Korunmanın Bedeli Olarak İtaat ya da Yaşamın Etiği
Nevhan Varol · 2026-09-28

1980 darbesinden 46 yıl sonra, tam da yıl dönümünde 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan şafak saatlerinde 15 ilde, “Ailem Güvende” adı altında bir dizi polis operasyonu düzenlendi. Güvenlik adına siyasi erkin toplumsal ve özel hayat üzerindeki müdahalesinin tarihsel hafızası, bu kez aileyi koruma vaadiyle yeniden hortladı.
2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı kapsamında yürütülen “Ailem Güvende” operasyonlarında 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik adli işlem yapıldı. 117 kişi gözaltına alındı, bunlardan 83'ü tutuklanırken 27 kişi hakkında adli kontrol kararı verildi. Sosyal medya hesaplarına ve web sitelerine erişim engellendi. MASAK’ın bazı derneklere yurt dışından yüksek tutarlı fonlar aktarıldığına ilişkin tespitleri de soruşturmaya dahil edildi. Hemen ardından CETAD ve Türk Psikiyatri Derneğinin sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.
Siyasetçilerden sanatçılara, gazetecilerden sendikacılara, sosyal medya, şov dünyası ve cemiyet haberlerinde yer alan ünlü isimlere kadar uzanan farklı toplumsal kesimler, fuhuş, yolsuzluk, uyuşturucu ya da organize suç gibi kategoriler üzerinden güvenlik ve suç söylemi iddialarının konusu haline geldi nicedir.
Güncel operasyonda bu söylem ve iddialar, ailenin korunmasını özel bir siyasal güvenlik meselesine dönüştürürken, sivil toplumu şüpheli bir örgütlenme alanına, devleti ise ailenin neye ve kimlere karşı korunacağına karar veren otoriteye konumlandırıyor.
Oysa Hegel’de aile, sivil toplum ve devlet birbirini dışlamaz, onlar etik yaşamın birbirini tamamlayan uğraklarıdır. Ailedeki aidiyetten sivil toplumdaki bağımsızlığa ve oradan yurttaş olarak evrenselle kurulan ilişkiye uzanan bu hareket, özgürlüğün toplumsal dolayımlar içinde gerçekleşmesini sağlar. Bu açıdan aile, üyesi olan bireylerin bağımsız ve özgür bir yurttaş olarak ortaya çıkmasını sağlayan ilk uğraktır.
Operasyonun adı bir tehdit riskine işaret ediyor. Tehdit, zihinde otomatik olarak bir güvenlik ihtiyacı doğururken korunması gereken hedefi de belirliyor: Aile. Hepimizin duygusal, ekonomik ve fiziksel ilk limanı olan aile, bu söylemde korunması gereken bir alan olmaktan çıkıp onu korumak adına her türlü müdahalenin meşrulaştırılabildiği bir güvenlik alanı iddiasına dönüşüyor.
Otoriterleşen toplumlarda siyasi iktidarlar, yürütme, yargı ve yasama erklerini tek elde toplayarak devletin temsilcisi ve koruyucusu, bekasının güvencesi olarak konumlanırken; devleti de adeta tümgüçlü bir baba figürü gibi kişiselleştirerek onunla özdeşleşirler.
Yurttaş ise bireyin yakınlık ve aidiyet ilişkileri içinde bir “üye” olarak bulunduğu alana, aile içine sıkıştırılır. Böylece kamusal alanda hukuksal olarak tanınan bir özne olan yurttaşın hakları ve özerkliği geri plana itilerek, haklar aile üyeliği üzerinden tanımlanır ve bu durumda Hegel’in aileden sivil topluma, oradan yurttaşlığa uzanan hareketi tersine çevrilir: bağımsız ve eşit yurttaş, yeniden aile üyesi konumuna çekilir. Aile, sözüm ona korunurken yurttaş da ailenin karşısında, hatta aile için bir tehdit olarak konumlandırılabilir. Devlet, baba figürü olarak kişiselleştirildiğinde, yurttaş da haklarıyla tanınan bağımsız bir özne olmaktan çıkıp, sadece korunması, kontrol edilmesi ve gerektiğinde cezalandırılması gereken yaramaz bir çocuk imgesine indirgenir.
Bu daralma örgütlenme alanına da uzanır. Derneklerin ve örgütlenmelerin suçla ilişkilendirilmesi, yurttaşların birlikte hareket etme ve ortak talepler etrafında örgütlenme kapasitesini şüpheli hale getirir. Böylece belirli kurumlar kadar örgütlenme biçiminin kendisi ve bu örgütlenmelerin üyesi olan yurttaşlar da kriminalize edilebilir. Siyasal partilere, mesleki örgütlenmelere, dernek ve sendikalara farklı zamanlarda yönelen müdahaleler de bu daralmanın farklı örnekleri olarak okunabilir.

Aile ve sivil toplum alanı daraltılırken yurttaşlık da ortak haklar ve kamusal aidiyetler yerine giderek kişinin ait olduğu kimlik üzerinden tanımlanmaya başlar. Cinsel, etnik, dini ya da siyasal aidiyetler ortak hakların önüne geçirildiğinde, kimi zaman “özgürlük”, “bağımsızlık” ve “barış”, kimi zaman “ayrımcılık”, “ahlaksızlık” ya da “milli ve yerli değerlere tehdit” gibi etiketlerle siyasal olarak damgalanabilir. Böylelikle her kimlik karşısındaki diğerini ötekileştirmeye başlar. Öteki giderek kabul edilmeyen, yabancı ve hatta bir tehdidin taşıyıcısı olarak kurulur; farklılık düşmanlığa, düşmanlık ise nefrete dönüşür.
