Kurucu İktidardan Yıkıcı İktidara
Nevhan Varol · 2026-06-29

Son yıllarda Cumhuriyet'in kurucu ilkeleri, siyasal iktidarın kültürel hegemonya stratejileri doğrultusunda semboller, ritüeller ve kamusal anlatılar üzerinden sistemli bir dönüşüme uğramakta: Resmî törenlerden eğitim politikalarına, kamusal mekânlardan tarih anlatısına, anayasal tartışmalardan siyasal, ekonomik söylem ve uygulamalara. Bu dönüşümün faili olan saray rejimi, Cumhuriyet’in kurucu referanslarını kamusal alandan adım adım geri çekerken, yerine yeni bir tarihsel anlatı ve farklı bir siyasal meşruiyet ikame etmeye çalışıyor.
Hatırlayalım. Son yıllarda ulusal bayramların kutlanma biçimi ve devlet protokolü önemli ölçüde yeniden düzenlendi. 2012'de yapılan yönetmelik değişikliğiyle 23 Nisan ve 19 Mayıs kutlamalarının geleneksel stadyum törenleri kaldırıldı; sonraki yıllarda bazı millî bayram kutlamaları ve resepsiyonları çeşitli gerekçelerle iptal edildi. Buna karşın Fetih kutlamalarının devlet düzeyinde itibarı arttı. İlköğretimde andımızın okunması iptal edildi. İmam Hatip okullarının sayısı arttırıldı, çok sayıda devlet okulu bu statüye dönüştürüldü. Seçmeli Osmanlı Türkçesi dersleri müfredata eklendi. Ayasofya cami olarak ibadete açıldı. Atatürk Havalimanı kapatıldı. Atatürk Orman Çiftliği arazisinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi inşa edildi. Çözüm sürecindeki adımlarla ulus-devlet altındaki yurttaş kimliği alt kimlik siyasetine çekilirken, kurucu iktidarın sembolü olan CHP parlamenter sistem içinde itibarsızlaştırılıyor ve kriminalize ediliyor. Saymakla bitmez.
Sembolik, hukuki ve kurumsal düzeyde birbirini destekleyecek şekilde ilerleyen bu değişimler, birlikte değerlendirildiğinde Cumhuriyet'in kurucu hafızasının sistemli biçimde değersizleştirildiği, silikleştirildiği ve yerine imgesel bir tarih anlatısının konulmaya çalışıldığı, bir karşı devrim projesine tanık oluyoruz.
Projenin en gerilimli hatlarından biri yeni anayasa tartışmaları. Türkiye'de 1980 askeri darbesinin kalıntısı olan 1982 Anayasası'nı değiştirmeyi hedefleyen Özal, Çiller ve Ecevit koalisyon hükümetlerinden sonraki son aktör AKP ve saray rejimi. Tartışma ve eleştiriler, siyasi iktidarın darbe hukukunun tasfiyesini aşarak, Cumhuriyet'in kurucu ilkelerini, kurucu meşruiyetini ve kurucu siyasal öznesini yeniden tanımlamaya meylettiği üzerinde yoğunlaşıyor.
Bu eleştirileri ve tartışmaları anlamak için, modern devlet anlayışının üç temel kavramı olan kurucu iktidar, toplumsal sözleşme ve anayasa üzerine odaklanmak açıklayıcı olabilir.
Öyleyse kurucu iktidar kavramının ortaya çıktığı tarihsel sürece kısaca bakalım. Temelleri Rousseau ve Montesquieu’nün düşüncelerinde atılan, siyasal anlamını Amerikan ve özellikle Fransız Devrimi sırasında kazanan "kurucu iktidar" kavramı, Fransız Devrimi arifesinde Sieyès tarafından sistematik biçimde formüle edilmiştir: Rousseau egemenliğin meşruiyetini halkın genel iradesinde temellendirerek modern siyasal egemenlik anlayışını kurmuş, Montesquieu kuvvetler ayrılığı ilkesiyle modern anayasal devletin kurumsal mimarisini şekillendirmiş, Sieyès ise ulusun anayasadan önce geldiğini savunarak kurucu iktidarı anayasal düzeni kuran ve onun üzerinde yer alan asli siyasal güç olarak tanımlamıştır.
Buna göre, modern devlet, kurucu iktidar ile kurulu iktidar arasındaki ayrımı esas alacak şekilde örgütlenir. Kısacası, modern devlet, meşruiyetini anayasa öncesi kurucu irade olan ulustan alırken, bu iradeyi temsil eden siyasilerin karar ve yetkilerini aşkın bir kaynağa dayandırması ise ilkesel olarak sınırlandırılmış bir yapı olarak açığa çıkıyor.
Modern devletin ortaya çıkmasındaki iki tarihi momente değinmeden de geçmeyelim. Amerikan Devrimi kurucu iktidarı bireysel hakları güvence altına alan anayasal düzen kurma iradesi olarak şekillendirirken, Fransız Devrimi egemenliği hanedandan ulusa devreden devrimci siyasal güç anlayışını geliştirmiştir. Modern Cumhuriyet fikri bu ikinci damardan beslenmiştir.
