Maximilien Robespierre: Yozlaştırılamayan Devrimci Robespierre'in Tarihsel Mirası Neden Hâlâ Mücadele Konusudur?
Serap Köksal · 2026-07-20

“1789 Fransa’da Devrim
Halkı devrime sürükleyen sefaletti…Devrim ise halka sefaleti geri getirdi. Fransız halkı, gıda kıtlığı ve ülkeyi saran ekonomik buhran nedeniyle umutsuzluğa kapılmıştı. Kraliyet karşıtları, çok geçmeden Kral XVI. Louis'yi ve 11.000 yandaşını şiddet dolu bir sona gönderecek ve ardından gözlerini Fransa'nın son kraliçesi Marie Antoinette'e çevireceklerdi. Bu sırada, Napolyon Bonapart adında Korsikalı, hırslı bir topçu subayı terfi etmenin yollarını aramaktadır…”
Ridley Scott'un 2023 yapımı Napoleon adlı filmi bu satırlarla açılır. Fransız bayrağının mavi, beyaz ve kırmızı renkleriyle renklendirilmiş sözcükler siyah ekrana ağır ağır düşer. Ardından bir kalabalığın uğultusu ve giyotinin tok sesi duyulur. Bir sonraki sahnede “Fransa'nın son kraliçesi” Marie Antoinette, başı dik, vakarla giyotine yürürken —giyotinin baş ile gövdeyi birbirinden ayıran oyuntusuna boynunu koyduğunda dahi başını eğmeyecektir—, yoksul ve perişan görünümlü “kraliyet karşıtları” ona sebze-meyve fırlatır. Arka planda ise soyluların idamını alkışlayan sert sözleriyle dönemin marşı Ah! Ça Ira Edith Piaf’ın sesinden yükselmektedir.
Film ilerlediğinde bu kez kürsüde Maximilien Robespierre’i görürüz. Onu ancak o tarihi kayıtlardan bildiğimiz sözlerinden tanıyabiliriz; zira bu rol için seçilen oyuncu ona fiziksel olarak hiç benzememektedir. Kraliçenin idamı üzerine verdiği bu ‘film icabı’ söylevin Robespierre’in farklı zamanlarda başka konular için yaptığı birkaç söylevindeki cümlelerinin bir tertibinden oluşturulduğunu hemen anlarız. İyi bir hatip olan Robespierre’in bağırarak konuşmadığı ve sesinin gür olmadığı çok iyi bilinir. Burada bağırarak konuşan ve dış görünüşü ile de ona hiç benzemeyen karikatür bir figür vardır. Güya seyirci daha Robespierre'i hiç tanımadan peşinen mahkûm etsindir. Filmin sinema sanatının imkanlarıyla anlatacağı “Fransa’da Devrim” anlatısı, anlamayan olursa diye peşinen yazıldı ekrana. Devrimin “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” idealini simgeleyen renkleriyle hem de. Kraliçenin idamını izleyen halk siyasal bir özne değil, öfkesini şiddetle dışa vuran kontrolsüz, sefil bir kalabalıktır. Böylece devrim, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik arayışının tarihsel bir atılımı olmaktan çıkar; aklını yitirmiş bir güruhun aristokrasiye yönelttiği yıkıcı bir taşkınlığa indirgenir. Celladın coşkulu kalabalığa gösterdiği kraliçenin başını "bu sırada terfi etmenin yollarını arayan Napolyon Bonapart adındaki hırslı Korsikalı topçu subayı” da görür. Devrimin birçok kurumsal kazanımını kalıcılaştıran Napoleon Bonapart o gün, yani 16 Ekim 1793 günü Paris’ten yaklaşık 850 kilometre uzakta, Toulon cephesindedir. St Helena adasında iken, kendisinin gerçek büyüklüğünün 40 muharebe kazanmasından ileri gelmediğini, varlığını ilelebet sürdürecek olan ve hiçbir şeyin yok edemeyeceği esas başarısının Medeni Kanun olduğunu kendisi söylemiştir.
