. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne yönelik “sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimlerin hangi aydın kimliği var bilmiyorum. Vicdansız herif. Kürt halkı seni bakan yapmış Alevi olduğun için,” diyerek imzacıları sorgulayan, kibirli sözleri çokça konuşuldu. Bakırhan “sokaktan alıp geldiklerimiz” demekle de yetinmedi, “milletvekili olmak için o kapıda bir hafta beklediğin yer” diyerek sergilediği tavırla bir dönem partisinde milletvekilliği yapmış siyasetçileri hedef aldı. Bakırhan’ın hedef gösterdiği isimlerden biri 2015 yılında Geçici Seçim Hükümetinde Bakan olan Müslim Doğan’dı. Bakırhan bu tavrı ve söylemiyle siyasetin yapılma biçiminin bir temsil ilişkisi ve halk tarafından seçilme temelinde değil, yönetim kadrolarına biat kültürü etrafında şekillendiğini bir kez daha gösterdi. 

Bakırhan’ın sözleri bununla da sınırlı kalmadı, yeni bir aydın tanımı yaparak şunları söyledi: “Kürt Hareketi'ni ve Sayın Öcalan'ı eleştirmek 'aydın' olmaksa valla kusura bakma o dündü. Bugün artık onun alıcısı yok." 

Bir taraftan İmralı notları etrafında çerçeve yasaya karşı olmanın “provokatif” oluşuna dönük bir konumlandırma yapılıyor, diğer tarafta Öcalan’ın eleştirilemeyeceğini ima eden bir tutumla, sürece itiraz edenlere yeni bir tahakkümcü çerçeve sunuluyor: Öcalan eleştirilemez!

Bu ifadedeki tehlike şudur: kimin eleştirilebileceğine, kimin aydın sayılacağına ya da neyin provokasyon olarak görüleceğine karar verme yetkisini kendinde topladığını düşünen bir siyasal aklın hayata geçirilmesi. Artık tartışma, o fikirleri kimin söyleyebileceği üzerinden ilerliyor ve tahakküm tam da burada başlıyor. 

Buradaki tahakküm, siyasal alanda kimin görünür kılınacağına, kimin konuşabileceğine, nelerin makbul sayılacağına ya da hangi itirazın meşru veya provokatif olduğuna karar verilmesi anlamında bir tahakkümdür.

İlkin şunu belirtmekte fayda var; kendi partisinden milletvekili seçilmiş kişileri parti yönetiminin göreve getirdiğini iddia eden bu tavır halk iradesinin hiçe sayıldığını gösteren, siyasetin üst düzeyde alınır-satılır bir meta gibi yapıldığını anlatan bir tavırdır. 

Demokrasi ve barıştan söz edenler, demokrasiyi yurttaşlık ilişkisinden çekip almakta ve kimin milletvekili olmaya layık olduğuna bir zümrenin karar verdiği, milletvekili olmak için partilerin kapısında beklendiği bir siyasal düzeni anlatmaktadır. Bunu anlatırken de partilerinin hiçbir koşulda eleştirilemez olduğunu tekrar etmektedir.  Bakırhan’ın aynı açıklamasında söylediği şu sözleri bu eleştirilemezliğe bir örnektir: “Hiç kimse DEM Parti'nin yalan yanlış, çarpıtılmış ya da işte ortada olmayan belgelerle Alevi karşıtı bir parti olduğunu savunamaz. Söylerse yalan söyler, riyakârlık yapar.”

Ayrıca Öcalan’ı eleştirilemez bir konuma yerleştirip yeni bir aydın ölçütü ortaya koymak ise Öcalan’ı bu ülkede düşünen, yazan, çizen, eleştiren, hakikatin peşine düşen tüm aydınların üstünde tutmaktır. 

Aydının görevi bir kişiye bağlılık olmadığı gibi, düne kadar terörist denilen bir ismi eleştirmemek hiç olamaz. Bakırhan’ın iddiasına göre aydın sadece onların pozisyonunu meşrulaştırmakla görevlidir, birileri tarafından kendisine biçilmiş kimliği giymelidir. 

