Krizler Çağında Siyasal Düzenin Dönüşümü: Avrupa ve Türkiye'de Demokrasi, Güvenlik ve Ekonomi Politik

Ronay Ümit · 2026-06-01

Krizler Çağında Siyasal Düzenin Dönüşümü: Avrupa ve Türkiye'de Demokrasi, Güvenlik ve Ekonomi Politik

“İstisna Hâli”nin Normalleşmesi

2020’li yılların ikinci yarısı, küresel kapitalizmin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve kurumsal düzeyde yeniden yapılandığı bir döneme işaret ediyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’yla başlayan Avrupa merkezli güvenlik kırılması; Ortadoğu’da ABD-İsrail-İran ekseninde genişleyen savaş; enerji, gıda ve lojistik krizleri; küresel enflasyon dalgası; tedarik zincirlerinin parçalanması ve demokratik kurumların aşınması, Soğuk Savaş sonrası kurulan liberal uluslararası düzenin çözülme sürecini hızlandırdı.

Ancak bugün yaşanan dönüşüm yalnızca hükümet değişimleriyle, seçim sonuçlarıyla ya da ekonomik dalgalanmalarla açıklanamaz. Daha derinde, devletin işlevi, sermaye birikim modeli, güvenlik paradigması ve demokratik temsil biçimleri yeniden tanımlanıyor. Demokratik kurumlar biçimsel olarak korunurken, siyasal karar alma süreçleri giderek daha fazla güvenlik bürokrasileri, finansal teknokrasiler ve olağanüstü hâl mekanizmaları tarafından belirleniyor. Bu nedenle birçok eleştirel kuramcının sözünü ettiği “post-demokrasi” veya “otoriter neoliberalizm” artık teorik bir tartışma olmaktan çıkmış durumda.

Çünkü bugün mesele yalnızca kapitalizmin kriz yaşaması değil. Mesele, kapitalizmin kriz olmadan yaşayamayacak bir yapıya sahip olması. Finansal çöküşler, savaşlar, enerji krizleri, göç dalgaları, pandemi, tedarik zinciri kırılmaları ve güvenlik tehditleri artık geçici istisnalar değil, sistemin süreklilik kazanmış yönetim biçimleri hâline geliyor. “İstisna hâli” normalleşiyor.

Bu nedenle Avrupa ve Türkiye’de gözlemlenen dönüşüm, güncel siyasal gelişmelerin ötesinde küresel kapitalizmin kriz yönetimi üzerinden yeniden örgütlenmesinin bir sonucu olarak okunmalıdır.

Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa Güvenlik Mimarisinin Çöküşü

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Soğuk Savaş sonrası Avrupa güvenlik mimarisini fiilen sona erdirdi. Avrupa Birliği’nin uzun yıllar boyunca benimsediği “ticaret yoluyla barış” yaklaşımı çöktü; Almanya merkezli, ucuz Rus gazına dayalı sanayi modeli ağır biçimde sarsıldı. IMF’nin 2025 ve 2026 Avrupa görünüm raporları, Avrupa ekonomisinin düşük büyüme, yüksek enerji maliyetleri ve artan kamu harcamaları baskısı altında olduğunu gösteriyor.

Savaşın Avrupa üzerindeki etkileri üç temel başlık altında toplanabilir:

  • Enerji bağımlılığı krizi

  • Askerî harcamaların yükselişi

  • Güvenlik devletinin genişlemesi

Özellikle Almanya’nın Rus enerji kaynaklarından kopuşu, Avrupa sanayisinde kalıcı maliyet artışları yarattı. Bu durum yalnızca ekonomik yavaşlamaya değil, aynı zamanda merkez siyasetin meşruiyet kaybına da yol açtı. Avrupa’da aşırı sağın yükselmesi, göçmen karşıtlığının yaygınlaşması ve güvenlikçi politikaların merkezileşmesi bu sürecin başlıca siyasal sonuçları oldu.

Marksist perspektiften bakıldığında burada yalnızca bir güvenlik krizi yok, kapitalist devletin tarihsel rolünün daha görünür hâle gelmesi söz konusu çünkü kapitalist devlet hiçbir zaman yalnızca piyasayı düzenleyen tarafsız bir aygıt olmadı. Bu devlet, tarihsel olarak sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayan ve sınıfsal eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapıydı. Kriz dönemlerinde ise bu işlev daha çıplak biçimde ortaya çıkıyor.