Meselemiz burada bu Hollywood filminin zaten hemen fark edilen tarihsel hatalarını tek tek sıralamak değildir. Üstelik Ridley Scott filmin gösterime girdiği günlerde tarihçilerin bu minvaldeki eleştirilerine Sunday Times’a verdiği bir röportajda “Siz orada mıydınız?” demişken. (Tamamını çevirmediğimiz yanıtı şöyle: “Excuse me, mate, were you there?No? Well, shut the fuck up then.”) Asıl mesele, bu filmin günümüzde giderek yaygınlaşan bozulmuş, yozlaştırılmış tarih anlatısının popüler bir örneği oluşudur. Burada ondan bahsetmemizin nedeni meselemizi anlatabilmeyi kolaylaştıracak oluşundandır.
Büyük toplumsal dönüşümleri mümkün gören devrimci anlatılar itibarsızlaştırılırken, onların yerine tarihin yalnızca bireylerin tutkularından, ihtiraslarından ve tesadüflerden ibaret olduğu fikrini yerleştirmeyi amaçlayan bir anlatı. Kahramanların olmadığı yeni anlatılar. Kim hayatını ideallerine adar ki? Olsa olsa şartlar öyle gerektirmiştir, tesadüfler yönlendirmiştir. İşimizi kolaylaştırması için yine bilinen bir ifadeyi örnek gösterelim: Sanki Sokrates yaşadığı hayat onun bir kahraman olmasına yetmezmiş gibi onun bu trajik ölümüyle kahramanlık gösterisi yaptığını ima eden, “Sokrates istiyordu ölmeyi: Atina değil, o verdi kendi kendisine zehir çanağını…" diyen Nietzsche’yi de hatırlayalım. Nietzsche’den yarım yamalak kapılan bayrağın gölgesinde serpilen postmodern tarih anlayışının "büyük anlatıların sonu” iddiası, paradoksal biçimde bugün kendi büyük anlatısını üretmektedir: Devrimler boşunadır; halk siyasal özne olamaz; eşitlik ütopyası ise kaçınılmaz olarak şiddete ve felakete çıkar.
Oysa tarihe yön veren kişiler, tarihi kendi başlarına yaratan kahramanlar değildir. Hegel'in dünya tarihsel bireyler için söylediği gibi, onlar yaşadıkları çağın henüz dile gelmemiş hakikatini ilk duyan, ona bilinç ve siyasal ifade kazandıran öncülerdir. Robespierre'in yaptığı da, eşitlikçi bir toplum olmaya çalışan, egemenlerin gasp ettiği haklarını geri almak isteyen geniş halk kesimlerinin henüz siyasal biçimini bulmamış iradesine öncülük etmekti. Kendine ilke edindiği erdemler, aldığı eğitim, seçtiği meslek, sürdürdüğü yaşam ve örnek aldığı kişiler, bu tarihsel yönelimi kavramasını, buna önderlik etme sorumluluğunu üstlenmesini sağladı. Hiçbir şeye değişmediği ilkelerine bağlılığı ise ona bu sorumluluğu canı pahasına savunacak kararlılığı verdi. “Çünkü haklı olan ve ülkesi için ölmeyi bilen bir insana ne dayatılabilir ki?”

Bu yüzden Robespierre yalnızca eleştirilmez; aynı zamanda küçültülür, karikatürleştirilir ve gülünçleştirilir. Çünkü tartışma, onun kişiliğinden çok temsil ettiği siyasal ihtimal üzerinedir. Robespierre'in unutulması ya da yalnızca "Terör Dönemi"nin simgesi olarak hatırlanması, Fransız Devrimi'nin halk egemenliğini sonuna kadar taşıma iddiasının da görünmez kılınması anlamına gelir. Bugün hâlâ Robespierre’in itibarı üzerine bu kadar yoğun mücadele verilmesinin nedeni de budur. Robespierre 1791 Anayasası’nda genel oy hakkı olmadığı için 1789’da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile kabul edilen halkın egemenliği’nin çiğnendiğini söyleyerek itiraz etmiş, 1793’te kendi hazırladığı bildirgede bu hakları kâğıt üzerinde bir vaat olmaktan çıkarıp, devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu kutsal birer borç olarak yeniden tanımlamıştır.
