Milliyetçilik Kimin Milliyetçiliği? Bahçeli’den Bakırhan’a Kimlik Siyasetinin İki Yüzü

Ronay Ümit · 2026-09-21

Milliyetçilik Kimin Milliyetçiliği?
Bahçeli’den Bakırhan’a Kimlik Siyasetinin İki Yüzü

Milliyetçilik, bir ülkenin bağımsızlığına, siyasal egemenliğine, ekonomik kaynaklarına ve yurttaşlarının refahına ilişkin somut bir siyasal tercihtir. Yine milliyetçilik, ülkenin üretim gücünü, doğal kaynaklarını, mali bağımsızlığını, enerji güvenliğini, savunma kapasitesini ve dış politikada kendi kararlarını verebilme yeteneğini korumayı gerektirir. Bu nedenle Türkiye’de “milliyetçilik” adına konuşanların ne söylediklerinden önce, hangi siyaseti savunduklarına, hangi sınıfsal çıkarları temsil ettiklerine ve hangi uluslararası düzenin içinde yer aldıklarına bakmak gerekir.

Bugün birbirine düşman gibi görünen iki farklı milliyetçilik biçimi giderek aynı siyasal zeminde buluşuyor: Bir tarafta Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği, Türk-İslam sentezine yaslanan, homojenleştirici ve güvenlikçi milliyetçilik. Devletin bekasını ve iç ve dış tehditlerle mücadeleyi milliyetçiliğin merkezine koyan MHP anlayışında, iktidar politikalarıyla devlet çıkarları özdeşleştirilirken, hükümete yöneltilen eleştiriler ‘milli güvenlik” ve “devletin bekası” gerekçeleriyle devlet karşıtlığına dönüştürülüyor. Böylece iktidarın politikalarıyla devletin çıkarları arasında bilinçli bir özdeşlik kurulurken, iktidara yöneltilen eleştiriler de “milli güvenlik” ve “devletin bekası” gerekçeleriyle meşruiyet kaybına uğratılıyor. Diğer tarafta ise Tuncer Bakırhan ve DEM Parti çevresinde görülen, etnik kimliği siyasal temsilin ve meşruiyetin merkezine yerleştiren bir milliyetçilik biçimi bulunuyor. Birbirinin siyasal karşıtı olsa da bu iki yaklaşım ortak bir noktada buluşuyor: Yurttaşı sınıfsal konumu ve devlet karşısındaki eşit siyasal ve hukuki statüsü üzerinden değil, ait olduğu kolektif kimlik üzerinden tanımlamak.

O halde soralım: Milliyetçiliğin ölçüsü kimliklerin ne kadar güçlü savunulduğu mudur, yoksa ülkenin ekonomik ve siyasal bağımsızlığının, halk egemenliğinin ve anayasal hakların ne kadar güçlendirildiği midir?

Milliyetçilik ve Bağımsızlık

Milliyetçiliğin bağımsızlık iddiası, yalnızca sınırların korunmasına ya da devletin egemenlik hakkına indirgenemez. Bir ülkenin kendi geleceği hakkında karar verebilmesi, ekonomik kaynakları, üretim kapasitesi, mali sistemi ve stratejik sektörleri üzerinde ne ölçüde söz sahibi olduğuyla doğrudan bağlantılıdır.

Siyasi bağımsızlık da ekonomik bağımsızlıktan ayrı düşünülemez. Enerji kaynakları yabancı şirketlerin, finans sistemi uluslararası sermayenin, savunma sanayii dış tedarikçilerin, tarım politikası uluslararası piyasanın ve dış politika büyük güçlerin ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyorsa, hukuken bağımsız olan bir devletin fiilî karar alma kapasitesi daralır.

Bu nedenle emperyalizmle kurulan ilişkinin niteliğini, bağımsızlık tartışmasının dışında bırakamayız.

Kurtuluş Savaşı yalnızca işgal ordularına karşı verilmiş askerî bir mücadele değildi. Aynı zamanda emperyalist paylaşım düzenine karşı verilmiş bir bağımsızlık mücadelesiydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün “tam bağımsızlık” anlayışının temelinde de siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlıkla tamamlanması düşüncesi bulunur. Ekonomik kaynakları, mali sistemi ve üretim kapasitesi üzerinde kendi iradesini kullanamayan bir devlet, hukuken bağımsız olsa bile bağımsızlığın maddi koşullarını bütünüyle gerçekleştirmiş değildir.

Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin yöneldiği uluslararası sistem, bu bağımsızlık anlayışı açısından köklü bir kırılma yarattı. Bu kırılma, genellikle iddia edildiği gibi yalnızca savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve toprak taleplerinden doğan anlık bir güvenlik endişesinin sonucu değildi. Kökleri Kurtuluş Savaşı yıllarındaki manda ve himaye arayışlarına, yerli ticaret burjuvazisinin sınıfsal tercihlerine kadar uzanan Batı eksenli bu damar; tarihsel süreçte hep pusuda beklemişti. Sovyetler Birliği'nin savaş sonrasındaki hamleleri ise, zaten Batı sistemine entegre olmaya dünden razı olan odaklar için kusursuz bir ideolojik bahane ve meşruiyet zemini sağladı.

