Meclisin Boş Sıraları Arasında Şekillenen Gelecek
Benek Aydın · 2026-06-29

Bir gün gelecek, bugünlerde doğmuş bir bebek, Sivas'ta ya da Karaman'ın bir ovasında kurulması planlanan güneş panellerinin yakınından bir genç olarak geçecek. Bu santrallerin nasıl kurulduğundan habersiz, belki o gün elektrik faturasını ödeyecek. Elektriğin nereden geldiğini, santrali hangi şirketin işlettiğini, hangi sözleşmelerle nasıl bir karar süreciyle kurulduklarını da muhtemelen bilmeyecek.
Bilseydi eminim şaşırırdı.
Çünkü Türkiye'yi çeyrek asırdan fazla etkileyebilecek bir anlaşmanın yürürlüğe girmesine ilişkin teklif, Meclis üyelerinin yalnızca yüzde 38,8'inin desteğiyle kabul edilerek yasalaştı. Bu oran hukuken geçerli ancak Meclis’in yurttaşı temsil etme görevini yerine getirip getirmediğini sorgulatan bir oran.
Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan yenilenebilir enerji yatırımını öngören anlaşma TBMM'de sadece 233 evet oyuyla kabul edildi. Anlaşmayı savunanlar, yabancı yatırım, enerji arz güvenliği, yenilenebilir kaynakların artırılması ve dış finansman avantajlarını öne çıkarmış olsa da anlaşma şartları savunulabilir değil. Otuz yıla yaklaşan yükümlülükler, elektriğin alınacağı fiyat formülünün açıklanmamış olması, döviz bazlı alım garantisinin mali yükünün belirsizliği, bedelsiz arazi tahsisi, vergi muafiyetleri ve yatırımcıya tanınan ayrıcalıkların yerli yatırımcı aleyhine yaratacağı eşitsizliklerin sorgulanması gerekiyor.
Ne var ki bu anlaşmanın TBMM'deki oylamasına yakından baktığımızda karşımıza çıkan manzara, en az anlaşmanın içeriği kadar düşündürücü.
600 milletvekilinin yer aldığı Meclis’te oylamaya katılan milletvekili sayısı 290.
Üstelik bu, TBMM'de düşük katılımla alınan ilk kritik karar değil. Enerji anlaşmasının şartları bir yana, asıl önemli konu ülkemizin geleceğini etkileyen konuların giderek boşalan meclis sıraları arasında sonuca bağlanması.
Türkiye’nin geleceğini etkileyen bazı önemli kararlarda milletvekili katılım sayısı ve kararın kabul oranları şu şekilde:
4+4+4 Eğitim Sistemi: 387 vekil katılımı, %53,6 kabul oranı
Finlandiya'nın NATO üyeliği: 276 vekil katılımı, %46,0 kabul oranı
İsveç'in NATO üyeliği: 346 vekil katılımı, %47,8 kabul oranı
İklim Kanunu: 382 vekil katılımı, %40,3 kabul oranı
Yenilenebilir Enerji Anlaşması: 290 vekil katılımı, %38,8 kabul oranı
TBMM'de hukuki kabul ölçütü, üye tamsayısının çoğunluğuna karşılık gelmez. Kanunlar ve uluslararası anlaşmalar, toplantı yeter sayısı (üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlası) sağlandıktan sonra oylamaya katılanların çoğunluğuyla kabul edilir. Dolayısıyla yukarıdaki düşük yüzdelik oranlar, kararların hukuken geçerliliği için yeterli.
Buna karşılık, siyasal temsil ve demokratik katılım açısından bu yüzdeler önemli bir gösterge sunuyor. Özellikle uzun yıllar etkisi sürecek düzenlemelerin çoğunun Meclis üye tamsayısının yarısından daha azının "evet" oyuyla kabul edilmiş olması, hatta 2016’daki dokunulmazlık düzenlemesi ve 2017’deki Türkiye'nin yönetim sistemini değiştiren Anayasa değişikliğinin dahi sırasıyla 531 vekil katılımı, %68,4 kabul oranı ve 488 vekil katılımı, %61,6 kabul oranıyla onaylanması temsil sorumluluğu ve parlamenter katılım üzerine düşünülmesini zorunlu kılar. Hukuki meşruiyet ile demokratik temsilin niteliği farklıdır. Bir karar usule uygun biçimde alınmış olabilir; buna rağmen toplumun ne ölçüde temsil edildiği sorusu siyasal olarak varlığını korur.