Filmin daha en başında verilen yazılı metnin ilk satırında "Fransız Devrimi" değil, "Fransa'da Devrim” denilmektedir. Devrim, tarihsel ve siyasal içeriğinden sıyrılarak herhangi bir ülkede yaşanmış sıradan bir kargaşaya dönüştürülmektedir. Dilin kullanımındaki bu tercih Robespierre’in, Thermidor öncesindeki son konuşmalarından birinde, devrim karşıtları için "Onlar ilkelerimizle savaşmadılar; onları yozlaştırdılar." sözünü hatıra getirir. Bugün de mücadele çoğu zaman ilkelerin kendisiyle değil, onların temsilcilerini karikatürleştirerek, tarihsel anlamlarını boşaltarak yürütülüyor. Aynı konuşmasında “Gerçek, hiç şüphesiz güçlüdür, öfkelidir, kendi despotizmi vardır; insanı duygulandıran bir dili ve suçlu vicdanları olduğu kadar saf yürekleri de gücüyle titreten korkutucu yanı vardır,” diyor, gerçeğin taklit edilemeyeceğini ekliyordu. O zaman asıl meseleyi hatırlayalım, hatırlatalım. Onlar gibi çığırtkanlık yapamasak da Robespierre’inki gibi alçak tonda ama kararlı bir sesle.
Maximilien Robespierre 6 Mayıs 1758’de Fransa’nın kuzeyindeki Arras kentinde doğdu. Babası François de Robespierre avukat, annesi Jacqueline Carraut bir bira imalatçısının kızıydı. Annesinin ölümü üzerine babasının Fransa’dan ayrılmasıyla, anneanne ve teyzeleri tarafından büyütüldü. 1769 Ekim’inde on bir yaşında Paris'teki dönemin en prestijli eğitim kurumu Collège Louis-le-Grand’a burslu öğrenci olarak gönderildi. Zeki ve çalışkan bir çocuk olan Robespierre okulun en iyi öğrencilerindendi. Devrimin diğer bir önemli ismi Camille Desmoulins de okuldan arkadaşıydı.
Kolejden sonra Paris’te aldığı hukuk eğitimini 1781 yılında tamamlayarak avukat oldu. Arras’a dönüp baroya yazıldı. Sade bir yaşam sürüyor, ilke edindiği değerlerden ödün vermeden mesleğine büyük bir bağlılık ve sıkı bir disiplinle çalışıyordu. Yoksul köylülerin ve zanaatkarların davalarını karşılıksız üstleniyor, hukuku toplumsal adaleti tesis etmenin en önemli aracı olarak görüyordu. Rousseau'nun "genel irade" ile erdem anlayışını bir yaşam felsefesi olarak benimsemişti. Arras mahkemelerinde zayıfları savunurken de, ileride devrim kürsülerinde söylev verirken de rehberi, toplumun ortak yararını bireysel çıkarlardan üstün tutan siyaset anlayışı olacaktı. Dürüstlüğü ve bireysel çıkara karşı ödün vermez tutumu nedeniyle devrimin ilk yıllarında "L'Incorruptible" (yozlaşmaz, satın alınamaz) diye anılmaya başlandı. Bu lakap yalnızca rüşvet almayan dürüst bir siyasetçiyi değil, ilkelerini kişisel çıkar uğruna pazarlık konusu etmeyen bir devrimciyi anlatıyordu. Robespierre'in "yozlaşmazlığı", ahlaki olduğu kadar siyasal bir nitelikti. Bu lakap ilerleyen yıllarda bütün Fransa'da onunla özdeşleşecekti.
“Fransız Devrimi, adalet ilkelerine ve insan hakları teorisine dayanan ilk devrimdir. Diğer devrimler sadece iktidarı ele geçirme tutkusuna gereksiniyordu; bizimki erdemleri zorunlu kılıyor. Bilgisizlik ve güç, diğer devrimleri yeni bir zorbalığın içinde eritti. Adaletten türeyen bizim devrimimiz ancak onun bağrında huzur bulabilir,” diyordu.
Bu yüzden “Akıl ve eşitlik temelinde koskoca bir Cumhuriyet kurmak, bu büyük imparatorluğun tüm parçalarını sağlam bağlarla birleştirmek kolayca yapılacak bir iş değil; erdemin ve insan aklının bir baş yapıtı,” olan Cumhuriyet’i korumak için her şeyi göze alacaktı.