Marshall Planı ve ardından gelen askeri-ekonomik entegrasyon bu dönüşümün önemli aşamalarıydı. Türkiye, kendi başına bağımsız bir kalkınma modeli geliştirmek yerine giderek Batı'nın ekonomik ve stratejik düzeniyle bütünleşti. 1950’de Demokrat Parti iktidarının ardından bu yönelim daha da hızlandı. 

Kore Savaşı ve 1952’de NATO üyeliği bu yönelimin siyasal ve askeri boyutunu güçlendirdi. Bundan sonra Türkiye Soğuk Savaş boyunca ABD'nin Sovyetler Birliği'ni çevreleme stratejisinin önemli ülkelerinden biri haline geldi. Türkiye topraklarında ABD üsleri ve askeri tesisleri kuruldu, Türk Silahlı Kuvvetleri büyük ölçüde NATO'nun askeri doktrini içerisinde yapılandırıldı.

Bu dönüşümün ekonomik sonuçları da oldu. 1950’lerden itibaren dış yardıma, dış kredilere ve ithalata dayalı ekonomik modelin güçlenmesi; yerli üretim ve planlı kalkınma anlayışının zaman içerisinde geri plana itilmesi, Türkiye’nin ekonomik karar alma kapasitesini daralttı. 

Dolayısıyla milliyetçilik ile bağımsızlık arasındaki ilişkiyi anlamak için 1960, 1971 ve özellikle 1980 sonrasındaki siyasal ve ekonomik dönüşümlere, Türkiye'nin uluslararası sistemdeki konumu ve ekonomik bağımlılıklarıyla birlikte bakmak gerekiyor

12 Eylül: Örgütlü Yurttaşlık ve Sınıf Siyasetinin Tasfiyesi ve Yeni İdeolojik Zemin

12 Eylül 1980 bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Darbe öncesinde Türkiye, ağır bir ekonomik ve siyasal kriz içerisindeydi. Darbenin ardından değişen yalnızca siyasal rejim olmadı; 24 Ocak kararlarıyla başlayan ekonomik dönüşüm askeri rejimin baskıcı koşulları altında uygulandı. Sendikaların, grevlerin ve örgütlü emeğin tasfiye edildiği bir dönemde neoliberal ekonomi düzeninin önü açıldı.

ABD'nin 12 Eylül'e ilişkin tutumu da bu tarihsel çerçeveden bağımsız düşünülemez.

Paul Henze'nin 1997'de Mehmet Ali Birand'la yaptığı söyleşide, darbenin Washington'a “The boys in Ankara did it”sözleriyle bildirildiğini ve Washington'da darbenin bir rahatlama yarattığını anlattığını hatırlayalım. Türkiye'nin NATO içerisindeki stratejik konumu, ABD'nin askeri varlığı ve 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan siyasal-ekonomik düzen birlikte değerlendirildiğinde darbenin yalnızca iç siyasal çatışmalarla açıklanamayacağı görülür. 

Daha önemlisi, 12 Eylül sonrasında solun, sendikal hareketin ve sınıf siyasetinin bastırılmasıyla birlikte milliyetçi-muhafazakâr ideolojik çerçevenin güçlenmesi, Türkiye'nin sonraki siyasal dönüşümlerini anlamak açısından kritik bir dönemeçtir.

Yeşil Kuşak: Komünizme Karşı İslam’ın Siyasallaştırılması

Bu dönüşümün uluslararası boyutunu en iyi Soğuk Savaş'ın ideolojik mücadelesinde görürüz. 

Soğuk Savaş'ın en önemli stratejik hamlelerinden biri, Sovyetler Birliği'nin çevresindeki Müslüman toplumlarda radikal İslamcı ve muhafazakâr siyasal ağların antikomünist bir bariyer olarak kullanılmasıydı. Afganistan'da Sovyet müdahalesi sonrasında CIA'nın İslami mücahit gruplarına yönelik örtülü destek programları en bilinen örneklerinden biridir. Daha az bilinense Washington’ın 1978 yılındaki Afganistan Devrimi’nin yarattığı ilerici dönüşümden ve bölgedeki dengelerin sarsılmasından büyük bir rahatsızlık duyması ve bu halkçı yönetimin altını oymak için daha ilk günden itibaren gizli planları devreye sokmuş olmasıdır. Burada en az iki amaç vardı, devrimi etkisizleştirmek ve SSCB’yi Afganistan’da bir bataklığa çekmek. Afgan mücahitlerine yönelik desteğinin, Pakistan üzerinden yürütülen yardım mekanizmalarıyla birlikte milyarlarca dolarlık bir boyuta ulaştığını CIA’nın kendi raporlarından öğreniyoruz.

