Müşfik Monarşi'ye "Yeni Anayasa" Kılıfı
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-06-08

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türk milletinin yeni Anayasa özlemi dinmemiştir.” diyerek yeni anayasa tartışmasını tekrardan gündeme getirdi. Peki bu talep gerçekte ne anlama geliyor? Gelin, gündemdeki bazı başlıklara bakarak, işin aslını birlikte anlamaya çalışalım.
Ama önce ülkemizdeki hukukun durumunu ve hak ihlallerinin geldiği boyutu, Anayasa Mahkemesinin verileri ile kısaca gözden geçirelim.
Anayasa Mahkemesinin 2012-2025 verilerine göre; bireysel başvurularda, 18 ayrı hak ve özgürlük başlığında AYM tarafından 82 bin 753 hak ihlali kararı alındı. Bu ihlal kararlarının %66,8’ini (56 bin 443) makul sürede yargılanma hakkı, %10,4’ünü (8 bin 765) adil yargılanma hakkı, %8,2’sini (6 bin 940) mülkiyet hakkı, %5,8’ini (4 bin 896) ise ifade özgürlüğü oluşturuyor.

Anayasa mahkemesinin hak ihlalleri kararlarına dair bu verileri, ülkemizdeki hukuk sisteminin bir özeti niteliğinde. Makul sürede ve adil yargılanma hakkından, ifade özgürlüğüne, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkından, sendikal haklara, örgütlenme özgürlüğüne kadar pek çok alandaki bu hak ihlali rakamları gösteriyor ki, hak ve özgürlükler alanı giderek daralırken, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılık hükmü yok sayılıyor.
Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekili seçilen ve Soma maden faciasının avukatı olan Can Atalay’ın, 2023 yılındaki AYM’nin “hak ihlali” kararına rağmen tutukluluğu devam ediyor. Yine Gezi davasından tutuklu şehir plancısı Tayfun Kahraman için verilen adil yargılanma hakkının ihlaline ve yeniden yargılanması gerektiğine ilişkin AYM kararı da uygulanmıyor.
Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği kanun maddeleri, bir gece ansızın, bir meclis önergesi ile bir torba kanunun içine sızıveriyor. Oysa Anayasamıza göre AYM kararları bağlayıcı. 2016 yılında “AYM’nin kararına saygı duymuyorum”diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisi, hukuku, Anayasa’yı Anayasa Mahkemesinin kararlarını her fırsatta yok sayıyor.
Ve bir gün yine ve yeniden, 1982 Anayasasında toplamda 134 maddede değişikliğe imza atan AKP, Anayasa değişikliği şart diyor.
Sormak gerekir; Anayasa hükmü açık olmasına rağmen AYM kararlarını uygulamayan, Anayasa ile açıkça çelişen yasalara, KHK’lara imza atanlar mı Anayasa’yı değiştirecektir?
Şurası açık; bugün bir Anayasa değişikliğinden önce, Anayasa’ya ve hukuka uyulmasına ihtiyaç var.
Peki şimdi neden bir Anayasa değişikliği isteniyor? Detaylarına bakalım.
2017 yılında yapılan Anayasa referandumuyla, parlamenter rejim lağvedildi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildi. 2018 yılında yürürlüğe giren bu sistem ile kuvvetler ayrılığı ilkesi ve kuvvetler arasındaki denge ortadan kalktı, yasama ve yargı karşısında yürütmenin gücü artırıldı.
Yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı’na, Bakanlar Kurulu’nun genel siyaseti yürütmek, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarmak, tüzük çıkarmak, kanun tasarısı hazırlamak, bütçe ve kesin hesap kanunlarını hazırlamak, gerektiğinde olağanüstü hâl ve sıkıyönetim ilan etmek gibi tüm yetkileri devredildi. Yeni uyum KHK’sı ile bakanlıkların teşkilat düzenlemeleri lağvedildi, bazılarının isimleri değiştirildi, Meclis dışından da Bakan olmanın yolu açıldı. Cumhurbaşkanlığı’na bağlı kurullar ve başkanlıklar kuruldu.
Yine OHAL ilan etme yetkisi Cumhurbaşkanı’nda. Denetleme mekanizmaları ise en aza indirgendi. TBMM’nin Bakanlar Kurulu’nu yani hükümeti denetleme yetkisi, sadece soru, araştırma ve meclis soruşturma önergeleri ile mümkün. Mesut Yılmaz’ın 55. Koalisyon hükümetini ve diğer dönemlerdeki bazı bakanları düşüren gensoru (Anayasa Madde 99) ise yine 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile kaldırıldı.
