Kurşun Geçirmez Okul Çantası

Zeynep Bostan · 2026-10-12

Kurşun Geçirmez Okul Çantası

Pembe, kurşun geçirmez bir okul çantası. Bir kız çocuğu çömelmiş; bu çantayı başına siper ediyor. Ardından çantayı poligonda hedef tahtasına asıyorlar. Çantaya ateş açıyor, çantanın dayanıklılığını gerçek mermilerle test ediyorlar. Bir tanıtım videosundayız. Ankara’da silah sanayisinde faaliyet gösteren bir şirketin ürettiği kurşun geçirmez okul çantasını görüyoruz. Türkiye’de 2026’da okul güvenliğini konuşurken vardığımız resim bu. 

Artık kurşun geçirmez okul çantaları gibi yeni, inanması ve hazmetmesi güç bir meselemiz var: Okul saldırıları. Son on ayda yaşanan yedi ağır okul saldırısında 10 öğrenci ve 3 öğretmen yaşamını yitirdi; 44 öğrenci ile 8 yetişkin yaralandı.

2026’nın ilk aylarından itibaren İstanbul, Şanlıurfa, Kahramanmaraş ve Manisa’da öğrencilerin ya da eski öğrencilerin birden fazla öğretmen ve öğrenciyi hedef aldığı saldırılar yaşandı. Siverek’te eski bir öğrenci, okuluna rastgele ateş açtı; ertesi gün Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir öğrenci iki sınıfa girerek ateş etti. Eylül ve Ekim aylarında Turgutlu ve Başakşehir’de de okul topluluğunu hedef alan benzer eylemler görüldü. 

Bu yeni saldırı biçiminin daha ne olduğunu, neden Türkiye’de, neden şimdi ortaya çıktığını, neden okulun hedef haline geldiğini anlamadan; çocukları risk gruplarına, okulları güvenlik kategorilerine ayıran, kamerayı, turnikeyi, yüz tanımayı okullara yerleştiren ve okulları polisle kuşatan bir gözetim politikası devreye sokuldu. 

Şiddetin kökenini henüz anlamadan salt güvenlik aygıtını büyütmeye yönelmek yalnızca acele bir tepki değil; sorunu kendi çıkarınca tanımlayan siyasal bir tercih. Neden sosyal hizmet değil polis? Neden destek değil gözetim? Neden çocuğun içinde yaşadığı koşullar değil potansiyel saldırgan profili? Neden okulun toplumsal koşulları yerine kapısı, duvarı, kamerası? 

Okul saldırılarını anlamak için ilk önce bu şiddeti Türkiye’de “yeni” yapan nitelikleri ayırt edelim. 

Yeni olan, şiddetin okulda yaşanması değil; okulun şiddetin hedefi haline gelmesi. Öğrenciler arasında, öğrenciyle öğretmen arasında ya da okul çevresinde kişisel husumetten doğan şiddet vakaları geçmişte de yaşandı.

Okul saldırılarında ise şiddet, failin belirli bir kişiyle yaşadığı kişisel husumetle sınırlı kalmıyor. Hedef, kimi vakalarda sınıfa, belirli öğrenci gruplarına ya da okul topluluğuna doğru rastgele biçimde genişliyor. 

Bir öğrencinin başka bir öğrenciye aralarındaki husumet nedeniyle şiddet uyguladığı durumda, şiddetin yakın nedeni fail ile mağdur arasındaki ilişkiden okunabilir. Ancak fail sınıflara girip rastgele ateş açıyor, ayırt etmeksizin okuldaki herkesi hedef alıyorsa, “neden” sorusunun cevabı fail ile mağdurlar arasındaki ilişkide doğrudan bulunamaz. Toplum şiddetin anlamını kolayca okuyamaz. Hedef seçiminde okulun kendisi, açıklanması gereken bir unsur haline gelir.

Okul, saldırı için özellikle seçilmiş bir mekân olduğunda neyin “okul saldırısı” kapsamında sayılacağı yalnız kavramsal değil, aynı zamanda siyasi bir mesele oluyor. Çünkü bu, saldırının kimin sorumluluğunda sayılacağını, hangi politikanın tartışmaya açılacağını belirliyor.