Dolayısıyla Yeşil Kuşak siyasetinin özü, İslam’ın antikomünist ve jeopolitik bir araç haline getirilmesiydi. Türkiye açısından bu son derece önemlidir. 12 Eylül sonrasında Türkiye'de Türk-İslam sentezinin devlet ideolojisi içerisinde güç kazanması ile neoliberal ekonomik dönüşümün aynı dönemde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Solun, sendikal hareketin ve sınıf siyasetinin bastırıldığı; buna karşılık milliyetçilik ve muhafazakâr değerlerin güçlendirildiği bir siyasal atmosfer ortaya çıktı.

Böylece sınıf siyasetinin yerine kimlik siyaseti, emekçinin örgütlü gücünün yerine atomize olmuş bireylersosyal adaletin yerine hayırseverlik, kamusal dayanışmanın yerine cemaat ilişkileri konulurken, siyasal çatışmanın ekseni de sınıfsal farklılıklardan etnik, dinsel ve kültürel kimliklere doğru kaydırıldı.

Bu tarihsel zemin, bugün milliyetçilik ile kimlik siyaseti arasındaki ilişkiyi anlamak açısından önemlidir. Çünkü milliyetçilik, sınıfsal çelişkileri görünmez kılan bir kimlik siyasetine dönüştüğünde, bağımsızlık fikrinin maddi içeriğini de kaybetmeye başlar.

Kimliklerin Jeopolitiği: Fuller ve RAND

Soğuk Savaş'ın son döneminden itibaren Türkiye'ye ilişkin Amerikan stratejik çalışmalarında bu kez etnik ve kültürel kimlikler daha fazla öne çıktı.

Fuller'ın Türkiye üzerine çalışmalarında Kemalist ulus devlet yapısı, merkeziyetçilik, laiklik, milliyetçilik eleştiri konusu yapılırken; Kürt meselesi de Türkiye'nin iç meselesi olmanın ötesinde Irak, İran, Suriye ve bölgesel dengelerle birlikte değerlendirilmektedir. Fuller’in Barkey ile birlikte kaleme aldığı Turkey's Kurdish Question (Türkiye'nin Kürt Meselesi) çalışmasında ise Kemalist ulus-devletin homojenleştirici politikalarının Kürt meselesinin ortaya çıkmasında belirleyici rol oynadığı savunulur ve devletin etnik ve kültürel farklılıklara yaklaşımının değiştirilmesi önerilir.RAND'ın Türkiye çalışmalarında da Kürt sorunu, Türkiye'nin bölgesel konumu ve ABD'nin Ortadoğu stratejisiyle birlikte ele alınır.

Amerikan strateji çevrelerinin Türkiye'ye ilişkin çalışmalarında devlet yapısını, merkeziyetçiliği ve yurttaşlık anlayışını sorun olarak tanımlaması; buna karşılık etnik ve kültürel kimliklerin siyasal alanda daha fazla tanınmasını önermesi, ulus-devletin siyasal ve ideolojik dayanaklarının zayıflatılmasından başka bir anlama gelmez.

Emperyalizm askeri işgalle tanımlanamaz. Ekonomik bağımlılık, siyasal nüfuz, stratejik kaynaklar üzerindeki denetim ve bir ülkenin kendi iç çelişkilerinin dış müdahaleye açık hale getirilmesi emperyal güç ilişkilerinin parçalarıdır.

Bu nedenle RAND raporlarının “tarafsız” çalışmalar olduğunu düşünmek saflık olur. Bunlar Amerikan stratejik aklının Türkiye ve Ortadoğu üzerine ürettiği çalışmalardır. Türkiye'deki İslami ve etnik kimlikler de bu çerçevede yalnızca toplumsal gerçeklikler olarak değil, bölgesel dengeleri etkileyebilecek stratejik değişkenler olarak ele alınmıştır.

Şimdi burada durup, emperyalizm bir ülkenin iç çelişkilerini kullanabiliyorsa, o ülkenin içindeki hangi siyasal çizgiler emperyalist stratejilere karşı gerçek bir direnç oluşturur; hangileri bu stratejilere elverişli sonuçlar üretir sorusunu soralım.

Tam da burada milliyetçi söylem ile bağımsızlıkçı siyaset arasındaki ayrım belirginleşir.

Bir siyasal hareketin kendisini ne kadar yüksek sesle “milliyetçi” ilan ettiği değil, izlediği siyasetin ülkenin bağımsızlığı üzerinde hangi sonuçları yarattığı önemlidir. Milliyetçiliğin asıl sınavı, retorikte veya yalnızca ekonomik göstergelerde verilmez; o, gücünü halk egemenliğinin ne kadar derinleştiğinden alır. Gerçek bir milliyetçilik, yurttaşların siyasal karar süreçlerine katılmasını savunur ve bu imkânı genişletmeye çalışır. 