1789 yılında Fransa, uzun yıllardır süren savaşların ve adaletsiz vergi sisteminin yarattığı ağır borç yükü altında bulunuyordu. Kral XVI. Louis'nin Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda Britanya'ya karşı Amerikan kolonilerini desteklemesi ile bu mali kriz daha da derinleşti. Bütçe açığını kapatabilmek için yeni vergiler toplanması gerekiyordu. Ancak zaten ağır ekonomik koşullar altında yaşayan halktan daha fazla vergi almak mümkün değildi. Toplumu oluşturan diğer iki zümre, ruhbanlar ile soylular, vergiden muaftı. Üçüncü Zümre’den alınamayacağı anlaşılan ilave vergilerin soylulardan alınabilmesi için en son 1614 yılında toplanan Zümreler Genel Meclisi’nin (États-Généraux) toplanması gerekli görülüyordu. Robespierre, otuz bir yaşında, bu toplantı için Arras'tan Üçüncü Zümre temsilcisi olarak seçildi.

Dönemin siyasal broşürlerinden birinden alıntılayarak soralım: "Üçüncü Zümre nedir? Her şey. Şimdiye kadar siyasal düzende ne olmuştur? Hiçbir şey. Ne olmak istiyor? Bir şey.” Mutlak monarşi ile yönetilen Fransa’da toplum üç zümreden oluşuyordu. Bunlar; imtiyazlı kesimi oluşturan ruhbanlar ile soylular ve nüfusun geri kalanını oluşturan Üçüncü Zümre (Tiers État) idi. Genel Meclis'te oylama zümre esasına göre yapılıyordu. Her zümre, kendi içinde çoğunlukla aldığı kararı mecliste tek oyla temsil ediyordu. Bu sistemde ruhbanlar ile soyluların ortak hareket ettiği durumlarda Üçüncü Zümre'nin talepleri etkisiz kalıyordu. Diğer bir deyişle, nüfusun yaklaşık yüzde 97'sini oluşturan ve ağır vergi yükü altında yaşayan Üçüncü Zümre, mecliste yalnızca tek oyla temsil ediliyordu. Buna karşılık ruhbanlar ile soylular hem vergi muafiyetinden yararlanıyor hem de geniş toprakları, siyasal nüfuzları ve ekonomik ayrıcalıkları sayesinde ülke yönetimindeki belirleyici konumlarını koruyorlardı.
Üçüncü Zümre toplumsal bir sınıfı tanımlamıyor, monarşi yönetiminde imtiyazlı olan ruhbanlar ile soylular dışında kalan nüfusu kapsıyordu. Köylüler, zanaatkârlar, ücretli emekçiler, tüccarlar, avukatlar, doktorlar ve giderek ekonomik bakımdan güçlenen burjuvazi üçüncü zümre içinde yer alıyordu. Bu nedenle talepleri de bütünüyle aynı değildi. Ortak istekleri, siyasal temsil hakkı ile imtiyazlı zümrelerin vergi muafiyetlerine son verilmesiydi. Ancak varlıklı burjuvazi anayasal bir monarşi ve mülkiyet güvencesi talep ederken, kent yoksulları ile Türkçe’de baldırı çıplaklar denilen—çoğunluğunu zanaatkârların, küçük esnafın, işçilerin ve kent yoksullarının oluşturduğu halk kesimi—sans-culotte’lar ekmek, fiyat denetimi ve toplumsal eşitlik istiyordu. Devrim ilerledikçe bu farklı talepler arasındaki gerilim de belirginleşecek, Robespierre'in tarih sahnesindeki rolü tam da bu ayrışma içinde şekillenecekti.
5 Mayıs 1789’da Versailles’da Genel Meclis toplandığında Üçüncü Zümre, öncelikle oylamanın zümre başına değil milletvekili başına yapılmasını talep etti. Diğer iki zümrenin bu talebi reddetmesi üzerine ortaya çıkan siyasal çıkmaz haftalarca aşılamadı. Sonunda, 17 Haziran'da Üçüncü Zümre kendini Ulusal Meclis ilan etti. 20 Haziran'daki Tenis Kortu Yemini ile, bu meclisin Fransa'ya bir anayasa kazandırıncaya kadar dağılmayacağına söz verdi. Bu gelişmeler, mutlak monarşiden anayasal düzene geçiş sürecine giden ve Fransız Devrimi'nin siyasal başlangıcı kabul edilen olaylar zincirini başlattı.