Turgutlu saldırısının ardından Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, olayın okulun içinde değil “önünde” gerçekleştiğini söyleyerek bunun bir okul saldırısı olarak tanımlanmaması gerektiğini savundu. Oysa saldırgan okulun öğrencisiydi; öğrenciler okula geldikleri sırada, okulun yaklaşık 80–100 metre uzağında ateş açtı ve yaralananların tamamı öğrenciydi. MEB aynı olay nedeniyle müfettiş görevlendirip eğitime ara verirken, TBMM Okul Saldırılarının Nedenlerini Araştırma Komisyonu da ertesi gün okulda inceleme yaptı.

Bir saldırının “okul saldırısı” sayılıp sayılmamasını merminin okul duvarının içinden mi dışından mı sıkıldığına bakarak belirleyemeyiz. Asıl soru, okulun saldırının hedefi olarak nasıl bir rol oynadığı, neden okulun saldırı mekânı seçildiği ve neden Türkiye’de “bir anda” ortaya çıktığı.

Bu soruları sormak ve yanıtlamak çok kolay değil. Suçun nedeni çıkar, kıskançlık, intikam gibi fail ile mağdur arasındaki okunabilir bir ilişkide bulunamadığında, “Neden oldu?” sorusunun yerini “Nasıl bir insan bunu yapar?” sorusu almaya başlıyor. 

Michel Foucault, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçerken ceza hukukunun ilgisinin işlenmiş eylemden uzaklaştığını söyler. Failin taşıdığı varsayılan, potansiyel tehlikeye doğru kayan bu ilgiyi, “tehlikelilik” kavramı üzerinden tartışır. Kişi artık belirli koşullarda bir suç işlemiş biri olmaktan çıkıp “bizatihi tehlikeli biri” olarak düşünülür. Suçun açıklaması eylemden bireyin niteliklerine doğru kayar; tehlike bireyin karakterinde, ruhsal durumunda, geçmişinde ve henüz yapmadığı ama gelecekte yapabileceği eylemlerde aranmaya başlanır. 

Benzer şekilde toplum okul saldırıları karşısında tedbir olarak potansiyel saldırgan profili çıkarmaya yönelir: Anlaşılmayan şiddetin cevabı failde aranır. Oysa bu, okul saldırısının tanımı itibariyle bile eksiktir. Okul saldırılarında failin özellikleri birincil önem arz etmez; öncelikle yanıtlanması gereken başka sorular vardır.

Okul yalnızca saldırının gerçekleştiği tesadüfi bir mekân değil de sistemin bir sembolü olduğunda… Aramamız, sormamız, bulmamız gerekir: Neden şimdi? Neden okul?

Neden Şimdi? Neden Okul?

Bir saldırının hemen öncesinde yaşanan tetikleyici hadiselerle, o saldırının ortaya çıktığı toplumsal zemini birbirinden ayırt etmek gerekiyor. 

Ian Taylor, Paul Walton ve Jock Young’un kriminoloji alanında önemli yer tutan The New Criminology kitabında, suçun “yakın kökenleri” ile “geniş kökenleri”nin ayrıca incelenmesini önerilir.  Yakın kökenler; zorbalık, okuldan uzaklaştırılma, kişisel bir çatışma, silaha erişim ya da başka saldırıların etkisi gibi eylemi tetikleyen belirli olaylar ve deneyimlerdir. Geniş kökenleri ise servet, iktidar ve eşitsizlikleri içeren toplumsal yapı, ekonomik ve siyasi dönüşümler oluşturur. 

Okul saldırılarında da tetikleyici hadiseyi, şiddeti mümkün kılan toplumsal koşulların yerine koymamak gerekiyor.Örneğin medyanın rolünü “çocuk sosyal medyada gördü ve saldırgan oldu” diye okumak yanıltıcı. Şiddet içerikli medya tüketen çok sayıda çocuk var; ama bunların çok büyük çoğunluğu şiddete yönelmiyor. Tek başına medya tüketimini neden saymak mümkün değil. Buna karşılık geçmiş saldırıların ayrıntılı biçimde dolaşıma sokulması, faillere ün kazandırılması ve saldırı yöntemlerinin tekrar tekrar gösterilmesi, bir “kültürel senaryo” taşıyabiliyor: okulun sahne seçilmesi, saldırının bir mesaj olarak kurgulanması, önceki faillerin taklit edilmesi.