Yanlış Bilincin Milliyetçiliği: Adı milli, çıkarı başka

Buraya kadar çizdiğimiz tarihsel tablo da bu ayrımı görünür kılıyor. Bir siyasal hareket içeride milliyetçi bir söylem kullanırken dışarıda büyük güçlerin stratejik düzeniyle uyum içinde hareket edebilir; “milli egemenlik” derken ekonomik bağımlılığı derinleştirebilir; dış politikada büyük güçlerin stratejik tercihleriyle uyumlu hareket edebilir; bayrağı ve devleti sürekli öne çıkarırken ülkenin üretim gücünün, doğal kaynaklarının ve kamusal varlıklarının denetimini sermayeye bırakabilir. Böyle bir durumda milliyetçilik, bağımsızlığı sağlayan bir siyasal program olmaktan çıkar ve yalnızca toplumun belirli kesimlerini mobilize eden bir söyleme dönüşür.

Sorun da burada başlar. Milliyetçilik, bağımsızlığın maddi koşullarından koparıldığında bir siyasal programa değil, bir etikete dönüşür. O etiketin altında ise ülkenin bağımsızlığını güçlendiren siyaset de, onu aşındıran siyaset de kendisini “milli” ilan edebilir.

Yanlış bilincin bir sonucu olan bir milliyetçiliktir bu. Kendi pratik sonuçlarına körleşen, savunduğunu iddia ettiği değerlerin nesnel gerçeklikle bağını koparan ve kitleleri kendi yapısal çıkarlarına yabancılaştıran bir illüzyondur. Bir çelişkinin siyasal biçimidir.

Tam da bu noktada, Theodor Adorno’nun işaret ettiği o illüzyonist "sahicilik jargonunun" milliyetçi sürümü devreye girer. Bu jargon; maddi, sınıfsal ve ekonomik gerçeklikleri bütünüyle gizleyen, içi boşaltılmış kutsal kelimelerle örülü, "yanlış bilinci" sürekli yeniden üreten bir dil mekanizmasıdır. Bu jargonun pratik yansımaları ise şunlardır:

Bu jargonla üretilen yanlış bilinçli milliyetçilik; ülkesinin bağımsızlığı konusunda yüksek sesle konuşup ekonomik bağımlılık konusunda sessiz kalmaktır.

Bu jargonla üretilen yanlış bilinçli milliyetçilik; dış politikada sürekli “milli irade” demek fakat ülkenin ekonomik kararlarını uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirmektir.

Bu jargonla üretilen yanlış bilinçli milliyetçilik; yabancı güçlerin siyasi etkisini eleştirirken dış borç bağımlılığını, finansal kırılganlığı ve stratejik sektörlerdeki yabancı hâkimiyetini sorgulamamaktır.

Bu jargonla üretilen yanlış bilinçli milliyetçilik; işçinin grev hakkını ve örgütlü mücadelesini “milli ekonomiye tehdit” olarak görmek; buna karşılık yabancı sermayeye verilen ayrıcalıklara, özelleştirmelere ve kamusal kaynakların özel çıkarlara devredilmesine göz yummaktır.

Bu jargonla üretilen yanlış bilinçli milliyetçilik; yurttaşın kimliğine bakarak vatanseverlik testi yapmak, fakat yurttaşın ülkenin ekonomik ve siyasal hayatında ne ölçüde söz sahibi olduğunu, enerji kaynaklarının, madenlerinin, bankacılık sisteminin ve stratejik üretim kapasitesinin kimlerin kontrolünde bulunduğunu sormamaktır. 

Bu jargonla üretilen yanlış bilinçli milliyetçilik; topluma “hepimiz aynı gemideyiz” demektir; fakat o geminin dümeninin kimin elinde olduğunu, yükünün kimin tarafından taşındığını ve kazancının kime gittiğini bilmezden gelmektir.

Bu jargonla üretilen yanlış bilinçli milliyetçilik; milleti sınıflardan oluşan somut bir toplumsal yapı olarak görmek yerine, sınıfsal çelişkileri görünmez kılan soyut bir birlik söylemine dönüştürmektir. Çünkü işçinin, çiftçinin, küçük üreticinin ve büyük sermaye sahibinin çıkarlarını yalnızca “milli çıkar” başlığı altında aynılaştırmak, gerçekte kimin çıkarının milli çıkar olarak kabul edildiğini gizler.

O halde milliyetçiliğin gerçek ölçüsü sloganlar değil, bağımsızlığın maddi koşullarını yaratıp yaratmadığıdır. Oysa gerçekte milliyetçilik somut olmalıdır, bir jargondan çok fazlası demektir bu. Biz onu “sahih milliyetçilik” kavramıyla adlandırıyoruz. Sahih ya da somut milliyetçilik, ülkenin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını güçlendirmeyi; milleti yalnızca ortak bir kimlik altında toplanmış soyut bir topluluk olarak değil, kendi ülkesinin ekonomik ve siyasal geleceği üzerinde söz ve karar sahibi olan somut bir halk olarak görmeyi gerektirir.

Şimdi bu ölçütleri, Türkiye’de milliyetçilik adına siyaset yapan iki farklı çizgi üzerinde sınayalım. Önce Bahçeli’nin milliyetçilik anlayışına, ardından Bakırhan’ın siyasal çizgisine bakalım.