Bu tarihsel dizgeyi takip eden çağdaş düşünürlerden Antonio Negri, İsyanlar adlı kitabında kurucu iktidarın öncelikle devrimci bir güç olduğunu, ondan söz etmenin aynı zamanda demokrasiden söz etmek anlamına geldiğini savunur. Ona göre kurucu iktidar (ulus), yurttaşların yaşayan siyasal iradesi -potentia-, anayasa ise kurucu yasanın tarihsel ve hukuki -potestas- ifadesidir. Ancak anayasanın varlık nedeni, ulusun karar ve iradesini korumak, kurulmuş iktidarların (hükümetlerin, kurumların, bürokrasinin) yetkilerini sınırlandırarak kurucu iradenin devrimci yöneliminden sapmasını engellemektir. Çünkü kurucu iktidar, tarihsel önceliği de gereği hiyerarşik olarak kurulmuş iktidarın üzerinde yer alır. Kurulmuş iktidarın meşruiyeti de ancak kurucu iktidarın amaçlarına sadık kaldığı ölçüde devam eder. Kurulmuş iktidar, kendisini kuran siyasal iradenin yerine geçmeye, onu temsil etmekten çıkıp onun adına konuşmaya başladığı anda ise kurucu iktidarın yasasını, kendi iktidarının yasasına dönüştürme riskini gösterir. Bu da kendini sıklıkla demokrasi kisvesi altında gösterir.
Kurucu iktidar kavramının tarihsel gelişimi ve kuramsal çerçevesi, günümüzde "Yeni Türkiye" söyleminin neden yalnızca bir siyasal slogan değil, Cumhuriyet'in kurucu meşruiyetini yeniden tanımlama iddiası taşıyan bir karşı devrim projesi olarak tartışıldığını da gösterir. Çünkü bu söylem, yeni bir siyasal düzen kurma iddiasını dile getirirken, Cumhuriyet'in gerçek kurucu öznesi olan yurttaşları ve onların anayasal iradesini geri plana itmekte; meşruiyetini kurucu yasadan değil, mevcut siyasal iktidarın kendisinden türeten yeni bir siyasal anlatı inşa etmeye çalışmaktadır.
Oysa Cumhuriyet'ten, onu mümkün kılan kurucu toplumsal iradeden ve anayasal sözleşmeden kopmaya yönelen bir siyasal hareket, gerçekte kendi meşruiyet zeminini de aşındırmaktadır. Kendisini hukukun ve anayasal düzenin üzerinde konumlandırarak istisna hâlini kalıcı bir yönetim tekniğine dönüştürme çabası ise yeni bir kurucu iktidar yaratmaktan çok, mevcut kurucu meşruiyeti tasfiye etme girişimi olarak yıkıcı bir niteliğe bürünüyor.
Oysaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşu, “kurucu iktidar” kavramının Anadolu topraklarındaki tezahürüdür. 1919'da başlayan Millî Mücadele hem emperyalist işgale karşı verilen bir bağımsızlık savaşı hem de egemenliği hanedan ve hilafetten alarak ulusa devreden yeni bir siyasal meşruiyetin kuruluş süreci olarak toplumsal hafızanın temelidir. Bu kurucu irade Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla siyasal temsilini, Cumhuriyet'in ilanıyla devlet biçimini, 1921 ve özellikle 1924 Anayasalarıyla ise hukuki ifadesini kazanmıştır. Yani meşruiyet, Kurtuluş Savaşı'nı yapan ve kazanan milletindir. Söylenildiği gibi yukarıdan inme bir rejim, bir yönetim biçimi değildir Cumhuriyet; aksine aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir birlik halinde kurulmuştur.

Ancak kurucu iktidarın aşınmasını yalnızca ülke içindeki bir siyasal hesaplaşmanın ürünü olarak okumak, meselenin yapısal boyutunu gözden kaçırır. Günümüzde ulus devletlerin kurucu siyasal iradesi yalnızca iç siyasal ve ekonomik saldırılara maruz kalmaz. Eş zamanlı olarak kapitalist sermayenin sınırları, hukuku ve kamusal egemenliği esneten dinamiklerine de hedef olur.
Bu nedenle Cumhuriyet'in kurucu ilkeleri etrafındaki tartışma, aynı zamanda ulus devletin ekonomik ve siyasal egemenliğinin geleceğine ilişkin daha geniş bir mücadelenin parçası olarak önümüzde duruyor. Sanayi Devrimi'nden bu yana sermaye ile emek arasındaki tarihsel gerilim, bugün Anadolu topraklarında kurulmuş Cumhuriyet deneyimi üzerinde yeniden düğümleniyor.
Bu nedenle bugün yeni bir kurtarıcıya değil, gizli bir devlet aklına değil; Cumhuriyetin hangi siyasal irade üzerine kurulduğunu yeniden hatırlayarak, bize emanet edilen kurucu mirası kuşanmaya ve yine o mirasın kurucu öznesi olmaya ihtiyacımız var.