Dolayısıyla sosyal medya “geniş köken” değil, tetikleyici etken olabilir. Medya belirli koşullarda taklit süreçlerini besleyebilir, fakat onu okul saldırılarının temel nedeni saymak sapla samanı ayıramamak ya da -tam da bilerek ve isteyerek- ayırmamak demektir.

Tetikleyici hadise ana mesele gibi sunulduğunda, şiddetin geniş kökenleri perdelenir. Çocukların öfkesi, ruhsal durumu ve “tehlikeliliği” merkez olur. 

Kurşunun sıkıldığı an “suç” olarak bütün ışıkları üzerine toplarken, kurşuna kadar biriken zararlar gündelik hayatın içine dağıldıkları için görünmez kalır. MESEM’li gençlerin iş kazaları, çocukların yetersiz beslenmesi, hastanelere çöreklenmiş bebek çeteleri, yoksuldan zengine kaynak aktaran adaletsiz vergi sistemleri, damgalanma ve adaletin yerini bulmamasından kaynaklanan toplumsal travmalar…

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) Küresel Cinayet Çalışması’na göre gelir eşitsizliği ile cinayet oranları arasındaki ilişki oldukça güçlü. Ülkeler arasındaki cinayet oranı farklılıklarının yaklaşık yüzde 40’ı gelir eşitsizliğiyle açıklanabiliyor. 

TÜİK 2025 Gelir Dağılımı İstatistikleri’ne göre ise 2024’te en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken, en düşük yüzde 20’nin payı yalnızca yüzde 6,4. Aynı yıl 15–24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 23,3’ü ne eğitimde ne istihdamdaydı. Güvenlik birimlerine “suça sürüklenme” nedeniyle yansıyan 196 bin 308 çocuk olayının yüzde 41,6’sı yaralama, yüzde 9,7’si uyuşturucu suçlarıyla ilgiliydi. 

Bu ahval içinde okulu, sistemi temsil eden bir sembol olarak görmek zor değil.

Okul, toplumun kendisini çocuklara tercüme ettiği başlıca kurum. Neyin değerli bilgi sayıldığına, hangi davranışın makbul olduğuna, kimin başarılı ya da başarısız olduğuna, kimin ilerleyeceğine ilişkin ölçüler burada gündelik hayatın parçası oluyor. Devletin otoritesi, ailenin beklentileri, sınıfsal eşitsizlikler, akranlar arasındaki statü mücadeleleri ve gelecek vaadi aynı kurumda karşılaşıyor. Aile ve toplum birbirine burada bağlanıyor. Okul aynı zamanda ortak bir dünyanın, arkadaşlığın, toplumsal aidiyetin mekânı ve çocuğun belli ölçüde ailesinin koşullarından çıkabildiği bir alan.  

Ve bu ilişki tek yönlü değil. Çocuk da okul kapısından içeri bütün yaşamıyla giriyor: ekonomik koşullarını, korkularını, ait olduğu çevrenin değerlerini ve çatışmalarını içeri taşıyor. Böylece toplum ve çocuk, okulun alanında kesişiyor. Tam da bu nitelikleri nedeniyle, çocuğun toplumdaki yeri, değeri ve geleceği burada sürekli sınanıyor. 

Okula yönelen şiddet de bu bağlamda; otoriteyi, statüyü, aidiyeti ve gelecek vaadini taşıyan kuruma yöneltilmiş bir çatışmayı açığa çıkarıyor.

Saldırı Pandemisi ve “Düşman Dışarıda!”

Okul saldırıları bu toplumsal çatışmayı şok edici biçimde yüzümüze çarpıyor. Tokadın izi daha yüzümüzde dururken siyasi refleks devreye giriyor ve parmaklar dışarıdaki bir düşmanı işaret ediyor.

Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin okul saldırılarını dünyada yayılan bir “salgın” olarak tanımlıyor; sosyal medyayı işaret ediyor. Başka bir açıklamasında ise Maarif Modeli’ne yönelik eleştirilerden söz ederken, “bir okul saldırısıyla işleri sabote edecek bir noktaya getirdiler” diyor; ardından son saldırıları ülkede huzursuzluk çıkarmak isteyen “birileri” ile ilişkilendiriyor.

Parmağıyla uzakları işaret edip “düşman dışarıda!” diye bağıran bir anlatı bu. 