Bugün dönüp baktığımızda, alınan kararların çoğunda dikkat çeken ortak tablo şu: Kararların kapsamı genişliyor, sonuçları büyüyor, etkileri uzun yıllara yayılıyor, fakat katılım oranı azalıyor. Meclis’te boş sıralar çoğalıyor. Oysa demokratik temsil açısından beklenen bunun tersidir. Bir kararın toplumsal etkisi büyüdükçe, o kararın mümkün olan en geniş temsil zemini üzerinde tartışılması ve karara bağlanması beklenir.
Meclis’in boş sıraları, Max Weber’in siyaseti bir “meslek” olarak tarif ederken, aynı zamanda sonuçları olan bir sorumluluk alanı olarak gördüğünü hatırlatıyor. Weber'e göre siyasetçi, karar veren olmakla birlikte aldığı kararların sonuçlarını da üstlenmek zorunda olan kişidir. Bir siyasetçinin ahlaki ölçüsü, savunduğu fikirlerin doğurduğu sonuçların sorumluluğunu üstlenebilmesidir.

Demokratik sistemlerde yasa, ulusal iradenin kurumsal biçimidir. Bu nedenle bir parlamentonun meşruiyeti yalnızca usule uygun çalışmasından değil, temsil kapasitesinden de beslenir. Millet egemenliği dediğimiz ilke, seçim günü sandıkta başlar; fakat asıl anlamını millet adına karar verilen oylama günlerinde kazanır.
Parlamentonun tarihsel doğuşu da bu anlam ihtiyacının ürünüdür. Kralların keyfî vergi koyma ve savaş ilan etme yetkisini sınırlandırmak amacıyla ortaya çıkan meclisler, zamanla modern parlamentoya dönüştü. Bu tarihsel süreç, daha sonra "temsil edilmeyen vergilendirme olmaz" ilkesinde simgeleşen temsil anlayışının da temelini oluşturdu. Amaç alınacak kararın müzakere edilmesi, sınırlandırılması ve hesap verilebilir hale gelmesini sağlamaktı. Parlamentonun varlık nedeni yasa yapmak olmakla birlikte siyasal iktidarı sınırlandırmak ve kamusal kararları tek kişinin iradesinden çıkarıp ortak sorumluluğun konusu hâline getirmekti. Parlamento bu yüzden bir konuşma alanından çok, sorumluluğun toplandığı bir zemin olarak kuruldu.
Bugün bu tarihsel mirası taşıyan kurum TBMM’dir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bizler, yenilenebilir enerji anlaşması ve benzeri anlaşmalarda, kanun maddeleri görüşmelerinde ulusal iradeyi temsil sorumluluğunu Meclis’te yerine getirsinler diye milletvekillerini seçtik. Sorumluluk anında orada olmayan temsil, yapı olarak var olsa da içerik olarak varlığını koruyamaz, geriye sadece prosedür kalır.
Söz konusu anlaşmanın ilk oylama sürecinin iptaline yol açan sahte oy kullanımı, AKP iktidarı tarafından temsilin prosedüre dönüştürülmesini, daha ötesi meclis iradesinin gasp edilme çabasını açığa çıkardı. Oylama anını temsilin niteliğine dair bir soruya dönüştürdü, kullanılan oyların gerçekte kime ait olduğunu sorgulamamıza neden oldu. Çünkü temsilin özü, vekilin iradesinin bizzat kendisi tarafından ortaya konulmasına dayanır. Bu ilkenin zedelenmesi, parlamentonun güvenilirliğini de zedeler ve ister istemez sorarız:
Peki o zaman milletvekilliği nedir?
Bir maaş, bir makam aracı, bir protokol kartı, bir kişinin sadık hizmetkârlığı mıdır?
Yoksa yurttaşı temsil etme, onun adına karar verme sorumluluğunu üstlenmek mi?
