Mülk İnsan’dan Onurlu İnsan'a

Leyla Edip · 2026-03-14

Mülk İnsan’dan Onurlu İnsan'a

Ursula K. Le Guin’in Omalas’ı Terk Edip Gidenler öyküsü, yaz şenliğini yaşayan Omelas kentinin ve bu kentin insanlarının anlatımıyla başlar. Pırıl pırıl güneşin, renkli bahçelerin, çan sesleriyle havalanan kırlangıçların, şık giyimli ve neşe içindeki insanların, şenlik atlarının, müzik coşkusunun, nefis yemeklerin ve daha sayılabilecek tüm güzellikleriyle mutlu ve görkemli bir kentin tasviri yapılır. Fakat bu kentin bir yüzü daha vardır, “Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerinin birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki, örümcek ağları bürümüş bir pencereden küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Yerler pislik içinde. Dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde…” Burada oturmakta olan bir çocuğu anlatır öykü, kendi dışkısına bulanmış, korku içinde, günde bir kez kapısı açılan, tekmelenerek uyandırılan, yarım tas lapa ve mısırla beslenen bu çocuğa yalnızca korku ve tiksintiyle bakılmaktadır ve kesin bir kural vardır, çocuğa tek bir güzel söz bile söylenemez. Omelas kentinin tüm güzelliği ve insanlarının mutluluğu bu çocuğun burada tutulmasına bağlıdır. “Hepsi, Omelas’ın tüm insanları, onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, âlimlerinin bilgeliği, zanaatkârlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı...”

Omelas, imrendirici görkeminin bir çocuğun acı ve sefalet içinde yaşaması üstüne kurulu olduğu ütopik/distopik bir kent. Peki, gerçekten de sadece bir distopya mı bu öyküde anlatılanlar? Bu soruyu şimdilik burada bırakarak, Ursula Le Guin’in öyküyü yazmada kendisine esin olan William James’in “gelecekteki deneyimlerin olası nedenleri olarak idealler” sözünü ve günümüzde de öne almamız gereken ideal bir kavramı düşünelim, “insan hakları.”

Bugün “insan hakları”, “eşitlik”, “demokrasi” gibi kavramları neredeyse doğal kabul ediyoruz. Oysa bu fikirler, insanlığın çok büyük acıları, çelişkileri ve mücadeleleri içinden süzülerek ortaya çıktı. Örneğin yüzyıllar boyunca insanların başka insanların mülkü olarak görüldüğü kölelik dönemi. Antik imparatorluklardan Atlantik köle ticaretine kadar uzanan bu sistem, insanlık tarihinin en büyük eşitsizlik düzenlerinden biriydi. Özellikle 15. ve 19. yüzyıllar arasında Afrika’dan Amerika’ya milyonlarca insan zorla taşındı; plantasyon ekonomileri ve refah düzenleri, açlık, sefalet ve aşağılanmaya maruz kalan kölelerin emeği üzerine kuruldu. Ancak kölelik ekonomisinin en güçlü olduğu dönemlerden olan 18. yüzyıl aynı zamanda özgürlük fikrinin de yükseldiği çağdı. Bu dönemde Atlantik dünyasında kölelik hâlâ ekonomik sistemin temeliydi, bir taraftan da Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi “eşitlik” ve “özgürlük” gibi idealleri dünyaya duyuruyordu. 

Fikirlerin ve ideallere gönül vermiş insanların gücü küçümsenmemelidir. Aydınlanma düşüncesi, dini reform hareketleri ve kölelerin kendi direnişleri, sonunda köleliğin kaldırılmasına giden yolu açtı. 19. Yüzyılın sonlarına doğru kölelik yasal olarak yasaklandı. Köleliğin kaldırılması yalnızca bir hukuki reform değil, insanlık tarihinde ahlaki bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde dünyadaki eşitsizlikler ortadan kalkmamıştı ama şu ilke geri döndürülemez şekilde ortaya çıkmıştı: 