Enerji arzının korunması, lojistik koridorlarının denetimi, stratejik hammaddelerin güvence altına alınması ve yeni nüfuz alanlarının oluşturulması, modern kapitalizmin güncellenmiş emperyal genişleme biçimleri hâline geliyor. “İstikrar operasyonu”, “stratejik güvenlik”, “insani müdahale” ya da “serbestleştirilecek pazarlar” gibi kavramlar altında yürütülen savaşlar, kaynaklara el koyularak denetiminin sağlanması, bağımlı pazarlar yaratılması ve sermaye dolaşımının güvence altına alınmasıyla doğrudan bağlantılı.

Dolayısıyla savaş yalnızca jeopolitik bir çatışma değil, aynı zamanda kapitalist yeniden yapılanmanın aracıdır.

Bu noktada güvenlik devleti ile otoriterleşme arasındaki ilişki de belirginleşiyor. Kapitalizm eşitsizlik üzerine kurulu olduğu ve krizler üzerinden yeniden üretildiği için, otoriter eğilimler sistemin dışsal sapmaları değil, potansiyel süreklilik biçimleridir. Özellikle 11 Eylül sonrası dönemde güvenlik siyaseti kalıcılaştıkça, devletler sermaye düzenini korumak adına daha baskıcı, daha milliyetçi ve daha merkezileşmiş yapılara yönelmeye başladı.

Liberal kuram bu süreci daha çok “kurumsal adaptasyon” çerçevesinde yorumlar. NATO’nun genişlemesi, Avrupa savunma sanayisinin yeniden yapılandırılması ve Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik arayışı; liberal uluslararası düzenin yeni güvenlik koşullarına uyum sağlama çabası olarak değerlendirilir. Ancak liberal yaklaşımın temel sınırı, mevcut düzenin yapısal eşitsizliklerini yeterincedevlet sorgulamamasıdır.

Liberal teoride özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi evrensel değerler merkezi bir yer tutar. Fakat bu hakların maddi koşulları çoğu zaman belirsiz bırakılır. Böylece haklar tanımlanır, ancak onları mümkün kılacak toplumsal ve ekonomik zemin güvence altına alınmaz.

Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası Avrupa’da ortaya çıkan tablo, bu evrensel değerlerin güvenlik gerekçesiyle ne kadar hızlı sınırlandırılabileceğini gösterdi. Gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması, olağanüstü güvenlik yasaları, sertleşen sınır politikaları ve ifade alanlarının daralması, liberal düzenin kriz anlarında kendi demokratik iddialarıyla çelişebildiğini ortaya koyuyor.

Enerji Savaşları ve Yeni Küresel Şok

2025 sonrası dönemde Ortadoğu’da genişleyen ABD-İsrail-İran savaşı, küresel ekonomi üzerinde Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan bile daha geniş etkiler yarattı. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerindeki gerilim, enerji fiyatlarını dramatik biçimde yükseltti; petrol, doğalgaz, gübre ve petrokimya ürünlerinde ciddi arz baskıları doğurdu. Reuters, IMF ve Dünya Bankası verilerine göre enerji fiyatlarında yüzde 24’e varan artış beklentileri oluştu.

Ancak burada asıl meselenin enerji kıtlığı olmadığını aşikâr. Marx’ın sıkça vurguladığı biçimiyle, görünürdeki krizlerin arkasındaki ilişkiler incelendiğinde, sorunun fiziksel yetersizlikten çok mülkiyet ve denetim meselesi olduğu görülüyor. Enerji kaynaklarının kimler tarafından kontrol edildiği, hangi sermaye bloklarının çıkarına göre dolaşıma sokulduğu ve hangi devletlerin askerî koruması altında olduğu, bugünkü enerji krizinin merkezinde yer alıyor.

Petrol hatları, doğalgaz koridorları, limanlar, nadir metaller ve lojistik ağlar küresel rekabetin stratejik merkezine yerleşmiş durumda. Özellikle lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementleri etrafında gelişen mücadeleler, kamuoyuna çoğu zaman “yeşil dönüşüm” veya “teknolojik modernleşme” söylemleriyle sunuluyor. Oysa burada yaşanan şey, yeni bir emperyal paylaşım sürecinden başka bir şey değil.

Enerji artık yalnızca ekonomik bir mesele değil, askerî ittifakların, güvenlik bloklarının ve küresel nüfuz mücadelelerinin temel bileşenlerinden biri hâline geldi.

