Likovrisi’den Türkiye’ye: Yeniden Çarmıha Gerilen Vicdan
Ronay Ümit · 2026-07-20

Nikos Kazancakis’in ölümsüz eseri "Yeniden Çarmıha Gerilen İsa", Likovrisi Köyü'nün düzeni içselleştirmiş halkı ile aç ve perişan Sarakina’nın çaresiz insanlarını karşı karşıya getirir. Romanı, fedakârlık, vicdan, merhamet ve ikiyüzlülük kavramları üzerinden anlatılan, dinin, milliyetçiliğin, siyasetin sürekli karşı karşıya getirildiği halk ile iktidar arasındaki bir sınıf kavgası olarak okuyabiliriz. Romanın başında Ağa’yı balkonunda, ebabil kuşlarını izleyerek, taze boyanmış ebru bıyıklarıyla rakısını yudumlarken buluruz. Zevk oyuncağı yaptığı küçük Yusufaki’nin söylediği şarkıya dalıp gitmişken aşağıda bir dram başlamak üzeredir. Bu sahne iktidar sahiplerinin halkın acısına ne kadar mesafeli olduğunu simgeler. Mülksüz ve aç Sarakina köylüleri kapıya dayandığında köyün ve Ağa’nın huzuru bozulur ve biz mülkiyet hırsının ruhları da nasıl çürüttüğünü anlamaya başlarız. Sarakinalılar, torbalarında sadece birkaç kap kacakla değil, aynı zamanda atalarının kemiklerini taşıyan Panagos gibi, tarihin ve belleğin ağır yüküyle Likovrisi’ye gelirler.
Likovrisi sakinleri için merhamet, ancak karınları tokken sergileyebildikleri bir erdemdir. Kendi paylarından bir lokma eksileceğini anladıkları anda bu merhamet yerini sınıfsal bir kine bırakır. Kazancakis’in bu alegorik anlatımıyla Türkiye’nin tarihsel döngüsü arasında, özellikle de 1960’ların toplumsal kırılmalarıyla sarsıcı bir paralellik vardır. Kapitalizmin yerleşik düzeni, konforunu, her zaman dışarıda bırakılanların, mülksüzleştirilenlerin ve göç yollarına düşenlerin feryadı üzerine inşa eder. Bir sırça köşktür bu. Bu sarayın duvarlarını ören ikiyüzlülük, bugün de sınıfsal uçurumların üzerini kapatan ideolojik bir örtü olarak karşımızda durmaktadır.
Mülkiyetin ve toplumun geniş kesimlerine rağmen sürdürdükleri refahın yol açtığı bu ahlaki çöküş, toplumun "öteki" olarak kodladığı gruplara karşı ördüğü duvarların temel harcıdır. Türkiye’de özellikle mülkiyetini ve yaşam düzeylerini korumayı siyasal ve ahlaki öncelik hâline getiren orta sınıfın, arındırılmış ve yalıtılmış yaşam alanlarında kurduğu huzur, çoğu zaman Sarakina’nın açları gibi kapıya dayanan yoksulluğu bir "güvenlik sorunu" olarak kodlamasından besleniyor. Oysa aynı orta sınıf tarih boyunca birçok özgürlük ve eşitlik mücadelesinin de taşıyıcısı olmuştur. Sorun, sınıfsal konumun kendisinden ziyade mülkiyeti mutlaklaştıran ve ayrıcalıkları korumayı önceleyen egemen zihniyettedir. Bu nedenle fedakârlık, sadece mülkiyet düzenini tehdit etmediği sürece bir erdem olarak kutsanırken, adaletin gerçek talepleri sıklıkla bir kargaşa unsuru olarak bastırılır. Böylece ahlak mülkiyetin sınırlarında son bulur ve vicdan ise sadece mevcut düzenin devamına hizmet ettiği ölçüde dolaşıma sokulan bir değere indirgenir.