Şöyle der Edward Said; “Sözcüğe benim verdiğim anlamda entelektüel, ne insanları teskin etme ne de konsensüs oluşturma derdindedir. Çok ciddi bir anlamda, ucuz formülleri, hazır klişeleri ya da iktidar sahiplerinin ve uzlaşımcıların söylediklerinde, yapıp ettiklerinde gözlenen sorunsuz uzlaştırıcı olumlamaları kabullenmeyi istememe anlamında tüm varlığını ortaya koyan biridir. Hatta sadece bir şeyleri pasif olarak istememekle yetinmez, bunu aktif olarak kamuoyuna söyler de.”

Aydın olmak bir parti yönetiminin dağıttığı bir sıfat olmadığı gibi, pazarda dolaşıma sokulan bir pozisyon hiç değildir. Yine Said’in belirttiği gibi entelektüel kimliksiz bir profesyonel değildir.

“Entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. Bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sümen altı edilen insanları ve meseleleri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz.”

Hakikati söyleme, konuşma, gerçekleri ortaya koyma sorumluluğu dün de bugün de aynıdır. “Dün dündür, bugün bugündür,” anlayışında siyaset yapmak ise en sorunlu siyaset yapma biçimlerinden biridir. Hakikat, bir piyasa malı olmadığı için, alıcısına göre hakikat şekillendirilmez. Düşüncelerden ziyade günden güne değişen görüşlerin entelektüalizm iddiasıyla bir pazar malı gibi sunulduğu yerde, bir pazarlama işinden rahatlıkla bahsedebiliriz. Pazarlanan ise Öcalan’ın sözüm ona aktör olarak ülke siyasetine sokulması ve siyasal dokunulmazlığının de facto ilan edilmesidir. Eleştirinin sınırı, siyasal konjonktür tarafından çizilmekte, kimin makbul kimin makbul olmadığı ise yine çerçeve yasa ittifakı etrafında şekillendirilmektedir. Kimin konuşacağından ne konuşulacağına, hangi sözün dolaşımda olup haber yapılacağından hangi itirazın provokasyon sayılacağına kadar her şeyi belirleyebileceğini düşünen bu siyasal akıl, kendini toplumun üzerinde yetkili olarak görüyor. Bakırhan’ın “DEM Parti toplumun kendisidir,” derken tutunduğu tavır da aynı üstenciliğin bir yansıması olarak karşımızda duruyor. 

“Alıcısı yok” denilen aydın tanımı ise toplumsal rızanın kendisinin piyasa ilişkisi çerçevesinde kurulmak istendiğinin kanıtıdır. Siyasetçiler aydını piyasaya/talebe göre tarif etmeye başladığında geriye bir pazarlama planı ya da alınıp satılabilir metaların dolaştığı bir piyasa kalır. Bugün de olan budur; hakikati ürün, aydını içerik üreticisi, toplumu tüketici, siyasal söylemi ise dolaşıma sokulan içerik gibi gören bir anlayış sergileniyor. Tıpkı bir içerik üreticisinin yaptığı gibi, siyasal iletişim çerçevesinin içinde dolaşıma sokulabilecek yeni anlamlar, yeni tanımlar üretiliyor. 

Bu siyasal iletişim çerçevesinde yeni rota: Öcalan’ın eleştirilemez olduğunu belirterek, Öcalan’ı “lider/önder” olarak konumlandırmak ve bir siyasal aktör olarak göstermek. Devlet Bahçeli’nin de başını çektiği söylemin devamı olarak, Öcalan tüm eleştirilerin üstünde tutuluyor, “kurucu önder” olarak neo-Osmanlıcı bu ittifak planında gün geçtikçe daha da büyük bir rol alması için çalışmalar sürüyor.

Çelişki ortadadır, toplumsal uzlaşıdan bahsedenler toplumsal tartışmaya, farklı görüşlerin konuşulmasına, eleştiriye dahi izin vermemektedir. 