Bu dönüşümün somut örnekleri giderek çoğalıyor. Almanya’nın Rus gazına bağımlılıktan çıkmak için LNG terminallerine milyarlarca avroluk yatırım yapması; Çin’in enerji koridorlarını askerî güvenlik stratejileriyle birlikte planlaması; Hürmüz Boğazı ve Bab el-Mendep hattındaki gerilimlerin küresel petrol fiyatlarını doğrudan belirlemesi; Japonya ve Güney Kore’nin enerji tedarikçilerini çeşitlendirme çabaları bu yeni dönemin parçaları.

Marksist açıdan bakıldığında kapitalizm kriz dönemlerinde savaş ile ekonomik genişleme arasındaki bağı yeniden görünür kılar. Çünkü sistem yalnızca piyasalar üzerinden değil, krizler, savaşlar ve yeniden paylaşım süreçleri üzerinden de büyür. Enerji krizleri de çoğu zaman fiziksel yokluklardan değil, sermayenin yeni bağımlılık ilişkileri ve yeni kâr alanları yaratma ihtiyacından doğar.

Bu nedenle askerî-endüstriyel kompleksin büyümesi, enerji piyasalarının spekülatif biçimde yeniden düzenlenmesi ve güvenlik politikalarının yaygınlaşması birbirinden bağımsız süreçler değildir.

Kaynak: The Technocrats' Magazine, 1933 (Technocracy Inc.)

Teknolojik Egemenlik ve Dijital Kapitalizm

1990’larda teknoloji şirketleri büyük ölçüde “küresel piyasa aktörleri” olarak görülüyordu. Apple Çin’de üretim yapıyor, Avrupa ABD merkezli yazılımları kullanıyor, Tayvan ise yarı iletken üretiminin küresel merkezi hâline geliyordu. Bu tablo, neoliberal küreselleşmenin sınırları aşındırdığı fikrini güçlendiriyordu.

Bugün ise teknoloji alanı doğrudan jeopolitik mücadelenin merkezine yerleşmiş durumda.

  • ABD’nin Çin’e gelişmiş çip ihracatını kısıtlaması

  • Huawei’ye yönelik yaptırımlar

  • TikTok’un “ulusal güvenlik tehdidi” olarak tartışılması

  • Avrupa Birliği’nin “dijital egemenlik” politikaları

  • Çin’in kendi yapay zekâ altyapılarını geliştirmesi

  • Tayvan merkezli yarı iletken üretiminin küresel güvenlik sorunu hâline gelmesi

Bu dönüşümün yalnızca teknik gelişmeler olmadığını gösteriyor.

Burada mesele, teknolojik rekabetin ekonomik rekabetin önüne geçmesi değil. Daha derindeki mesele, ekonomik rekabetin artık ancak teknolojik üstünlük üzerinden sürdürülebilir hâle gelmesidir. Kapitalizmin tarihsel gelişimi boyunca üretim araçlarıyla teknolojik üstünlük arasındaki ilişki her zaman merkeziydi. Sanayi Devrimi’nden bugüne sermaye birikimi teknolojik kapasiteyle birlikte ilerledi.

Dolayısıyla bugün “teknoloji piyasası”ndan çok, piyasa için teknoloji üretiminden söz etmek gerekiyor.

Yapay zekâdan yarı iletkenlere, veri merkezlerinden dijital platformlara kadar bütün teknolojik altyapılar yalnızca insan ihtiyaçlarının sonucu olan nötr gelişmeler olmaktan çıkmış, sermaye birikiminin yeni araçları hâline gelmiş durumda. Yarı iletkenlerin “stratejik petrol” olarak tanımlanması da tam olarak bu yüzden.

Bu bağlamda son yıllarda tartışılan “tekno-feodalizm” kavramı dikkat çekici. Ancak burada kapitalizmin ortadan kalkmadığını, araçlarının dönüşüme uğradığını görmek gerekiyor. Sermaye artık yalnızca fabrikalarda birikmiyor, veri akışlarında, algoritmalarda, dijital platformlarda ve bulut altyapılarında yoğunlaşıyor. Fakat dijital ekonomi hâlâ fiziksel üretime, enerjiye, nadir metallere ve küresel emek zincirlerine bağımlı.

Dolayısıyla teknoloji ile sanayi arasına keskin bir ayrım koymak yanıltıcı olur.

Bugün mesele yalnızca teknoloji şirketlerinin devletin güvenlik aparatına dönüşmesi de değil. Tersine, ulusal güvenlik mekanizmaları giderek teknoloji sermayesinin aparatları hâline geliyor.