Papaz Grigoris ve Devletin Dini: Muhafazakâr İkiyüzlülüğün Sınırları
Papaz Grigoris, statükonun bekçiliğini yapan dini seçkinlerin, inancı mülkiyeti korumak için nasıl bir kalkana dönüştürdüğünün en somut örneğidir. O, kilisenin otoritesini mazlumları kucaklamak için değil, Sarakina’nın yoksullarını "kolera" yalanıyla köyden sürmek için bir manivela olarak kullanır. Bu "hastalık" metaforu, ayrıcalıklarını ve mülkiyetini korumak isteyen egemen güçlerin kendilerine tehdit gördükleri muhalefeti, “ötekini” nasıl birer "mikrop" olarak yaftaladığını simgeler. Peder Grigoris'in, açlıktan ölen Despinio'nun bedenini "kolera belirtisi" olarak sunması da bu nedenle tesadüf değildir. Çünkü Despinio'nun ölümü, Sarakina'daki açlığın görünür hâle gelmesi, köyün kapılarının yoksullara açılması ve yerleşik düzenin sorgulanması riskini taşımaktadır. Grigoris, bu ihtimali bertaraf etmek için ölümü açlığın değil, bulaşıcı bir hastalığın sonucu gibi göstererek hem korkuyu örgütler hem de yoksulların dışlanmasını meşrulaştırır. Bu tavır, iktidarların kullandığı dezenformasyon ve nefret diliyle doğrudan bağdaşır. Grigoris için din, Tanrı’nın emri olmaktan çıkmış, zengin sofralarının güvenliğini sağlayan kutsal bir noter onayına dönüşmüştür. Türkiye tarihinde 1960’lı yıllarda ortaya çıkan "Komünizmle Mücadele Dernekleri" ve benzeri yapılar, Grigoris’in başvurduğu bu siyasal taktiğe benzer bir mantıkla çalışmıştı. Muhalif sesleri "dış güçlerin ajanı" veya "toplumun ahlakını bozan bir hastalık" olarak nitelendirmek, ötekileştirici bir ikiyüzlülüğün en eski ve en etkili silahlarındandı. Özellikle mülkiyet düzeniyle uyum ve çıkar ilişkileri içinde hareket eden kimi tarikat ve cemaat yapılanmaları, halkın merhamet duygusunu sınıfsal eşitsizlikleri sorgulayan taleplerden uzaklaştırarak devrimci muhalefete karşı kışkırtmıştır. Yoksulluğu bir imtihan, mülkiyeti ise ancak ilahi bir lütuf olarak sunan bu anlayış, yoksul kesimlerin kendi çıkarlarıyla çelişen siyasal tutumlara yönlendirilmesinde önemli bir ideolojik işlev görmüştür. Elbette bu değerlendirme, tarih boyunca eşitlikçi, paylaşımcı ya da iktidarla mesafeli gelenekler geliştiren farklı tasavvufi ve dini oluşumları kapsamaz; eleştiri, dini, mevcut mülkiyet ilişkilerini meşrulaştıran ve bir ideolojik aygıta dönüştüren yapılara yöneliktir.
Dini otoritenin mülkiyetle ve kapitalizmle kurduğu bu ittifak, toplumsal belleğimizde Ortaca Katliamı gibi karanlık sayfaları tetikleyen bir fitil işlevi görmüştür. Bugünkü Ortaca'nın temellerini, Dalaman'dan sürülerek bataklık bir araziye yerleştirilen ve yıllar süren emekleriyle bu toprakları tarıma elverişli hâle getiren Alevi Tahtacı Türkmenler attı. Ancak bölge değer kazandıkça, 1960'lı yıllarda toprak üzerindeki çıkar çatışmaları dini kimlikler üzerinden yeniden kurgulandı. 1966 Haziranı’nda arazi anlaşmazlıkları, "Aleviler camileri yıkıyor" gibi provokatif söylemlerle mezhepsel bir düşmanlığa dönüştürüldü. Çevre köylerden toplanan kalabalıklar “Bu topraklar bizimdir, tahtacılar dağlarınıza gidin”, “Bir tahtacı öldüren cennetliktir” ve “Alevilerin namusu olmaz” sloganlarıyla Alevi yerleşimlerini hedef aldı. Günlerce süren saldırılarda çok sayıda Alevi yurttaşımız hayatını kaybetti. Geride kalanlar köylerini terk etmek zorunda kaldı. Toprak kavgasını inanç eksenine taşıyan bu manipülasyon, Grigoris’in "kolera" yalanından farksızdır. Egemen sınıf, kendilerine dini görünüşlerden koruyucu bir şemsiye yapmış ve altına sığınmış, yoksulları birbirine kırdırırken mülkiyeti korumak için vicdanın sistematik bir şekilde öldürmüştür. İnanç, kapitalizmin ellerinde bir kurtuluş yolu olmaktan çıkmış, sömürü düzeninin devamlılığını sağlayan ideolojik bir kelepçeye dönüşmüştür.