Tarihsel olarak süreç de yayınlanan bildiriler de konuşulabilir, tartışılabilir. Fakat eleştirme hakkını yok saydığımız yerde, kimin konuşmaya hakkı olduğunu tespit etmeye çalışırız. Çerçeve yasa etrafında uzunca bir süredir devam eden siyasal dil tam da bunu yapmaktadır ve asıl tehlike budur. Bu siyasal dil, bir sadakat testi gibi çalışmakta ve kampları kurmaktadır.  Toplumsal uzlaşıyı sağlamayı iddia edenlerin asıl yapmaya çalıştığı şey, kimin “evet” dediğinden ziyade, kimin “hayır” deme hakkının olup olmadığını belirleme gayretidir. Her “evet”in makbul, her “hayır”ın provokatif kabul edildiği bir alanda rıza ve itaat salınımında gidip gelineceği açıktır. 

Bu siyasal dile bir diğer örnek Cemil Bayık’ın sosyalistlere, hangi siyasal alanda kalmaları gerektiğini tarif ettiği sözleridir: “Sosyalistler başta olmak üzere tüm demokrasi güçleri şu anda yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni desteklemez ve bu sürecin demokratikleşme temelinde Kürt sorununun çözümü doğrultusunda ilerlemesi için ağırlıklarını koymazlarsa Türkiye’nin siyasi gündeminden ve arenasından koparılır, etkisiz bir duruma düşerler” 

PKK’ya af getiren çerçeve yasa sadece hukuki bir düzenleme olmadığı gibi toplumsal uzlaşıyı sağlayamadığı da açık. O yüzden bu düzenlemeyi meşrulaştıracak siyasal dil, makbul aktörler ve makbul siyasal pozisyonlar üretilmesi gerekiyor. Bu yüzden de çerçeve yasanın içeriği ve onun etrafında şekillenen bu siyasal dil, bir toplumun neyi düşünüp neyi düşünemeyeceği, neye “evet” deyip neye “hayır” diyeceğini belirleyen sınırlar çiziyor. 

Bu düzenlemenin açıkça toplumsal karşılığının zayıf olması nedeniyle “barış”, “kardeşlik”, “aydın”, “entelektüel” gibi çeşitli kavramlar etrafında yeni meşruiyet sınırları yaratılıyor. İttifak içinde olanların siyasal söylemine baktığımızda ancak bu sınırların içinde kalan görüşler makbul ve kabul edilebilir, diğerleri uygunsuz sayılıyor.

Olan şudur: ‘artık başka bir dönem’, ‘yeni tarihsel aşama’, ‘tarihsel fırsat’ gibi ifadelerle olağanüstü bir durum yaratılıyor ve bunun üzerinden olağanüstü bir siyasal dil kurgulanıyor; eleştirel sesler, toplumsal muhalefet giderek görünmez kılınıyor, baskılanıyor. Sadece bir gelecek tasarımı yapılmıyor, geçmişin de yeniden yazımı projesine geçiliyor. Topluma sürekli olarak “artık eski siyaset yok”, “yeni bir tarihsel aşamadayız” denildiğinde gelecekle birlikte geçmiş de yeniden kurulmak istenmektedir. 

Kimin aydın, kimin makbul olduğunu belirleyen, eleştirinin sınırını çizen, hangi itirazın ya da haberin provokasyon olduğunu belirleyen bu siyasal akıl kendisini siyasetin, en önemlisi de halkın üstüne yerleştirmektedir. Öncelikle itiraz edilmesi gereken de işte bu kibirli ve tahakkümcü siyasal akıldır.

Aydını siyasal sadakat üzerinden tanımlayan bu akla karşı, aydının toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden sorgulayan bir duruş ortaya koymak gerek. Bugün aydın gerçekten halkın önünde midir yoksa toplumun gerçekliğini kavramakta halkın gerisine mi düşmüştür? Atillâ İlhan’ın yıllar önce söylediği “halk aydınların önündedir” sözü en azından bazıları için bugün yeniden düşünülmeyi hak ediyor.