Buna “yabancı fon” iddiasının eklenmesi, farklılık ile tehdidi aynı çerçevede birleştirir. Artık mesele yalnızca farklı bir kimliğin varlığı olmayıp, toplum için yabancı/düşman olduğu işaret edilen grubun dışarıdan desteklendiği ve içerideki bir tehdidin taşıyıcısı olduğu varsayımı devreye girer. Böylece düşmanlaştırılan ya da kriminalize edilen bir grup aidiyeti, yekpare olduğu varsayılan toplumun karşısına yerleştirilir ve ortak güvenliğe yönelik bir tehdit olarak kurulur. LGBT+ örneğinde ise cinsel kimlik, farklılığın kendisi olarak; dernek ve örgütlenmeler, suçla ilişkilendirilen yapılar olarak; “yabancı fon” iddiası ise bu yapıları dışarıdan besleyen bir bağlantı olarak aynı tehdit zincirine eklemlenir. Böylece farklı kimlik, kriminalize edilmiş örgütlenme ve dış bağlantı söylemi birleşerek, güvenliğe karşı bir “casus” figürünü de çağıran bir düşmanlık anlatısı üretir.
Halbuki bu durum, siyasi iktidar, bazı cemaatler ve onlara ait dernek ve vakıflar ya da sermayedarlar söz konusu olduğunda dikkat çekici bir ikilem yaratır: Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlardan ülke bütçesi için alınan krediler, AB ve BM gibi kuruluşlardan kamu kurumlarına ve sivil topluma aktarılan hibeler, yabancı sermaye yatırımlarıyla kurulan ortaklıklar ve gerçekleştirilen özelleştirmeler olağan ve yasal ekonomik kaynaklar olarak değerlendirilirken; benzer para hareketleri siyasi manevralarla birlikte casusluk söylemlerine, banka hesaplarındaki yasal para akışları ise organize suç örgütü iddialarının kanıtlarına dönüştürülür.
Tam da burada düşmanlaştırmanın siyasal bir aparat olarak işlevi ortaya çıkar: Bir tehdidi büyütmek, başka tehditleri görünmez kılmanın da yoludur. Ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlar geri plana itilir; onların yerine kimliği belirlenmiş bir düşman yerleştirilir.
Neocleous’un Evrensel Hasım kavramı tam burada anlam kazanır: Hasım, sınırları belirli tek bir düşman olmaktan çıkar, farklı korku ve tehditlerin eklemlendiği, sınırları genişleyen bir Öteki’ye dönüşür. Düşmanın varlığı, korunma ihtiyacını ve koruyucu otoriteye rızayı üretir. Aynı eserde Neocleous’un atıf yaptığı “Protego ergo obligo — koruma varsa, itaat vardır” formülünde gösterdiği gibi, koruma tehlikeye karşı önlem olmayıp, kimin düşman ilan edileceğine karar verme yetkisidir. Tehdit alanı genişledikçe otoritenin koruma alanı da genişler; müdahaleye maruz kalan toplum da korumanın bedeli olarak itaati kabul eder.
Böylece düşmanlaştırma güvenliğin sınırlarını sürekli genişletmenin bir aracına dönüşür. Çağdaş cadı avı da tam burada başlar: Dağınık korkuları belirli bedenlerde ve gruplarda somutlaştırmak, onları ortak yaşamın tehdidi olarak işaretlemek ve cezalandırmayı güvenliğin gereği haline getirmek. Evrensel hasım böyle kurulur; farklı korkular ve kaygılar Öteki üzerinde toplanır.
Ancak düşmanlaştırmanın işlemesi için yalnızca siyasal bir üretim yetmez; toplumsal ve öznel bir karşılığa da ihtiyaç vardır. Lacancı açıdan Öteki’nin farklı biçimde yaşaması ve haz alması, öznenin kendi eksikliğiyle karşılaşmasının bir yüzeyi haline gelebilir. Böylece iktidarın işaret ettiği Öteki, korku ve öfkenin yansıtılacağı bir nesneye dönüşür; siyasi iktidar ile toplumsal yapı arasında bilinçdışı bir ortaklık oluşur.
Devletin aile mahremine girme ısrarı, yalnızca bir müdahale arzusuna indirgenemez. Hegelci anlamda etik yaşam, özgürlüğün aile, sivil toplum ve devletle kurduğu dolayımlar içinde somutlaşır demiştik. Lakin bu somutlaşma, tarih içinde tamamlanmış, bitmiş ya da koruma altında değişmez bir yapı arz etmez. Aksine her toplum, içinde bulunduğu çağın koşulları ve ruhu içinde bu dolayımları yeniden üretir, var olanı korur ya da aşındırır. Bu dolayımlar aşındırıldığında da, sadece törel ahlak değil, siyasi iktidarın dayattığı ahlak ceza hukukunun konusuymuş gibi ele alınır, kriminalizasyona zemin hazırlar. Böylece modern hukuk açısından suç olmayan, suçmuş gibi kurulur; etik yaşam hedef haline gelir.
“Ailem Güvende” operasyonu, kendi adı ve ereği içinde, başka bir tehdidi de gizlice çağırmaktadır. Aileyi koruma söylemi yoksulluk, kadın cinayetleri, işsizlik, işyeri cinayetleri, okul saldırıları gibi somut sorunların önünde bir paravan olarak yerleştirilirken, suç olmayan suçları yaratıp suçlu olmayanları suçlu konumuna yerleştirir. Operasyon bu anlamda, ailenin güvence altına alındığının ilânı olmayıp, etik yaşamın aşındırıldığına dair bir itirafı taşımaktadır.