Grigoris gibi figürler, inancın devrimci ve eşitlikçi özünü boşaltarak, onu sadece ritüellere ve mülkiyet bekçiliğine indirgerler. Bu durum, toplumun en zayıf halkası olan mülksüzlerin, kutsal olan her şey tarafından dışlanmasıyla sonuçlanan trajik bir yabancılaşma yaratır. Kendi cemaatinin güvenliğini, yan köyün açlığı üzerine kuran bu zihniyet, modern dünyadaki gettolaşmanın ve sınıfsal ayrılıkçılığın da ruhsal temelidir. Kapitalist iktidarların elinde din, yoksul kitleleri edilginleştiren ve onları kendi cellatlarına âşık eden bir yanılsama aracı haline getirmiştir.
Bir Siyasi Hafıza Atlası: Ortaca’dan Sarakina’ya Muhalefetin Bastırılması
Eserde mülksüz Sarakinalıların reddedilişi, Türkiye’nin siyasi tarihindeki toplumsal linç kültürünün ve muhalefeti boğma stratejilerinin bir atlası niteliğindedir. 1960’ların ortasında Ortaca’da yaşananlar, romandaki mülksüz köylülerin dışlanmasıyla aynı sınıfsal kökene, yani toprak ve üretim araçlarının paylaşımı kavgasına dayanır. Toprak ağalarının ve yerel sermayenin çıkarlarının belirleyici hâle geldiği tarihsel kesitlerde, devletin kimi kurumları ve ideolojik aygıtları birçok kez mülk sahibinin yanında konumlanmış; halkçı ve eşitlikçi ilkeler ise uygulamada geri plana itilmiştir. Bu durum, devletin kaçınılmaz olarak yalnızca bir azınlığın egemenliğindeki aracı olduğu anlamına gelmez, ancak siyasal güç dengelerinin kamu otoritesinin yönünü belirlediğine işaret eder.
Kazancakis’in mülksüzleri Sarakina Dağı’nın kayalıklarına sürülürken, aslında modern Türkiye’nin gettolarına itilen işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün hikâyesi de anlatılmaktadır. Atatürk’ün halkçılık ilkesi ve programı, sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum sözü verir. Ancak bu ilke kimi zaman sermaye birikim süreçlerinin gölgesinde kalmıştır. Bağımsızlık ve halkçılık politikalarının neoliberal politikalarca teslim alındığı günümüzde, yeni Sarakinalar yaratılıyor ve toplum kutuplaştırılarak eski yaralar kanatılmaya çalışılıyor. Muhalif gazetecilerin ve siyasetçilerin susturulmak istenmesi, sendikacıların baskılanması ve işçi hareketlerinin "ulusal güvenlik" bahanesiyle yasaklanması, Likovrisi’nin kapılarının yoksullara kapatılmasıyla aynı otoriter refleksin sonucudur. Bu baskı mekanizması, küresel işbirlikçileriyle kenetlenen sermayenin haksız mülkiyetini korumak adına toplumsal adaleti hiçe sayar.
Siyasal belleğimizde biriken korkunç olaylar manzumesi, kimi tarihsel dönemlerde siyasal iktidarı ele geçirmiş sınıfın ve işbirlikçilerinin kendi imtiyazlarını korumak için halkı nasıl birer "reaya" dönüştürmeye çalıştığını gösteren çarpıcı örnekler sunar.