Bahçeli'nin Milliyetçiliği: Devlet, Güvenlik ve Türk-İslamcı Homojenlik

MHP/CKMP çizgisindeki milliyetçilik, 1960'ların ikinci yarısından itibaren seküler milliyetçilikten giderek dinî-muhafazakâr milliyetçilikle daha güçlü biçimde birleşen bir çizgiye dönüştü. Soğuk Savaş'ın antikomünist atmosferinde milliyetçilik ile İslam'ın birleştirilmesi, sol ve sosyalist hareketlere karşı güçlü bir ideolojik blok oluşturulmasının araçlarından biri haline geldi.

1970'li yıllarda Türkiye, sağ ve sol örgütler arasındaki yoğun siyasi şiddetin içine sürüklenirken ülkücü hareket bu şiddetin başlıca aktörlerinden biriydi. Bahçelievler'de yedi Türkiye İşçi Partili öğrencinin öldürülmesi gibi siyasi cinayetler ve Maraş, Çorum gibi kitlesel şiddet olaylarının yaşandığı dönem, ülkücü hareketin sokak siyaseti ve antikomünist mücadele anlayışının yükseldiği dönemle iç içedir. Bu tarih, MHP'nin milliyetçilik anlayışının yalnızca parlamentodaki söylemlerden ibaret olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. 

2000’li yılların başlarında ise şehitler üzerinden kurulan hafıza, PKK ile mücadele, Abdullah Öcalan'ın idam edilmesi talebi, “bölücülük” karşıtlığı, üniter devlet vurgusu ve Türk-İslam ülküsü, MHP'nin kendi seçmen tabanıyla kurduğu siyasi ilişkinin temel unsurları olmuştur.

Bu tarihsel çizgide değişen yalnızca siyasal koşullar değildir; milliyetçiliğin neyi koruduğu ve neyi tehdit olarak gördüğü de değişmiştir. 

2007'de Öcalan'ın idam edilmemesi üzerinden AKP hükümetini eleştiren Bahçeli'nin, 2024'te Öcalan'ın örgütün feshedildiğini ilan etmesi karşılığında yasal düzenlemenin önünün açılmasını savunan bir pozisyona gelmesi, MHP'nin söylemindeki önemli değişimi gösteriyor.

MHP bu nedenle “Terörsüz Türkiye” kavramını yalnızca bir güvenlik projesi olarak değil, yeni bir milliyetçi anlatı olarak kurmaktadır. Bu anlatıda “milli birlik”, “bin yıllık kardeşlik”, “Türk milleti”, “vatanın bölünmez bütünlüğü” ve “emperyalist komplolar” gibi kavramlar birlikte kullanıyor.

Bu değişimin hangi milliyetçilik anlayışı içinde temellendirildiği ve “milli irade”, “devlet aklı” ve “milli birlik” kavramlarının hangi siyasal tercihlerle doldurulduğu önem taşıyor.

Eskiden “Öcalan'ın idamı” milli iradenin gereği olarak sayılırken, bugün Öcalan'ın örgütü feshetmeye çağrılması ve içeriği halkla tam olarak paylaşılmayan, halkın rızası aranmayan ve tartışılması “bölücülük” sayılan bir “demokratik entegrasyon” planı milli iradenin ve devlet aklının bir parçası olarak sunuluyor.

Burada bir siyasal çizginin zaman içinde politika değiştirmesinin ötesinde bir mesele var. Dün devletin bekasının ve milli iradenin karşısında konumlandırılan bir aktör, bugün aynı devlet aklının yürüttüğü siyasetin muhatabı haline gelmiştir. Dün “bölücülük”le tanımlanan bir örgütün lideri, bugün Kürt meselesinin çözümünde muhatap alınan bir siyasal aktör konumuna taşınmaktadır.

Devletin bekasını savunmak ile ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını güçlendirmek aynı şey midir?

Bahçeli'nin milliyetçiliğinde devletin bekası, milliyetçiliğin temel normu haline gelir. Tam da bu nedenle Bahçeli milliyetçiliğinin ekonomik boyutuna bakmak gerekir. Ülkenin üretim gücü, mali bağımsızlığı, enerji kaynakları, stratejik sektörleri ve dış finansmana bağımlılığı konusunda hangi siyasal tercihlerin savunulduğu sorulmadan, “milli” ve “gayri milli” ayrımı yalnızca güvenlik söylemine indirgenmiş olur.

Emperyalist ideologların, milli egemenliği hedef tahtası haline getirdiğini söyleyen Doğan Avcıoğlu’na kulak verelim: “Meselenin komik tarafı, gönlünü de kesesini de dışarıya aktaran böyle bir kökü dışarıda sınıfın, hâlâ milliyetçilik ve vatanseverlik iddiasında bulunabilmesi, iç ve dış kapitalizmin uşaklığını yapan geniş bir oportünist grubun milliyetçi etiketi ile ortaya çıkabilmesidir.”