Microsoft ve Amazon’un Pentagon ile yaptığı bulut bilişim anlaşmaları; SpaceX’in Starlink sistemiyle savaş alanlarında oynadığı rol; Palantir’in istihbarat teknolojileri üretmesi; devlet ile teknoloji sermayesinin artık birbirinden ayrıştırılamayacak ölçüde iç içe geçtiğini gösteriyor.

Althusser’in devlet teorisi düşünüldüğünde, modern devletin giderek daha doğrudan biçimde sermayenin organizasyon alanına dönüştüğü görülüyor. Güvenlik politikaları, veri denetimi, iletişim altyapıları ve dijital gözetim mekanizmaları büyük teknoloji sermayesinin çıkarlarıyla daha yoğun biçimde bütünleşiyor.

Bu nedenle bugün devlet meselesini yeniden tartışmak gerekiyor. Sorun devletin büyümesi ya da küçülmesi değil; hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda işlediği sorunu.

Savaş Ekonomisinin Geri Dönüşü

Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’da savunma harcamalarının gerilediği düşünülüyordu. Ancak bugün savaş ekonomisi yeniden merkezî bir konuma yerleşiyor.

Donald Trump’ın pandemi döneminde ve sonrasında General Motors ile Ford gibi otomotiv devlerinin üretim kapasitesini stratejik ekipman üretimine yönlendirme çağrıları, devlet ile sanayi arasındaki ilişkinin yeniden askerîleştirildiğini gösterdi.

Bu durum II. Dünya Savaşı dönemindeki Amerikan savaş ekonomisini hatırlatıyor. Ancak bugün mesele sadece savunma değil; küresel kriz koşullarında üretimin doğrudan güvenlik siyasetine bağlanması.

Avrupa’da Almanya’nın yüz milyarlarca avroluk savunma fonu oluşturması, Rheinmetall gibi şirketlerin büyümesi ve Fransa’nın savunma sanayisini stratejik sektör ilan etmesi bu dönüşümün parçaları.

ABD’de Lockheed Martin, Raytheon ve Northrop Grumman hisselerinin savaş dönemlerinde büyük yükseliş göstermesi; Pentagon’un teknoloji şirketleriyle doğrudan ortaklıklar kurması ve savunma üretiminin yeniden ülke içine çekilmeye çalışılması aynı eğilimin başka örnekleri.

Asya’da Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrası en büyük askerî bütçe artışına gitmesi, Güney Kore’nin dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri hâline gelmesi ve Tayvan’ın zorunlu askerlik süresini uzatması dikkat çekiyor.

Türkiye’de ise savunma sanayisi ekonomik kalkınma stratejisinin merkezine yerleşmiş durumda. İHA ve SİHA teknolojilerinin dış politika araçlarına dönüşmesi; ASELSAN, TUSAŞ ve Baykar gibi şirketlerin stratejik önem kazanması, savaş ekonomisinin bölgesel ölçekte nasıl yeniden örgütlendiğini gösteriyor.

Marksist perspektiften bakıldığında burada “ulusal güvenlik” söylemi çoğu zaman ideolojik bir maske işlevi görüyor. Çünkü savaş teknolojileri, enerji yolları, lojistik ağlar ve stratejik kaynaklar üzerindeki hâkimiyet mücadelesi sermayenin uluslararası genişleme ihtiyacıyla doğrudan bağlantılı.

Bu nedenle savaş ekonomisinin yükselişi yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. Kapitalizm kriz dönemlerinde yeni pazarlar, yeni bağımlılık ilişkileri ve yeni kaynak alanları yaratmak zorunda kalır. Savunma sanayisinin büyümesi ve olağanüstü güvenlik politikalarının yaygınlaşması da bu sürecin ekonomik araçları hâline gelir.

Faşizm tartışması da burada önem kazanıyor. II. Dünya Savaşı öncesi Almanya deneyimi gösterdi ki faşizm, kapitalizmin dışındaki tarihsel bir sapma değil, kriz dönemlerinde ortaya çıkabilen otoriter yeniden yapılanma biçimlerinden biridir.

Bugün savaş ekonomisinin merkezîleşmesiyle birlikte modern devlet ile sermaye arasındaki ilişki daha güvenlikçi, daha saldırgan ve daha merkezileşmiş bir karakter kazanıyor. Bu da, daha fazla askerî harcama, daha fazla gözetim, daha parçalı ticaret ağları, daha kırılgan demokrasi anlamına geliyor.