Romanın karakterleri, tek boyutlu siyasal alegoriler olarak okunmamalıdır, ancak günümüzün toplumsal ve siyasal gerçeklikleriyle analojik bir ilişki kurulduğunda biraz sınırları zorlayarak da olsa dikkat çekici karşılıklar üretirler. Papaz Grigoris, dini inancı iktidarın ve mevcut düzenin devamı için istismar eden kurumsal yapıları ve baskıcı dinî elitleri hatırlatırken; Ladas, modern finans kapitalin, faiz sarmalının ve sınır tanımayan yerel sermayenin açgözlü, cimri ve yıkıcı yüzüyle ilişkilendirilebilir. Manolios ise, vicdanını mülkiyet, kişisel çıkar ve konforun önüne koyabilen, gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan fedakâr devrimci kuşakların ve örgütlü toplumsal vicdanın simgesi olarak okunabilir. Benzer biçimde Ağa karakteri, toplumdaki çatışmaları güvenli mesafesinden seyreden, kendi ayrıcalıkları ve keyfinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen kayıtsız iktidar odaklarını çağrıştırırken; Likovrisi halkı da adaletsizlik karşısında "huzurum kaçmasın" diyerek sessiz kalmayı tercih eden, korkularına teslim olmuş ve bu sessizlikle düzenin sürmesine istemeden de olsa ortak olan toplumsal kesimlerin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz bu eşleştirmeler, romanın tek ve kesin anlamını değil, Kazancakis'in karakterlerini bugünün siyasal ve toplumsal tartışmalarıyla konuşturmaya çalışan yorumlayıcı bir okuma denemesini ifade etmektedir.
Manolios’tan Denizlere: Fedakârlığın ve Devrimci Vicdanın Sesi
Fedakârlık, mülkiyetin ve konforun mutlaklaştığı bir dünyada çoğu zaman akıldışılık gibi görünür. Ne var ki tarih, en derin uykuların içinden bile vicdani uyanışların filizlenebildiğini; toplumları ileriye taşıyanın, sahip olduklarını koruyanlar kadar, gerektiğinde onlardan vazgeçebilen insanlar olduğunu da hatırlatır. Manolios, köyün tiyatrosunda İsa rolünü üstlendiğinde, bu rolün sadece bir oyun değil, yaşamın kendisi olduğunu keşfeder. Onun bu ruhsal dönüşümü, bireysel bir dindarlıktan çıkıp, mülksüzlerin yanında saf tutan, adaletsizliğe başkaldıran devrimci bir isyana dönüşen bilincin hikâyesidir. Manolios’un kişisel konforunu, nişanlısı Lénio’yu ve yerleşik düzenin kendisine vaat ettiği güvenli geleceği elinin tersiyle itip mültecilerin yanında saf tutması, Türkiye siyasi tarihinin sembol isimleriyle büyük benzerlik taşır. Sinan Cemgil ve Deniz Gezmiş gibi figürler de kendi bireysel ikballerini değil, tam bağımsızlık ve adalet yolunu tutmuşlardır.
Nasıl ki Deniz Gezmiş ve arkadaşları, kendi geleceklerini bir kenara bırakıp halkın kurtuluşu adına dar ağacına yürüdülerse, Manolios da Likovrisi’nin gazabına uğramayı göze alarak Sarakina dağına sığınır. Manolios’un Saint Pantelemon manastırındaki keşişlik köklerinden gelen o çileci duruş, 68 kuşağının " devrimci" yaşam tarzıyla örtüşür; her iki figür de "ben"i öldürüp "biz" için yaşamanın bedelini öderler. Bu fedakârlık, bireysel kurtuluşun ancak toplumsal bir adaletle mümkün olabileceği fikrinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Lénio’nun dünyevi aşkını reddetmek, aslında daha büyük bir aşka, yani insanlığın onuruna duyulan adanmışlığa yer açmaktır. Katerina’nın "Herkes bir anlığına Tanrı olur" sözü, adaletsizliğe karşı duran sıradan insanın ulaştığı o yüce mertebeyi, yani vicdanın iktidara galip geldiği o tek anı anlatır. Bir mülteci çocuğa verilen bir zeytin tanesi veya baskı altında susmamak, o anın kutsallığını oluşturur ve insanı "canavar" olmaktan kurtarıp "insan" kılar.
Likovrissi’de yaşanan trajedi, sadece geçmişe ait tozlu bir hikâye değildir; bugün de doğruyu söylemenin, "kral çıplak" demenin bedeli hâlâ aynı ağır çarmıhtır. Romanda, yoksul Sarakinalılara bir lokma ekmek verenlerin "hain" ilan edilmesi, günümüzdeki muhalif gazeteciler ve sendikacılar üzerindeki baskıyla aynı karanlık kaynaktan beslenir. Gerçeği savunmak, her dönemde tahakküm edenlerin kurduğu o sahte huzur kalesini tehdit eder ve bu yüzden dürüst insanlar modern zamanların çarmıhına gerilmek istenir.