“Hiçbir insan başka bir insanın mülkiyeti olamaz.”.  Mücadelelerin ve gelişimin ürünü olan bu fikir, insanlık tarihinde ortaya çıkarılmış en temel ahlaki ideallerden biri oldu.
Benzer şekilde 20. yüzyıl, hem insan hakları idealinin ama hem de tahakkümün ve sömürünün beraber yaşandığı dönemdi. İki büyük dünya savaşının yarattığı yıkım, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi, soykırımlar ve kitlesel hak ihlallerinin dehşetli ortamı uluslararası toplumda yeni bir bilinç doğurdu. Bu ortamda kurulan Birleşmiş Milletler, barışın korunması ve insan haklarının güvence altına alınmasını temel hedeflerinden biri olarak belirledi. 1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, tüm insanların doğuştan eşit ve onurlu olduğunu ilan ederek modern insan hakları hukukunun temel metni haline geldi. Bildirge insan hakkını, “ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal görüş, ulusal veya toplumsal köken ayrımı gözetmeksizin, tüm insanların sadece insan olmaları nedeniyle doğuştan sahip oldukları; özgür, onurlu ve eşit yaşama hakkı” olarak tanımladı ve bu hakların devredilemez, vazgeçilemez ve evrensel nitelikte olduğunu bildirdi. Ancak tam da bu yıllarda Güney Afrika’da apartheid rejimi yasalaşıyordu. Bu rejimle ekonomik ve siyasal gücü elinde tutmak isteyen beyazlar, ülkedekilere ırklarına göre kimlikler çıkarıyor, buna göre ayrı mahallelere, okullara ve kamusal alanlara dağıtıyor, hatta oturacakları bankları bile ayırıyor, siyasal haklardan mahrum bırakıyordu. 1960’ların ABD’sinde de benzer şekilde siyah ve beyazların alanları ayrılıyordu. Öte yandan Soğuk Savaş nedenli işgaller, darbeler ve ihlaller devam ediyordu. İnsan hakları evrensel bir hakikat olarak kabul edilip yükselirken, güç siyaseti ve sömürü düzeni de kendine yeni araçlar buluyordu. Manzara tam da şuydu: Bir taraftan insanlar özgürlükleri için mücadele ediyor, diğer taraftan adaletsizlikler, eşitsizlikler devam ediyor…

Fakat bu çelişki, ahlaki idealler ile siyasi gerçeklik arasındaki gerilimin ifadesidir. Bu gerilimde insan hakları, ulaşılmak istenen gayeyi gösterir. Yani içinde bulunulan gerçekliğin tarifi değil, geleceğin inşası için hedef olarak belirlenen idealler. Bu hedefler her dönemde insanlık için adeta bir kaldıraç olmuştur. Kölelik karşıtlığı, Amerikan ve Fransız Devrimi fikirlerinden beslenmiştir, Apartheid’e karşı mücadelenin ruhu ise insan haklarından….

Bugün de bu çelişki aynen devam etmekte. Bugünün dünyasının bu en güçlü ahlaki ve hukuki ideali güç siyasetinin ve sömürü düzeninin devamı için bir araç olarak kullanılmaktadır. ABD ve İsrail, zenginlik ve güç devşirmek, Ortadoğu’nun toprağını ve petrolünü sömürmek için savaşa, yıkım ve soykırımlara başvurup hakları ve hukuku en vahşi şekillerde çiğnerken, yaptığının “insan haklarını korumak” olduğunu öne sürüyor. 

Böylece Latin Amerika, Ortadoğu ya da Asya gibi bölgelerde ülkeler güç ve şiddet yoluyla kaos, yıkım ve sefalete sürüklenirken ABD ve İsrail gibi ülkeler, bu yıkım üzerine kendi refahlarını inşa ediyor. LeGuin’in Omelas’ına benzer şekilde, “güzel” kentleri için başka ülkeleri sefalet dolu bodrumlara ve o ülke toplumlarını bu bodrumlarda kaos ve şiddete hapsetmeye çalışıyor. 

Günümüzde güç siyaseti sadece devletler eliyle sömürü düzenini devam ettirmiyor. Epstein skandalı, gücün evrildiği en azgın noktayı gözlerimizin önüne seriyor, hukuk ve gücün kötüye kullanımıyla semiren bu iğrenç ortaklık, insanları bir mal statüsüne indirip en sapkın ve cani biçimde kendi bodrumunu kuruyor. Dünyada güç ve sömürü düzeni kendine ışıltılı kentler inşa etmek için diğer ülkeleri bodrumları haline getirip bu ülke insanlarını bu bodrumlara hapsederken insanlar ya mevcut düzenin doğallığına ve gerekliliğine ikna edilerek ya da korkuyla, şiddetle ve sefaletle bastırılarak bu düzen içinde tutulmaya çalışılıyor. Ancak insanlık yalnızca güç ilişkilerinden ve bu tahakküm altında kalmaktan ibaret olsaydı, kölelik kaldırılmaz, apartheid sona ermez, insan hakları ideali ortaya çıkmazdı. 

John ve Andrew Fox'un Evi. Robert French, 1888.

Omelas’ta çocuklara sekiz ila on iki yaşlarında anlayabilecek duruma geldiklerinde bodrumdaki çocuk anlatılır ve çoğunlukla gençler çocuğu görmeye giderler. Onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, çocuğu gördüklerinde şaşkına döner, öfke ve çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isteyenler olur ama kural nettir: Omelas kentinin tüm refahı çocuğun bu şartlarda kalışına bağlıdır ve çocuk buradan çıkarılırsa Omelas yıkılacaktır. Çocuğu görmenin dehşeti ve Omelas’ın varlığının çelişkisi içinde kalan genç insanlar gözyaşları ya da hiddetle evlerine dönerler genelde. 