Ulusal Meclis, 9 Temmuz 1789'da adını Ulusal Kurucu Meclis (Assemblée Nationale Constituante) olarak değiştirerek bu iradeyi kurumsallaştırdı ve monarşinin mutlak yetkilerini sınırlandıracak anayasal dönüşüm sürecini başlattı. XVI. Louis ise bu gelişmeyi kabullenmedi. Meclisi dağıtmayı başaramayınca Paris ve Versailles çevresine, önemli bir bölümü yabancı paralı askerlerden oluşan birlikler yığmaya başladı. Bunun üzerine, meclisin zor kullanılarak dağıtılacağı endişesine kapılan Paris halkı silahlanmak üzere harekete geçti. 14 Temmuz 1789'da Bastille Hapishanesi basılarak burada bulunan silah ve baruta el konuldu. Bastille, mutlak monarşinin keyfi yönetiminin ve siyasal baskının simgesi olarak görülüyordu.
Bastille'in düşmesiyle başlayan süreç, Fransa'da yalnızca eski rejimin çözülmesini değil, devrimin kendi yönünü tayininde de sert tartışmaları beraberinde getirdi. İlk yıllarda anayasal monarşi fikri etrafında bir araya gelen farklı siyasal eğilimler, devrim derinleştikçe birbirinden ayrılmaya başladı. Ulusal Meclis'in ardından Yasama Meclisi ve daha sonra Ulusal Konvansiyon'da belirginleşen bu ayrışmanın bir yanında, devrimin belirli bir noktada durmasını isteyen daha ılımlı Jirondenler bulunuyordu. Sözcüleri arasında Brissot, Vergniaud ve Roland gibi isimler vardı. Onlar için devrim, feodal ayrıcalıkları kaldırmış, anayasal düzeni kurmuş ve artık istikrara kavuşması gereken bir süreçti.
Jakoben Kulübü'nün en radikal damarını oluşturan ve konvansiyon salonunun üst sıralarında oturdukları için Montanyarlar (Dağlılar) diye adlandırılan grubun başlıca isimleri Robespierre, Saint-Just, Couthon ve başlangıçta Danton idi. Bu kanat, devrimin yalnızca hukuki reformlarla tamamlanamayacağını; halk egemenliğinin toplumsal yaşamda da karşılığını bulması gerektiğini savunuyordu. Paris'in sans-culotte'ları da en güçlü desteği bu gruba veriyordu.
Robespierre'i devrimin en sol damarı yapan da tam bu noktadaki siyasal tercihi oldu. Ona göre özgürlük, yalnızca aristokrasinin ayrıcalıklarının kaldırılmasıyla değil; halkın ekmeğe ulaşabildiği, karaborsacılığın engellendiği ve cumhuriyetin içeriden ve dışarıdan gelen tehditlere karşı korunabildiği ölçüde gerçek anlamına kavuşabilirdi. Bu nedenle devrimi durdurmak isteyenlerle hiçbir aşamada uzlaşmadı. Bu dedikleri gerçekleşene kadar mücadeleyi sürdürmeye kararlıydı. Zaman zaman acımasızlıkla suçlanmalarının altında bu kararlılığı vardır.
Devrimin ilerleyen yıllarında bu ayrışma daha da keskinleşti. Başlangıçta birlikte hareket eden Danton zamanla daha uzlaşmacı bir çizgiye yönelirken, Robespierre ve Saint-Just devrimin taviz vererek korunamayacağını savundu. Devrimin daha da ileri taşınmasını isteyen çevrelerde ise daha sonra Babeuf ortaya çıkacak ve eşitlik fikrini özel mülkiyet eleştirisine kadar genişletecekti. Böylece Fransız Devrimi, yalnızca monarşi ile cumhuriyet arasında değil, cumhuriyetin nasıl bir toplum yaratması gerektiği üzerine bir tartışmanın da başlangıcı oldu.