Emperyalizmin sömürü düzeni, bu büyük fedakârlıkları her zaman "terör" veya "dış güçlerin maşası" gibi yaftalarla itibarsızlaştırmaya çalışır. Likovrisi’nin elitleri Manolios’u nasıl dışlayıp ölüme terk ettiyse, Türkiye’de de devrimci vicdan öyle boğulmak istenmiştir. Ancak vicdan, bir kez uyandığında, artık eski uykularına, konforlu yatağına geri dönemez. Bireysel arınma süreci, yerini kaçınılmaz olarak toplumsal bir başkaldırıya ve örgütlü bir sınıf bilincine bırakmak zorundadır.
Trajedinin edebi benzerliği, bu insanların karşılaşabilecekleri ağır bedelleri bilmelerine rağmen inandıkları değerlerden vazgeçmemelerinde gizlidir. Manolios’un tiyatro sahnesinden gerçeğe yürüyen çarmıhı, Denizlerin mahkeme salonlarındaki tarihsel savunmalarıyla, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy’un hakikatten ödün vermeyen duruşlarıyla; bugün de gerçeğin peşinden gitmeyi sürdüren gazetecilerin ve emeğin mücadelesini sahiplenen sendikacıların kararlılığıyla analojik bir bağ içinde okunabilir. Ortak noktaları kelleyi koltuğa alarak haysiyetli bir yaşamı, adaleti ve hakikati savunmaktan geri durmamalarıdır. Bu yüzden Manolios'un ölümü de bir son değil, bir tohumdur; tıpkı onun ardından köydeki statükonun artık asla eskisi gibi kalamayacak olması gibi. Fedakârlık, bu anlamda, mülkiyetin ve kişisel çıkarın sınırlarını aşarak insana onurunu geri veren devrimci bir eylemdir.

Ladas’ın Kasası ve Emperyalizmin Sofrası: Yoksulluk Kimin Kaderi?
Ekonomik sömürü, gizlenmek için her zaman ahlaki bir kılıf arar ve onu sıklıkla kendisine dini bir görünüş ve söylem vermekte bulur. Oysa yoksulluk asla bir kader değildir, kapitalist sınıfın bilinçli politik tercihlerinden kaynaklanır. Eserdeki cimri Ladas, kendi kızının tedavisi için bile harcama yapmayıp onun ölümüne sebep olan, modern kapitalizmin vahşi ve ilkel birikim hırsını temsil eder. Ladas’ın kasasındaki her bir altın, Sarakina’daki bir çocuğun sütünden, bir işçinin emeğinden çalınmış art-değerin somutlaşmış halidir. İfade özgürlüğünün kısıtlanması, bu büyük ekonomik yağmanın üzerini örtmek için muktedirler tarafından kullanılan en kullanışlı paravanlardan biridir.
Roman sosyalist bir perspektiften değerlendirildiğinde, Likovrisi'ye egemen olan güçlerin refahının, kendi halkının ve komşu Sarakina'nın sistematik olarak yoksullaştırılması üzerine kurulduğu ileri sürülebilir. Roman boyunca Ladas yüksek faizli borçlar üzerinden köylülerin ödeyemedikleri borçlarını fırsata çevirerek bağlarına ve tarlalarına el koyar. Hatta açlıktan kırılan Sarakinalıların altınları olduğunu düşündüğünden, kuru ekmek ve birkaç eski giysi karşılığında bu altınları ele geçirme planları yapar. Mihelis'in mirasını yoksullarla paylaşma iradesi, Papaz Grigoris, Ladas ve köyün ileri gelenleri tarafından "delilik" olarak damgalanıp malları gasp edilmeye çalışılır. İşlenmeyen arazilerin bile açlıktan kırılan insanlara, hasattan pay verme karşılığında dahi kullandırılmasına izin verilmez. Tüm bunlar servetin yalnızca emek üzerinden değil, yoksulluğun sürekliliği, borç ilişkileri ve mülksüzleştirme mekanizmaları üzerinden de yeniden üretildiğini gösterir. Bu nedenle romandaki refah, yalnızca çalışmanın değil, başkalarının yoksulluğunu kalıcı hâle getiren bir mülkiyet düzeninin ürünü olarak da okunabilir.