Fakat milliyetçiliği yalnızca devlet merkezli bir milliyetçilik üzerinden tartışmak da eksik kalır. Aynı ölçüt, bu kez etnik kimlik merkezli siyaset üzerinden de sınanmalıdır. Çünkü sınıf siyasetinin yerine kimlik siyasetini koymak, milliyetçilik adına konuşan her siyasal çizgiyi kendiliğinden bağımsızlıkçı yapmaz.

Bakırhan'ın Milliyetçiliği: Etnik Kimliğin Siyasal Merkezileştirilmesi

Bahçeli'de milliyetçilik devletin bekası, güvenlik ve Türk-İslamcı bir bütünlük üzerinden kurulurken, Bakırhan'ın siyasal çizgisinde etnik kimliğin siyasal özneleştirilmesi belirleyici bir yer tutmakta. Bu iki yaklaşımın tarihsel kökleri, siyasal hedefleri ve kullandıkları dil birbirinden farklıdır. Buna karşın Bakırhan'ın siyasal çizgisi de aynı ölçütlerle ele alınmalıdır ki nesnel ortaklık anlaşılsın.

Bakırhan'ın bazı açıklamaları, siyasal temsil ile kolektif kimlik arasındaki ilişkiyi tartışmak bakımından dikkat çekicidir. “Sokaktan alıp getirdiklerimiz” ya da “Kürt halkı seni Alevi olduğun için bakan yaptı” türü ifadeler, siyasal temsil hakkını anayasal yurttaşlıktan uzaklaştırarak belirli bir siyasal hareketin veya kolektif kimliğin sağladığı bir imkân gibi sunuyor.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nde yurttaşlık, herhangi bir etnik veya mezhepsel topluluğun diğerine verdiği bir statü değildir. Kürt kökenli bir yurttaşın siyasal temsil hakkı herhangi bir Kürt siyasi hareketinin lütfu olmadığı gibi, Alevi bir yurttaşın temsil hakkı da herhangi bir etnik topluluğun kendisine tanıdığı ayrıcalık değildir. Yurttaşlık, farklı etnik kökenlerden, mezheplerden ve toplumsal sınıflardan insanların devlet karşısında eşit siyasal ve hukuki statüye sahip olmasıdır.

Mesele yalnızca kullanılan dil de değildir. Bir etnik kimlik siyasal temsilin temel öznesi haline getirildiğinde, o kimliğin kendi içindeki farklılıklar da görünmezleşmeye başlar. “Kürt halkı” tek ve homojen bir siyasal iradeye sahipmiş gibi konuşulduğunda Kürtlerin kendi içindeki Alevi-Sünni, emekçi-sermaye sahibi, muhafazakâr-laik ve farklı siyasal tercihlere sahip yurttaşlar arasındaki ayrımlar geri plana itilir. Böylece bir kimliği görünür kılma iddiasıyla başlayan siyaset, o kimliğin içindeki başka toplumsal kimlikleri ve sınıfsal konumları örten yeni bir homojenlik üretebilir.

Alevi meselesi bu çelişkiyi özellikle görünür kılıyor. Çünkü Alevilerin tarihsel deneyimi yalnızca Türk-Kürt ayrımı üzerinden açıklanamaz. Mezhep, sınıf, merkezi iktidarla kurulan ilişkiler ve yerel güç yapıları bu tarihin farklı dönemlerinde iç içe geçmiştir. Yavuz Sultan Selim döneminde İdris-i Bitlisi ve bazı Kürt yerel güçlerinin Osmanlı merkezi iktidarıyla kurduğu ilişkiler de bu karmaşık tarihin parçalarından biridir. Dolayısıyla geçmişi yalnızca birbirinden bütünüyle ayrılmış etnik toplulukların karşılaşması biçiminde okumak, tarihsel güç ve iktidar ilişkilerini kimlik eksenine indirger.

Buradaki asıl mesele tam da budur: Kimlik siyaseti yalnızca toplumdaki farklılıkları görünür kılmaz; toplumu hangi farklılık üzerinden okuyacağımıza da karar verir. Bu ise farklılık vurgusunun ileri seviyesinde toplumu toplumsuzlaştırmak demektir. Etnisiteci yaklaşımın en büyük tahribatı da tam bu noktada, modern yurttaş kavramını buharlaştırmasında saklıdır. Bu körlük, kendi kaderini tayin edebilen, eleştirel akla sahip özgür ve özerk bireyi yok eder; onun yerine aidiyet sularında boğulmuş, sorgulamayan homojen bir "kitle insanı" ikame eder. Birey, kendi özgün iradesiyle var olan bir yurttaş olmaktan çıkarılarak, cemaatçi ya da etnik aidiyetlerin mekanik bir dişlisi haline getirilir. Yurttaşlık, tam da bu kitleleştirme refleksine karşı, bireyin kendi kimlik hapishanesinden çıkıp kamusal alanda eşit bir özne olarak var olabilme güvencesidir. Etnisitecilikteyse yurttaş, ortak siyasal haklara sahip birey olmaktan çıkarak öncelikle ait olduğu kolektif kimliğin üyesi olarak tanımlanmaya başlar.