Yine kendi sözleri ile yaratmak istediği toplum: “Ülkemizde, bencilliğin yerine ahlakı, rütbe yerine dürüstlüğü, törenlerin yerine ilkeleri, nezaket kuralları yerine görevleri, modanın zorbalığı yerine aklın egemenliğini, bahtsızlığı küçümsemenin yerine ahlaksızlığın küçümsenmesini, küstahlık yerine onuru, kibirin yerine ruh yüceliğini, para aşkının yerine zafer aşkını, iyi ahbaplığın yerine iyi insanları, entrikanın yerine yeteneği, cin fikirliliğin yerine dehayı, şaşaanın yerine gerçeği, lüksün can sıkıcılığının yerine mutluluğun çekiciliğini, büyük insanların küçüklüğünün yerine insanların büyüklüğünü, sevimli, uçarı ve zavallı halkın yerine yüce gönüllü, güçlü ve mutlu bir halkı, kısacası, monarşinin ahlak ve saçmalıklarının yerine Cumhuriyetin erdem ve görkemini kurmak istiyoruz.” Bu ideali gerçekleştirmek için mücadeleyi sürdürürken, dış ve iç düşmanlar Cumhuriyet’in etrafını kuşatmıştır. Ya bu düşmanları yok edecek ya da Cumhuriyet’le birlikte yok olacaklardır. Böyle olmaması için "halkı akılla, halkın düşmanlarını terörle yönetmek” gerekmektedir. Çünkü “Barış zamanında halk hükümetinin dayanağı erdem ise, devrimde hem erdem, hem terördür; terörsüz erdem güçsüzdür, erdemsiz terör kıyıcıdır. Terör, işini çabuk gören, sert, bükülmez adaletten başka bir şey değildir; bu yüzden erdemin bir türevidir; özel bir ilkeden çok, anayurdun acil ihtiyaçlarına uyarlanmış demokrasinin genel ilkesinin bir sonucudur.”
Devrimden iki yüzyılı aşkın bir süre sonra bugün, insanlığın sadece 1848 barikatlarının değil, 1789 Fransız Devrimi’nin bile tarihsel kazanımlarının gerisine düşürülmeye çalışıldığı bir karşı-devrim çağındayız. Büyük toplumsal dönüşümlerin imkânsız olduğu Hollywood filmlerinden akademik kürsülere kadar her yerden vaaz ediliyor. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik idealiyle başlayan, pek çok insanın hayatı pahasına mücadele ettiği büyük bir devrim baldırı çıplakların bir başkaldırısı gibi anılıyor. Her fırsatta Robespierre ismi sadece terör ile özdeşleştiriliyor. Oysa siyasal kavramlar da, devrimin olağanüstü koşulları içinde değerlendirilmelidir. Bugün "terör" sözcüğünün çağrıştırdığı anlam ile Robespierre'in 1794'te kullandığı kavram arasında iki yüzyılı aşkın bir tarihsel mesafe vardır. Onun burada kastettiği, bugünkü anlamıyla rastgele şiddet ya da terörizm değil, devrimin olağanüstü koşullarında Cumhuriyet'i korumaya yönelik istisnai kamu otoritesidir.
Maximilien Robespierre hâlâ tehlikelidir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ideallerinin hayata geçirilmesini istemeyenler için tehlikelidir o. Onun tarihsel mirası uzlaşmaz, pazarlık etmeyen ve satın alınamaz duruşudur. Robespierre devrimi birkaç burjuvanın mülkiyet güvencesi olmaktan çıkarıp bir halk devrimine dönüştürmeye çalışan o direngen sol damardır. Devrimin yılmaz bir savunucusu olarak, Cumhuriyeti, kendi kendisini koruyacak olgunluğa erişeceği güne dek karşı devrimcilerin saldırılarından korumaktan vazgeçmeyişi bu yüzdendir. Güneşi zaptetmeye gidenler yanlarında evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanları istemezler, kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanları peşlerinde istemedikleri gibi.
*Yazıda Robespierre’in söylevlerinden yapılan alıntılar Ayaklar Baş Olunca adlı eserden yapılmıştır.