Bu adaletsiz dağılım, bugün Türkiye’de borç sarmalı, düşük ücretler ve sendikasızlaştırma olarak modern bir formda karşımıza çıkıyor. Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi, borç sarmalındaki bugünün Türkiye’si için yalnızca siyasal ve askerî egemenliği değil, ekonomik bağımsızlığı, üretim gücünü, eğitim ve kültürel dönüşümü birlikte hedefleyen bütüncül bir kalkınma anlayışına işaret eder. Bu perspektiften bakıldığında, borç ilişkileri üzerinden derinleşen bağımlılık, tam bağımsızlık idealinin yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve kurumsal boyutlarını da aşındırmaktadır. Ladasların ve onların uluslararası finans odaklı işbirlikçilerinin kurduğu bu sofrada, halka sadece kırıntılar ve sabır vaatleri düşüyor. Ladas, mülkiyet hırsının insanı nasıl kendi öz evladına bile yabancılaştırdığının timsali ve bu yabancılaşma bugün toplumumuza yayıldıkça yayılıyor. Çünkü kapitalizm, sadece emeği değil, insanın duygularını ve dayanışma yeteneğini de metalaştırarak sömürü çarklarında öğütüyor, veznelerde sayıyor. Likovrisi’nin zenginlikleri bir yanılsama, Sarakina’nın açlığı üzerine kurulu bir yanılsama bu ve bu illüzyonun devamı için yalanlar tek başına yeterli değil, korku iklimi de hüküm sürmeli.
Çarmıhtan İnmek ve Halkçılığı Yeniden Kurmak
Kazancakis’in romanı, ucu açık bir bekleyiş ve trajik bir kurban edilişle sona eriyorsa, bu tam da romanı duygusal bir rahatlamayla kapatmayalım diyedir. Yazar, bu hamlesiyle romanın tam da bittiği yerde okuyucusuna tarihsel bir sorumluluk teklif eder. Çözüm, ikiyüzlü bir merhamet sofrasında kırıntı beklemek değil, Manolios’un uyandırdığı vicdanı örgütlü bir siyasi güce dönüştürmektir. Bugün üzerimize düşen asli görev, bize sunulan o sahte Likovrisi konforunu bir kenara bırakıp Sarakina’nın adaleti için mücadele etmektir. Adalet, iktidardakilerin bahşettiği bir lütuf değil, ancak örgütlü bir halkın çabasıyla kazanabileceği bir haktır.
Bizler, Likovrisi’nin o mülkiyet ve çıkar sarhoşu, ikiyüzlü cennetine talip olmak yerine, emeğin ve vicdanın egemen olduğu yeni bir dünyayı inşa etmek zorundayız, insan toplumunun egemenliğini. Bu da egemenliği esas kaynağına döndürmek demek. Kazancakis’in bitmeyen bekleyişi, ancak bizim kararlı, sınıfsal ve devrimci adımlarımızla bir eyleme ve zafere dönüşebilir. Halkçılığı sadece bir anayasal ilke olarak değil, bir yaşam biçimi ve toplumsal yönetim biçimi olarak yeniden inşa etmemiz gerekiyor.
Örgütlü vicdan, halkların elindeki en büyük kuvvettir; hiçbir zorbalık, hiçbir saltanat onun karşısında sonsuza dek ayakta kalamaz. Kendi küçük rahat yaşamlarımızı Sarakina'nın acısıyla yan yana koyabildiğimiz gün, gerçek kurtuluş yürüyüşü de başlayacaktır. Yağmalanan yalnızca geleceğimiz değildir; alın terimiz, umudumuz ve insanlığımız da aynı düzen tarafından her gün biraz daha eksiltilmektedir. Bu yüzden ikiyüzlülüğü yalnızca bir ahlak sorunu değil, mülkiyet düzeninin ürettiği siyasal bir maske olarak görmek zorundayız. O maskeyi düşürecek olan ise örgütlü halkın iradesidir. Ancak emeğin yarattığı zenginliği yeniden halka mal eden, dayanışmayı rekabetin yerine koyan ve vicdanı tarihin kurucu gücü hâline getiren devrimci bir mücadele, bizi karanlığın içinden aydınlığa çıkarabilir.