Bu sistemin alemet-i farikası ise Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri. 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile, sadece OHAL, savaş ve sıkıyönetim dönemlerinde çıkartılabilen Kanun Hükmünde Kararname kaldırıldı, bunların hiçbirine gerek kalmadan Cumhurbaşkanının tek başına Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkartması mümkün hale getirildi. Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin yanı sıra Cumhurbaşkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı yönetmelikleri ve Cumhurbaşkanlığı kararları çıkartabiliyor. Kararname ile karar arasındaki fark ise daha çok yargısal denetim bakımından. Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerini Anayasa Mahkemesi, Kararlarını ise Danıştay denetliyor. Cumhurbaşkanı Kararları bir nevi Bakanlar Kurulu kararına denk düşüyor ve Resmi Gazete’de yayınlanma zorunluluğu yok.
Tek başına yürütme organı olan AKP’li Cumhurbaşkanı, 2017-2026 yılları arasında 4150 Cumhurbaşkanı Kararı, 200’e yakın Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınladı.
Bugün, Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinin 12’sini Cumhurbaşkanı belirliyor, YÖK üyelerini Cumhurbaşkanı atıyor, Danıştay’ın dörtte birini, Hakimler ve Savcılar Kurulunun dört üyesini Cumhurbaşkanı belirliyor.
Bu yeni yönetim modeli, adeta hukuksuzluk ve anayasasızlaşma süreci haline dönüştü.
Yargının siyasallaştığı, yasamanın yetkisinin azaltıldığı, yürütmenin tek başına gücü elinde topladığı bu sisteme bir günde geçilmedi elbette.
2010 yılında yapılan Anayasa referandumu için “Evet” oyu kampanyası yürütürken, Recep Tayyip Erdoğan şöyle diyordu:
"12 Eylül ile yüzleşmek için, 12 Eylül üzerindeki dokunulmazlık zırhını kaldırmak için 'Evet' diyoruz. Bu ülkede bir daha darbelerin yaşanmaması, ülkenin geleceğinin karartılmaması için, demokrasinin kesintiye uğramaması için 'Evet' diyoruz. Büyük Türkiye, güçlü Türkiye, itibarlı Türkiye için 'Evet' diyoruz.''
O gün, askeri vesayet için mücadele ediyoruz diyerek destek isterken, “ne istediniz de vermedik” dedikleri FETÖ lideri Fettullah Gülen “mezardakilere bile evet oyu kullandırmak lazım” diyecek; ortaklarıyla yargıyı ele geçirmek için düğmeye basacaktı. AKP’nin o gün söylediklerine bakacak olursak, 2010 referandumu ile Türkiye vesayetten kurtuluyordu.
Bugün yine “vesayet” söylemiyle, bir anayasa değişikliği talep ediliyor. Peki, gerçekte bu vesayet kimin vesayeti?
AKP, son bir yıldır kendi içinde kurduğu bir komisyon çalışmasıyla yeni Anayasa hazırlıklarına devam ederken, Mayıs 2025’te “çözüm süreci” (Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) hızlandı.
2012’de Abdullah Öcalan’la İmralı’da görüşmeler yapıldığını bizzat Erdoğan duyurmuş, İmralı ziyaretleri bu dönemden sonra başlamıştı. O gün bu duruma veryansın eden, Öcalan’a ip fırlatması ile bilinen MHP lideri Devlet Bahçeli, bugün hem iktidar ortağı hem de Abdullah Öcalan ile birlikte “çözüm süreci”nin baş mimarı.
Bahçeli, bu sürecin tıkanmaması için her türlü formülü ortaya atan, Öcalan’a kurucu önder diyen, geçiş hukuku ve umut hakkı için Anayasa değişiklik tartışmalarını başlatanlardan da biri.