Salgın bedenimize dışarıdan bulaşır, sosyal medya çocuğumuzun zihnine şiddeti dışarıdan sokar, saldırılar okulumuza dışarıdaki “birileri”nin sabotajıdır. 

Sorun hep dışarıdadır. Sorun en fazla, çoktan gözden çıkarılmış bazı çocukların “bozuk” zihninde ve “cani” karakterindedir, ki onlar da zaten dışarıdakidir, toplumun dışındadır. 

Sorun asla bende, bizde değildir. Dolayısıyla içeride hesap verilecek bir şey de yoktur.

İşte okul güvenliğine yön veren siyasal bakışın özeti.

Dawson College saldırısı anma alanı, 2006. Fotoğraf: Caribb / Flickr

“Saldırgan Çocuk” Diye Bir Profil Var Mı?

“Çocuk içine kapanıktı.”, “Bilgisayar oyunu oynuyordu.”, “Zorbalığa uğramıştı.”, “Silahlara merakı vardı.” gibi açıklamalar, saldırıyı kurumların sorumluluk alanından çıkarıp tekil ve "anormal" bir çocuğun davranışına indirger. 

Aslında okul saldırılarını inceleyen araştırmaların en istikrarlı sonuçlarından biri tam olarak bu: tek bir fail profili yok. 

Vakalarda depresyon, yalnızlık, ailevi sorunlar, ilişki sorunları, zorbalık deneyimi, öfke, silaha ya da şiddete yoğun ilgi gibi özelliklere rastlansa da bunların hiçbiri ayırt edici değil. Aynı özellikler saldırı gerçekleştirmeyen çok geniş bir genç nüfusta da görülüyor. ABD Gizli Servisi ile Eğitim Bakanlığı’nın 37 okul saldırısında yer alan 41 saldırganı incelediği Safe School Initiative çalışmasında saldırganların yaş, okul başarısı, sosyal ilişkiler ve diğer özellikler bakımından büyük farklılıklar gösterdiği; güvenilir bir “saldırgan profili” bulunmadığı vurgulanıyor. 

TBMM Okul Saldırılarının Nedenlerini Araştırma Komisyonu, 4, 7, 9 ve 11. sınıflarda öğrenci, öğretmen ve velilere uygulanacak kısa anketlerle genel ruh sağlığı, öfke kontrolü, dürtüsellik, zorbalık, kendine zarar verme ve başka risk alanlarının taranacağını belirtiyor. Çocukların düşük, orta ve yüksek risk düzeylerine göre yönlendirilmesini öngören bir model üzerinde çalışılıyor.

Bu göstergelerden okul saldırısını öngören bir sistem kurmak mümkün değil. Dürtüsellik, öfke, zorbalık deneyimi ya da ruhsal sorunlar saldırı gerçekleştirmeyecek çok geniş bir çocuk nüfusunda da görülüyor. Bu değişkenlerden hareketle çocukları düşük, orta ve yüksek risk gruplarına ayırmak, saldırganı güvenilir biçimde saptamaktan ziyade çok sayıda çocuğu “potansiyel tehlikeli” kategorisine yerleştiriyor.

Kapitalizmin maharetlerinden biri, toplumsal zararı bireysel sapma olarak geri sunabilmesi. 

Bunu yapmanın siyasi söylem dışında başka yöntemleri de var. Tam da bu bilimsel dil aynı yönde çalışabiliyor: saldırgan profilleri, risk göstergeleri, puanlama sistemleri, tehlikelilik kategorileri...

Burada artık çocuğun yaşadığı sorunu anlamaktan, gelecekte yaratabileceği varsayılan tehlikeyi hesaplamaya geçiyoruz. Michel Foucault, 1983’te hukukçu Jonathan Simon’la yaptığı söyleşide ceza sistemindeki dönüşümü tartışıyor. Tıpkı bir sigorta şirketinin kaza riskini hesaplaması gibi, kişinin eğitim durumu, çalışma geçmişi, önceki tutuklanmaları ve benzeri değişkenler puanlanıyor; kişi istatistiksel bir risk grubuna yerleştiriliyor. Böylece kişiye artık “Bu suçu neden işledin?” diye sorulmuyor. “Bu kişi hangi risk grubuna ait?” diye bakılıyor. Foucault bunu disiplin toplumundan güvenlik toplumuna geçişin işaretlerinden biri olarak okuyor: Yönetilen şey artık yalnız suçlu birey değil, suç üretme ihtimali atfedilen nüfus grupları.