Refah Devletinden Güvenlik Devletine

II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa modeli, sosyal refah devleti ile liberal demokrasinin birleşimine dayanıyordu. Ancak bu model son on yılda ciddi biçimde aşındı.

1980 sonrası neoliberal dönemde devletin temel işlevi, özelleştirme yapmak, piyasaları serbestleştirmek, sermaye hareketlerini kolaylaştırmak ve mali disiplini korumaktı. Marksist teori açısından neoliberalizmin yarattığı eşitsizlikler ve kırılganlıklar bir başarısızlık değil, sistemin çalışma biçimidir.

Bu nedenle 2008 finans krizini yalnızca neoliberalizmin çöküşü olarak okumak eksik kalır. Piyasaların çökmesi, bankaların devlet kurtarmalarına ihtiyaç duyması ve borç krizlerinin büyümesi, sermaye birikiminin krizler üzerinden yeniden organize edilmesinin sonucuydu.

Neoliberalizm krizleri ortadan kaldırmaz. Krizleri yönetilebilir ve kârlı hâle getirir.  Önce kırılganlıklar yaratılır, ardından bu krizlerin yönetimi üzerinden yeni ekonomik ve siyasal alanlar açılır. Finansal çöküşler, borç mekanizmaları, enerji krizleri, savaşlar, göç hareketleri ve tedarik zinciri sorunları birbirinden bağımsız olaylar değil, kapitalist sistemin sürekli yeniden yapılandırılmasını sağlayan araçlardır. Sistem istikrarlı bir barış ve refah düzeni üretmekten çok, kontrollü istikrarsızlıklar üzerinden işler.

Bugün finans kapital, teknoloji şirketleri, savunma sanayisi, büyük veri ağları ve güvenlik bürokrasileri giderek daha fazla iç içe geçiyor. Kamu kaynakları sosyal harcamalardan çok, sınır güvenliği, siber güvenlik, enerji güvenliği ve askerî yatırımlara yönlendiriliyor.

Avrupa’da yükselen enflasyon, reel ücretlerin düşmesi ve konut krizleri merkez siyasetin meşruiyetini aşındırırken, yurttaşlık anlayışı da dönüşüyor. Yurttaş artık sosyal hak talep eden siyasal özne olmaktan ziyade, güvenlik risklerinin yönetildiği bir nüfus kategorisine indirgeniyor.

Colin Crouch’un “post-demokrasi” kavramı tam da bu noktada önem kazanıyor. Seçimler devam ediyor, parlamentolar çalışıyor; ancak ekonomik ve stratejik kararlar giderek halk denetiminin dışına taşınıyor.

Türkiye: Kriz Yönetimi ve Güvenlik Rejimi

Türkiye’nin durumu Avrupa’dan farklı ama onunla bağlantılı. Türkiye hem NATO üyesi hem de Rusya, Avrupa ve Ortadoğu arasında stratejik bir geçiş alanı olduğu için küresel krizlerin bütün basıncını aynı anda hissediyor.

Yüksek enflasyon, gelir dağılımındaki bozulma, genç işsizliği, kurumsal erozyon ve finansal kırılganlıklar derinleşirken, siyasal sistem bu krizleri çoğu zaman güvenlik söylemi üzerinden yönetiyor.

Antonio Gramsci’nin “hegemonya krizi” kavramı burada açıklayıcı olabilir. Eski düzen çözülüyor, ancak yeni düzen henüz kurulamıyor. Bu ara dönemde siyaset giderek kriz yönetimine indirgeniyor.

Ülkemizde, Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte yürütme gücünün merkezileşmesi, güvenlik bürokrasisinin siyasal alandaki etkisinin artması ve ekonomik kararların teknokratik dar çevrelerce belirlenmesi, ekonomik düzenin giderek daha çok piyasa mantığıyla, siyasal düzenin ise daha fazla güvenlik mantığıyla yönetildiğinin göstergesi.

Marksist kuram açısından bu durum, kapitalizmin kriz dönemlerinde otoriterleşme eğiliminin doğal sonucudur. Nicos Poulantzas’ın ifadesiyle devlet, sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı dönemlerde “istisna devletine” yaklaşır. Günümüzde olağanüstü hal mantığı artık geçici değil, kalıcı bir yönetim tekniğine dönüşmüş görünüyor.