Bu sorun sınıf siyaseti açısından gündelik deneyim içinde çok daha belirgindir. Aynı fabrikada çalışan, aynı ücret sorunuyla karşı karşıya bulunan, aynı işsizlik ve yoksulluk koşullarında yaşayan emekçiler etnik kimlik bloklarının içine dağıtıldığında, onları sermaye karşısında birleştiren ortak sınıfsal konum geri plana itilir. İşçi artık öncelikle işçi değildir; Türk veya Kürt olarak siyasal anlam kazanır. Yoksul, yalnızca yoksul değildir; belirli bir kimlik topluluğunun üyesi olarak temsil edilir.

Böylece üretim ilişkilerinden kaynaklanan sınıfsal çelişkilerin yerini giderek kimlikler arasındaki siyasal temsil mücadelesi alır. Mülkiyet ilişkileri, gelir dağılımı, emek-sermaye çelişkisi, üretim gücü ve ekonomik bağımlılık ikinci plana düşerken, siyasetin temel sorusu “Kim üretiyor, kim mülk sahibi, kim sömürüyor, kim karar veriyor?” olmaktan çıkar; “Hangi kimlik ne kadar temsil ediliyor?” sorusuna doğru daralır. 

Tam da bu noktada etnik kimlik siyaseti ile ekonomik bağımsızlık meselesi birbirine bağlanır. Bir siyasal çizginin demokratikliği veya bağımsızlıkçılığı yalnızca temsil ettiğini söylediği kimliğin haklarını ne kadar güçlü savunduğuyla ölçülemez. Sahicilik jargonu burada devreye girer. Hatırlayalım, bu jargon; maddi, sınıfsal ve ekonomik gerçeklikleri bütünüyle gizleyen, içi boşaltılmış kutsal kelimelerle örülü, "yanlış bilinci" sürekli yeniden üreten bir dil mekanizmasıydı.

Bu nedenle Bakırhan'ın temsil ettiği siyasal çizgiye de yazının başında ortaya koyduğumuz aynı soruları yöneltmek gerekir: Etnik kimliği siyasetin merkezine yerleştiren bu anlayış, Türkiye'nin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını güçlendiriyor mu? Emekçileri ortak sınıfsal çıkarları etrafında birleştiriyor mu? Yurttaşı kendi başına hak sahibi siyasal özne olarak mı görüyor, yoksa onu ait olduğu kolektif kimliğin içinden mi tanımlıyor?

Emperyalizm açısından bir ülkenin iç çelişkilerinin hangi eksende örgütlendiği önemsiz değildir. Toplumsal çatışma emek-sermaye, üretim, mülkiyet ve ekonomik bağımsızlık sorunlarından uzaklaşıp birbirleriyle rekabet eden kimliklerin temsil mücadelesine dönüştükçe, yurttaşların ortak ekonomik ve siyasal çıkarlar etrafında örgütlenme kapasitesi de zayıflar. Kimlik siyaseti böylece yalnızca yurttaşlığı parçalayan bir temsil biçimi değil, sınıfsal ortaklıkları görünmezleştiren bir siyasal mekanizma haline gelir.

Bu noktada Bahçeli ile Bakırhan’ın siyasal çizgileri arasındaki bütün tarihsel ve ideolojik farklılıklara rağmen ortak bir sonuç ortaya çıkıyor. Birinde yurttaş devlet, güvenlik ve Türk-İslamcı bütünlük içinde; diğerinde etnik aidiyet ve kolektif temsil içinde tanımlanıyor. Farklı yönlerden hareket eden iki siyaset de sınıfsal konumu geri plana iterken yurttaşı kimliğin arkasına çekiyor. Burada asıl şunun sorulması gerekiyor: Sınıfsal ve yurttaşlık temelli ortaklıkların yerini kimlikler arasındaki siyasal rekabet aldığında, bu dönüşüm bir ülkenin bağımsız hareket etme kapasitesini nasıl etkiler?

Etnitesitecilik Emperyalizme Nasıl Alan Açar?

Emperyalizm açısından mesele, yalnızca bir ülkenin kaynaklarına dışarıdan el koymak değildir. Daha kalıcı olan, o ülkenin kendi gücüyle bağımsız bir siyasal ve ekonomik yön kurmasını engelleyecek iç dengeler yaratmaktır.

Kimlikler siyasal çatışmanın temel ekseni haline geldiğinde, toplumun ortak çıkarlar etrafında birleşme kapasitesi zayıflar. Siyasal enerji üretimden, kalkınmadan ve ekonomik bağımsızlıktan uzaklaşarak kimlikler arasındaki mücadeleye yönelir. Böylece ülkenin dışarıya karşı pazarlık gücünü artıracak toplumsal ve siyasal bütünlük aşınır.