Fakat çocuğu gören Omelaslıların hepsi evine dönmez, bazıları başka bir yol bulur: “Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.” Öykü biraz onların öyküsüdür, Omelas’ı bırakıp gidenlerin öyküsü. 

Güç siyaseti dünyayı, sefalet dolu bodrumlar üstüne kurulan ayrıcalıklı ve ışıltılı kentler olarak dizayn etmeye çalışırken, o sefalet dolu bodrumlara hapsetmeye çalıştığı insanları da kendi zevkinin araçları olarak görüyor. Fakat insan, güç tahakkümünün dayatacağı tanımlara sığacak bir varlık değildir. İnsanın da kendinde inşa ettiği bir kenti ve bu kentin üstüne kurulduğu bir bodrumu vardır. İnsanın inşa ettiği kenti, insan onurunu taşıyan karakteri ve bodrumu da vicdanıdır. Bu vicdan sayesinde insan, tahakküme başkaldırandır. Her bir insanın kendinde inşa etmekte olduğu kent ve temizlediği bodrumu sayesindedir ki, özgürlük, hak ve eşitlik gibi kavramlar bugün hem gerçekliğimizin bir parçası hem gelecek için gayemiz olabilmiştir. 

Omelas’ın kuralı net, çocuğun sefaletine karşılık kentin refahı. Bu düzenin kabulü üstüne yaşayan kent insanları ve bu kuralın yarattığı sızıyla kalamayıp onu bırakıp gidenler… Gidenlerin çıktıkları yolu düşünelim. Hegel, öznel vicdanın mevcut düzenden tatmin olmayan, bu düzenden sızı duyan insanların otorite emirlerine göre değil, kendi içlerinde ve sorgulamalarında buldukları doğrulara göre karar vermesi olduğunu anlatır. Bu dönüşüm, özgür iradenin hem içte hem dış dünyada kendini gerçekleştirme sürecinin başlangıcı, bir bakıma Omelas düzeninden çıkışın kapısı. Ancak Hegel, özgür iradenin etik yaşama kavuşması için bu vicdanın yeterli olmayacağını, öznel vicdanının nesnel vicdana dönüştürülmesi gerektiğini ifade eder. Yani ahlaki doğruluğun toplumsal ve rasyonel kurumlar olarak devlet, hukuk ve toplum nezdinde de inşa edilmesi gerektiğini anlatır. Şimdi, Omelas’ı bırakıp gidenlerin yollarının kesiştiğini düşünelim ve hep birlikte geri dönüp çocuğu bodrumdan çıkardıklarını. 

Tarih, güç siyasetinin yarattığı yıkımlar sahnesi olduğu kadar insan vicdanının ve buradan doğan cesaretli mücadelelerin yarattığı eserlerin de sahnesi. İnsan haklarının kaderi sadece hukuk metinlerinde değil, tek tek her bir insanın ahlaki ve vicdani uyanışında belirlenir. Çünkü vicdan, yanlışlar karşısında bir sızı yaratır. Bu sızıyı iyileştirmenin yolu ise gücün ve sömürünün bizleri hapsetmeye çalıştığı bodrumlarda sessizce “sadece görevini yapan”, “çaresizce geçinmeye çalışan” ya da antidepresanlarla uyuklayan araçlar olarak nefes almak değil; sorgulamak, eleştirmek ve sorumluluk almaktır. Güç siyasetinin araç yapmaya çalıştığı insan, amaçtır ve bu amacın yaşaması tek tek her bir insanın amacını “insan” olarak belirlemesiyle mümkündür. İnsan hakları belgeleri insanlığın ulaştığı noktayı değil, ulaşmak istediği amacı gösterir. Dünya tarihi ahlaki idealler ile siyasi gerilimler arasında salınırken; sorgulayan, vicdani ve ahlaki muhasebesini yapan ve sorumluluk alan insanlar sayesinde idealler belirleyebilmiştir. İdeallerin hayata geçirilmesi tek tek hepimizin her gün yapacağı seçimlerle mümkündür. Tarihi hep bu insanlar yazmıştır. Omelas öyküde bir kent ama aslında dayatılmış bir düzen. Omelas’ın insanları için ya vicdanını yatıştırıp kalmak ya da sızıya dayanamayıp oradan ayrılmak mıdır tek yol? Bir üçüncü yol daha var, Omelas’ta kalmak ama çocuğu da bodrumdan çıkarmak ve beraberce yeni bir kent inşa etmek.