Okul saldırıları söz konusu olduğunda ise “bilimsel” cevapların önemli bölümü ABD’den geliyor. Bunun anlaşılır bir nedeni var: ABD 1960’lardan beri okul saldırıları geçmişine sahip, hem vaka sayısı yüksek hem de çok ölümlü eylemler var. Ayrıca veriler de düzenli tutulmuş. Stuart Hall ve meslektaşları, Policing the Crisis kitabında, ABD’nin başka ülkelere yalnızca toplumsal sorunların adını değil, o sorunları anlama ve çözme biçimlerini de ihraç ettiğini gösteriyor. Türkiye yeni bir olguyla karşılaşırken, hazır kavramlarla birlikte hazır bir güvenlik repertuvarını da devralıyor. Amerikan çözüm önerilerini şimdiden medyanın, araştırmacıların, TBMM komisyonunun ve MEB’in ağzından duymak mümkün.

Amerikan Aksanı ile Yerli Güvenlik Tedbirleri

Nisan 2026’da İçişleri Bakanlığınca yayımlanan genelge; riskli okullara sabit kolluk görevlisi verilmesini, okul giriş-çıkışlarında polis görünürlüğünün artırılmasını ve ihtiyaç halinde kapı dışında devriye bulundurulmasını öngörüyor. Eylül 2026’da Milli Eğitim Bakanı Tekin de kamera, turnike, yüz tanıma, el dedektörü ve acil durum butonları gibi uygulamaları hayata geçirmek üzere her bir okulu “bu tedbirler silsilesine göre kategorileştirdiklerini” açıkladı.

Aslında Amerikan repertuvarının kendi ülkesindeki sicili parlak değil. ABD okullarında yaygınlaşan kamera, metal dedektörü, kilitli giriş ve güvenlik personeli gibi önlemlerin etkinliğine ilişkin bulgular sınırlı; hatta çalışmalar bu araçların okulda korkuyu artırıp güvenlik hissini azaltabildiğini gösteriyor. “Sıfır tolerans” politikalarının okul güvenliğini artırdığına dair bilimsel kanıt bulunmadığı gibi, uzaklaştırmanın öğrenciyi dönüştürmede ya da başkalarını caydırmada etkili olmadığı da gösterilmiş durumda. Çocukları ve okulları risk göstergeleri üzerinden sınıflandırma mantığı da ABD’nin okul güvenliği politikalarında uzun süredir kullanılan bir yaklaşım. 

Dawson College saldırısı anma alanı, 2006. Fotoğraf: Caribb / Flickr.

ABD okullarında onlarca yıldır kamera, metal dedektörü, kontrollü giriş, okul polisi ve sıfır tolerans politikaları uygulanıyor. Buna rağmen okulda şiddet ortadan kalkmış değil, hatta azalmamış bile. Sadece 2025’te okul arazisinde silahların ateşlendiği ya da merminin okul alanına isabet ettiği 232 vaka bulunuyor.

ABD örneğinin gösterdiği başka bir şey daha var: Şiddeti üreten toplumsal koşullara dokunmadan güvenlik olmuyor. Eşitsizlik, dışlanma, geleceksizlik, silaha erişim ve kamusal kurumların aşınması devam ederken okulun kapısına daha fazla polis, kamera ve metal dedektörü yığmak güvenlik aygıtını büyütüyor; güven duygusunu değil. Neoliberalizm sosyal devlet işlevlerini daraltıyor ama denetim kapasitesini büyütüyor; gözetim giderek olağanlaşıyor.

Buradan bakıldığında ABD’nin okul saldırılarını bırakın bitirmeyi, azaltması bile pek mümkün görünmüyor. Dayağı atan el, güvende hissettiremiyor. 

Peki Türkiye’deki siyasal iktidar bu şiddeti çözebilir mi?

Çözüm, Kurşun Geçirmez Okul Çantası Değil.

Korku, güçlü bir siyasal araç olarak kullanılmaya çok elverişli. 