Emperyalizm tam da bu parçalanmış zeminde daha geniş bir hareket alanı bulur. İçeride birbirine karşı konumlandırılmış toplumsal kesimler, ülkenin bağımsızlık sorununu ortak bir mesele olarak görmekten uzaklaştıkça dış müdahalenin ekonomik, siyasi ve diplomatik araçlarına karşı ortak direnç de sönümlenir.

Bu nedenle emperyalizmin kimlik siyasetiyle ilişkisini, “dış güçler şu kimliği destekliyor” gibi basit bir nedensellik üzerinden değil, daha derin bir mekanizma üzerinden okumak gerekir: Bir ülkenin yurttaşlarını ortak bir siyasal gelecek etrafında birleştiren bağlar zayıfladıkça, o ülkenin bağımsız hareket etme alanı da daralır. 

Dolayısıyla emperyalizme karşı direnç, kimlikleri birbirine karşı seferber etmekte değil, farklı kökenlerden yurttaşları ortak bir bağımsızlık, demokrasi ve toplumsal kalkınma programında birleştirmektedir.

Bu noktada sahih ve somut milliyetçiliğin neyi gerektirdiği de belirginleşir. 

Sahih ve Somut Milliyetçilik: Sınıf, Bağımsızlık ve Somut Yurttaşlık

Sahih milliyetçilik, başka milletlerden nefret etmek değildir. Ülkesinin bağımsızlığını savunmaktır.

Ama bağımsızlık yalnızca sınırların korunması değildir.

Ekonomik bağımsızlıktır.
Enerji bağımsızlığıdır.
Gıda bağımsızlığıdır.
Bilim ve teknoloji bağımsızlığıdır.
Savunma kapasitesinde bağımsızlıktır.
Kültürel ve siyasal bağımsızlıktır.

Ve en önemlisi, halkın kendi geleceğini kendi demokratik iradesiyle belirleyebilmesidir. 

Sahih milliyetçilik, bağımsızlığın maddi koşullarını yaratmak zorundadır. Bu nedenle üretim gücü, kamusal kaynakların korunması, sosyal adalet, laiklik, bilim, eğitim ve yurttaşın ülkenin ekonomik ve siyasal geleceğinde söz sahibi olması, birbirinden kopuk hedefler değil, bağımsızlığın toplumsal temelleridir.

Burada gerçek milliyetçilik ile sosyalizm arasında tarihsel bir bağ kurulabilir. Sosyalizm, emeğin ve ülkenin kaynaklarının emperyalist sermaye tarafından sömürülmesine karşı çıkar. Sahih milliyetçilik de ülkenin siyasal ve ekonomik bağımsızlığını savunur.

İkisi burada buluşur: Bağımsızlık ile emek, ulusal egemenlik ile sosyal adalet birbirinden ayrılamaz.

Bu anlayışın siyasal öznesi ise etnik veya dinsel bir topluluk değil, yurttaştır. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Türk, Kürt, Alevi, Sünni, laik ya da muhafazakâr olduğu için değil, eşit haklara sahip bir yurttaş olduğu için siyasal topluluğun parçasıdır. Devletin görevi de kimliklerin patronluğunu yapmak değil, bütün yurttaşların anayasal hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bu da sivil ve anayasal milliyetçilikle mümkündür. 

Tam da bu nedenle yazının başında karşı karşıya getirdiğimiz iki milliyetçilik biçimi aynı ölçüte vurulmalıdır. Bahçeli'nin Türk-İslamcı ve devlet merkezli milliyetçiliği de Bakırhan'ın etnik kimliği siyasal temsilin merkezine yerleştiren çizgisi de bağımsızlık, emek, eşit yurttaşlık ve halk egemenliği karşısındaki somut sonuçlarıyla değerlendirilmelidir. 

Türkiye'nin önündeki temel mesele, farklı kökenlerden yurttaşların ortak ekonomik, sınıfsal ve demokratik çıkarlar etrafında birleşerek ülkenin kaynakları ve üretim gücü üzerinde söz sahibi olup olamayacağıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bize emanet ettiği Cumhuriyet kendi sanayisini geliştirebilen, tarımını ve stratejik kaynaklarını koruyabilen, bilim ve teknolojisini üretebilen, emeği sermaye karşısında savunabilen ve yurttaşlarını kimliklerine göre ayırmadan siyasal kararın öznesi haline getirebilen Cumhuriyet'tir.

Çünkü bağımsızlığın son ölçüsü bayrağın ne kadar çok gösterildiği, “milli” kelimesinin ne kadar çok tekrarlandığı ya da hangi kimliğin siyasette ne kadar yüksek sesle konuştuğu değildir.

Bağımsızlığın ölçüsü, halkın kimliklerin üzerine çıkarak ortak sınıfsal ve demokratik çıkarlarının farkına varması, ülkenin kaynakları ve üretim gücü üzerinde egemenlik kurması ve kendi geleceğini kendi iradesiyle belirleyebilmesidir.