Anayasa değişikliği talebi ilk etapta çözüm sürecindeki bu geçiş sürecinin planlanması gibi okunsa da Ortadoğu’daki emperyal projenin uygulanabilmesi için de şart görünüyor.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Ocak ayında tam da Abdullah Öcalan’ın “demokratik İslam” çağrısına paralel bir şekilde “Allah’ın lütfu” ile başlayan bir Anayasa taslağı açıkladı ve o taslak için şunları söyledi:
“Başkanlık Sistemi, yeni anayasa bütünlüğü içinde 'kurumsal yapıya' kavuşturulmuş, Başkan ile birlikte iki Başkan Yardımcısının seçilmesi öngörülmüş, Başkanlık Kabinesi anayasal statüye dahil edilmiş, Başkanlık Hükümet Programı’nın Meclis'e sunulması yöntemi getirilmiştir.” İki Başkan yardımcısı önerisi ise geçtiğimiz yıl Devlet Bahçeli’nin önerdiği Lübnan modelinin ta kendisi.
Devlet Bahçeli, “PKK taahhüdünü yerine getirdi, şimdi sıra devlette” diyor. Bunun için de çözüm süreci ile ilgili bir komisyon ve bir merkez de kurulmasını salık veriyor. Ayrıca Öcalan’a “mahkûmiyet hali saklı kalmak üzere” devlet tarafından iletişim ve lojistik destek sağlanması ile “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” statüsü verilmesini de öneriyor.
Şu da unutulmamalı; uzunca bir süredir, Bahçeli’nin Türk-Rus-Çin ittifakı çıkışıyla birlikte, Amerikancı’mı yoksa Avrasyacı mı olunacağı konusunda iktidarla anlaşmazlık yaşadığı konuşulsa da onlar bir konuda hem fikir: Osmanlı Millet Sistemi.
Anlaşılan o ki, parçalı ve çatışmalı bir coğrafyada emperyalist güçlerin bizden istediği de parçalı bir yönetim yapısı. Bir yandan çözüm süreci devam ederken, yeni Anayasa tartışması gündeme geliyor diğer taraftan Ortadoğu’da kartlar yeniden açılıyor. Amerika’nın Türkiye Büyükçelçisi, Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, geçtiğimiz günlerde Irak Özel temsilcisi olarak atandı. Türkiye, Suriye ve Irak hattında mekik dokuyan, Ortadoğu’da emperyalizmin bekçiliğini yapan Barrack, önlerinde duran tek engelin “ulus devlet” ile yönetilen ülkeler olduğunu aylar önce zaten beyan etti.
Barrack yaptığı son açıklamada ise Suriye, Irak ve Türkiye’nin tek bir stratejik havza olduğunu ve ABD’nin bu bölgeyi tek parça halde organize etmek istediğini belirtti. Levant (Kuzey Akdeniz) ve Anadolu’nun, ABD’nin Ortadoğu projesinde stratejik eksen olacağını ifade etti. Trump ise Türkiye’ye, İsrail’in bölgedeki gücünü daha da sağlamlaştırmayı hedefleyen İbrahimi anlaşmalara katılması için çağrıda bulundu.
ABD, tüm kartlarını tek tek açarak, Türkiye’yi bir tuzağa doğru sürüklüyor. ABD, Türkiye’yi Ortadoğu’daki çatışma alanına doğru çekerken, diğer taraftan Doğu Akdeniz’de, Ege’deki hassasiyetlerini yok sayıyor.
Osmanlı Millet sistemini öven, bu coğrafya için en iyi modelin “müşfik monarşi” olduğunu söyleyen Tom Barrack’ın açıklamalarının (ABD’nin Ortadoğu’daki emperyal politikaları), Bahçeli’nin “çözüm süreci”, Erdoğan’ın “yeni Anayasa” talebiyle birlikte okunması gerekir.
Yeni Anayasa talebi için her ne kadar, yine, “1982 darbe Anayasasından, vesayet izlerinden kurtulmak” gerekçe gösterilse de talebin asıl yönünü birkaç başlıkta toplayabiliriz: “Lübnanlaşma- Millet Sistemi”, “Öcalan’a Özgürlük”, “Müşfik Monarşi (benevolent monarchy).”
Anadolu’da meşhur bir özdeyiş vardır “minareyi çalan, kılıfını hazırlar.” diye. Plana uygun adımlar, tek tek atılmaya başlanmıştır.
İşlerine geldiğinde, mevcut Anayasamızda düzenleme vardır deyip kullanmak, işine gelmediğinde Anayasa’ya uymamak ya da Anayasa’yı değiştirelim demek bir toplumsal mutabakat değil, emperyal politikaların şekil verdiği bir taleptir.
Ülkemiz bir hukuk krizinin içindedir ancak bu kriz, hukuka uymamaktan, Anayasa’yı yok saymaktan, Cumhuriyetle kavgalı olmaktan ileri gelmektedir.