Korkunun siyasal gücünü anlamlandırmak için Naomi Klein’ın "Şok Doktrini" olarak adlandırdığı mekanizmaya bakabiliriz. Toplumların büyük bir kaos, savaş veya doğal afet anında yaşadığı kolektif travma, normal şartlarda asla kabul edilmeyecek radikal müdahaleler için bir "fırsat penceresi" olarak kullanılabiliyor. Bu teoriye göre, bir toplum ağır bir "kafa travması" (şok) yaşadığında psikolojik bir gerileme dönemine giriyor; elindeki nirengi noktalarını kaybediyor ve savunmasız kalıyor.

Bu doktrinin laboratuvarlardan biri, 2005’teki Katrina Kasırgası sonrası New Orleans. Şehir sular altındayken ve yoksul kesim şehirden tahliye edilmişken, bu yıkım "eğitim sistemini reforme etmek için bir fırsat" olarak değerlendiriliyor. Sonuç; kamu okullarının hızla özel okullara dönüştürülmesi ve yoksulların yaşadığı sosyal konutların yıkılarak yerlerine lüks projelerin dikilmesi oluyor. Halk felaketin şokunu atlatıp geri döndüğünde hem evlerini hem eğitime erişimlerini kaybediyorlar.

Hatırlayalım. Turnikeler, üniversite kapılarını kapatmaya ilk başladığında itiraz edilmişti. İlk yerleştirildiğinde denetim olarak görülen şey, birkaç yıl sonra mekânın bir parçasına dönüştü. Okullarda da şimdi saldırının şokuyla kamera, turnike, yüz tanıma ve polis isteniyor; sonra bunlar “güvenli okul”un olağan unsurları sayılmaya başlayacak. İstisna olağana dönüşecek.

Şok yalnız güvenlik aygıtını değil, piyasayı da büyütüyor. Toplumsal güvensizlik, kısa sürede satın alınabilir bir “güvenlik” ürünü olarak raflara yerleşiyor. Okul saldırılarının ardından kamera, yüz tanıma ve özel güvenlik pazarı genişlerken, açılıştaki kurşun geçirmez okul çantası da aynı mantığın ürünü. Çocuğun sırtına yüklenen tehlikeyi ortadan kaldırmak yerine, ona zırh satılıyor. Kapitalizm böylece ürettiği ya da derinleştirdiği güvensizliğin çözümünü de metalaştırıyor.

Dawson College saldırısı anma alanı, 2006. Fotoğraf: Caribb / Flickr.

Bana Güvenin Resmini Çizebilir Misin?

Güvenli, nitelikli bir okul hayal edin.

Hatta bacası tüten sıcak bir ev çizen çocuklar gibi, sıcak bir okul ortamı çizeceğinizi düşünün. Aklınıza ne gelir? Gülen, bahçede oynayan çocuklar, gülen öğretmenler, kütüphane…

X-ray cihazı, silah, kan, polis bunun neresinde?

Güvenli okul, güvenliği duvarlarının kalınlığıyla ölçmek zorunda kalmadığımız okul. 

Dışarıda düşmanların kol gezmediği, kapısı güvenle açık olan okul.  

Sosyal devlet geri çekilirken devletin okula polis ve kamera ile geri dönmesi güven tesis etmek değil.

Güven adaletin işleyeceğine, yardım istediğinde birinin geleceğine, emeğinin karşılığını alacağına, okulun kendisini dışarı atmak için değil önünü açmak için orada olduğuna duyulan inanç.

Bir çocuğun güvende olması; karnının doyması, ailesinin geçinebilmesi, kamusal desteğe ulaşabilmesi, adaletin işlediğine inanabilmesi, okulda aşağılanmadan bir gelecek kurabilmesiyle ilgilidir. Güvenlikli okul da bunlardan ayrı kurulamaz. 

Kamunun görevi korkuya “düşman dışarıda” cevabı vermek değil, sorumluluk almaktır.

Yurttaşın görevi ise çocukları parmakla göstermeden güçlü destek mekanizmaları talep etmek, “düşman dışarıda” diyen güvenlikçi siyaseti reddetmek, mekanizmalar işler olana kadar da baskı kurmak ve okul saldırılarının, örgün eğitimi kısaltmayı savunan politikalara sonradan bir gerekçe haline getirilip getirilmeyeceğini dikkatle izlemek.

Asıl soruya dönmemiz gerekli. 

Güvende bir çocuk nasıl bir toplumda yaşar?