Türkiye’de milletvekilleri maaş alırlar. Emeklilik haklarına sahiptirler. Danışman kadroları kullanırlar. Meclis’in sunduğu lojistik, ulaşım gibi birçok imkândan yararlanırlar. Komisyon üyelikleri, diplomatik pasaportlar, çeşitli kurumsal olanaklar ve siyasi nüfuz alanları da bu görevin beraberinde gelir. Ancak kendilerine sunulan haklar ile yükümlü oldukları sorumluluklar arasındaki dengeden söz edilmez.
Bir milletvekili için bu hakların karşılığındaki en temel görev, alınacak kararların görüşüldüğü gün Meclis’te bulunmak, kendi iradesini ortaya koyarak oyunu kullanmaktır. Bu kadar basit.
Doktorlar ameliyata girmezse, pilotlar kokpite çıkmazsa hiçbirimiz buna “bugün göreve katılmadı” demeyiz, görevini ihmal etti deriz. Peki milletvekili milyonları etkileyen kararların alındığı gün Meclis'e gelmediğinde buna neden sadece "katılmadı" diyoruz?
"Katılmadı" sözcüğü, yerine getirilmeyen kamusal görevi sıradan bir tercihe dönüştürür, sorumluluğu gizler. Oysa temsil, yurttaş ile vekil arasında kurulan kamusal sorumluluk ve hesap verebilirlik ilişkisidir. Bu ilişki zayıfladığında Meclis binası yerinde durur; fakat temsilin anlamı değişmeye başlar.
Bu nedenle en az Suudi Arabistan anlaşması kadar irdelenmesi gereken bir konu da budur: Türkiye'yi otuz yıl etkileyebilecek bir konuda, milletin vekillerinin yarısından fazlası neden oylamada yoktu?
Bu sorunun hükümetin yanı sıra muhalefete de sorulması gerekir. Çünkü boş kalan her sıra, temsil edilmeyen bir yurttaş anlamına gelir. Parlamentonun çöküşü içerideki koltukların boşalmasıyla hız kazanır. Zamanla sorumluluk duygusu tamamen yok olur.
En sonunda temsil fikrinin kendisi işlevsiz kalır. Parlamentonun yukarıda değindiğimiz siyasal iktidarı tek elde toplamak yerine onu dağıtmak ve kamusal gücü denetlemek olan tarihsel varlık nedeni tersine dönmeye başlar.
Temsil işlevsiz kaldığında karar alma süreci yürütme organının ağırlığı altında şekillenir. Meclis hukuken varlığını sürdürür; fakat siyasal işlevi giderek onay makamına dönüşür.
Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte yürütme organının yetkileri zaten önemli ölçüde genişledi. Böyle bir sistemde parlamentonun dengeleyici işlevinin güçlenmesi beklenirken, milletvekillerinin kritik oylamalara katılmaması yasama organının ağırlığını daha da azaltır. Meclis sıraları boşaldıkça, kararların merkezi giderek millet iradesinden uzaklaşır. Yurttaşlar yeniden kralların insafına kalır.
Bu noktada yeniden Weber'i hatırlamak gerekir. Weber, siyaseti kamusal bir görevi meslek edinmenin adı olarak görüyordu. Meslek ise yalnızca unvan ve ayrıcalıklardan oluşmaz; devamlılık, özen ve görevin gereklerini yerine getirme disiplini de ister. Temsil yetkisine talip olmak, uzun soluklu bir kamu görevi üstlenmek ve hizmet bilinci taşımak demektir.
Yıllar sonra o güneş panellerinin altında yürüyen genç, bu anlaşmanın ayrıntılarını muhtemelen bilmeyecek. Ama giderek boşalan Meclis sıralarında alınan kararların sonuçlarıyla yaşayacak. Belki ödediği elektrik faturasında, vergilerde, kamu kaynaklarının kullanımında ya da farklı bir siyasal düzende... Çünkü parlamentolar gelecek kuşakların yaşayacağı düzeni de şekillendirir. Temsil zayıfladığında, kaybedilen yurttaşın kendi geleceği üzerindeki söz hakkıdır.