Türkiye’de son yıllarda siyasal alanın önemli bir bölümü doğrudan yargı süreçleri üzerinden şekilleniyor. Belediye operasyonları, kayyum uygulamaları, parti davaları, siyasal yasak süreçleri ve son olarak CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” tartışmaları, siyasetin giderek yargı ve güvenlik mekanizmaları üzerinden yeniden düzenlendiğini gösteriyor.

Post-demokratik düzende seçimler vardır; fakat siyasal alanın sınırları giderek daha fazla yargı, güvenlik bürokrasisi, medya aygıtları ve idari mekanizmalar tarafından belirlenir.

Türkiye’de yaşanan dönüşüm de büyük ölçüde bu eğilimle bağlantılı görünüyor.

Parçalanmış Hegemonya Çağı

Bugünkü uluslararası sistem ne tam anlamıyla Amerikan hegemonyasının devamı ne de klasik anlamda istikrarlı bir çok kutupluluk düzenidir. İçinde bulunduğumuz dönem daha çok “parçalanmış hegemonya” olarak tanımlanabilir.

Fakat burada parçalanan şey küresel sermayenin kendisi değil; onun siyasal ve jeopolitik örgütlenme biçimleri.

Küresel sermaye akışları, teknoloji tekelleri ve finans ağları büyük ölçüde bütünleşmiş durumda kalmaya devam ederken, devletler arasındaki güven ilişkileri, ticaret düzenleri ve jeopolitik dengeler giderek parçalanıyor.

ABD askerî olarak hâlâ dominant güç konumunda. Ancak Çin ekonomik ağırlığını artırıyor; Rusya enerji ve askerî kapasite üzerinden etkisini sürdürmeye çalışıyor; Avrupa ise stratejik özerklik ile ABD bağımlılığı arasında sıkışıyor.

Buna rağmen Apple’ın üretim zincirleri Çin’e bağımlı kalmayı sürdürüyor. Amerikan finans sistemi Çin sermayesiyle iç içe geçmeye devam ediyor. Avrupa sanayisi Asya’daki yarı iletken ve kritik maden ağlarından kopamıyor.

Dolayısıyla sermaye küresel kalırken siyaset ve güvenlik alanı milliyetçileşiyor.

ABD’nin Çin’e yönelik çip ambargoları, Avrupa Birliği’nin “stratejik özerklik” politikaları, Çin’in Kuşak ve Yol Projesi ve ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi küresel üretim ağlarının güvenlik eksenli yeniden örgütlenmesinin örnekleri.

Marksist açıdan bakıldığında bu tablo, kapitalizmin temel çelişkilerinden birini yeniden görünür kılıyor: Sermaye küresel ölçekte bütünleşmek zorundayken, bu genişleme aynı anda jeopolitik çatışmaları ve güvenlik krizlerini derinleştiriyor.

Bu nedenle günümüzde parçalanan şey sermaye düzeni değil; demokratik siyaset, kamusal alan ve toplumsal dayanışma biçimleri.

Sonuç: Krizin Yönetim Biçimine Dönüşmesi

Avrupa ve Türkiye’de yaşanan dönüşümü geçici bir ekonomik daralma olarak göremeyiz. Bu dönüşüm, kapitalizmin yeni tarihsel evresine geçiş sürecidir.

Demokratik sistemler biçimsel olarak korunuyor, ancak içerik olarak daha güvenlikçi, daha teknokratik ve daha merkezileşmiş yapılara dönüşüyor. Olağanüstü hâl mantığı geçici olmaktan çıkıyor, kriz kalıcı bir yönetim tekniği hâline geliyor.

Marksist teori bu süreci kapitalizmin yapısal kriz dinamikleri üzerinden açıklarken, liberal teori daha çok kurumsal bozulma ve demokratik gerileme kavramlarına odaklanıyor. Ancak her iki yaklaşımın da işaret ettiği ortak nokta açık: Mevcut küresel düzen derin bir dönüşüm sürecinden geçiyor.

Önümüzdeki dönemde temel siyasal soru şu olacak: Krizler üzerinden işleyen güvenlikçi kapitalizm daha otoriter bir dünya mı üretecek, yoksa demokratik katılımı, sosyal adaleti ve kamusal dayanışmayı yeniden kurabilecek alternatif siyasal modeller gelişebilecek mi?

Bu sorunun cevabı yalnızca devletlerin stratejik tercihlerinde değil, toplumsal hareketlerin, emek mücadelelerinin ve demokratik kamusal alanın yeniden inşasında yatıyor.