Müstahkem Mevki: O Yer Kimsenin Değil

Nevhan Varol · 2026-02-14

Müstahkem Mevki: O Yer Kimsenin Değil

2026  Ocak ve Şubat aylarında ABD Adalet Bakanlığı, Kongre’nin zorunlu kıldığı Epstein Files Transparency Act kapsamında Jeffrey Epstein dosyalarının büyük bir kısmını kamuoyuyla paylaştı; yayımlanan belgeler arasında yaklaşık 3,5 milyondan fazla sayfa, 2000 video ve 180.000 görsel bulunuyor. Bu belgeler üst düzey siyasetçiler, iş insanları ve uluslararası figürlerle ilgili yazışmalar içeriyor ve bazı isimlerin Epstein’la yıllar süren yakın ilişkilerini ortaya çıkarıyor. Ancak, belgelerin sansürsüz hâlinin Kongre tarafından incelenebileceği açıklanmış olsa da, dosyalar hâlâ sansürlenmiş ve tam açıklanmamış durumda. Bu süreçte, adı dosyalarda 40.000 kez geçmesine rağmen ne Trump ne de dosyada Epstein’le ilişkisi olan diğer Amerikalı isimler herhangi bir cezai işleme maruz kalmadı. İngiltere’de ise Prens Andrew ve eski büyükelçi Peter Mendelson Epstein’le ilişkileri nedeniyle "kamu görevini kötüye kullanma" şüphesiyle soruşturma altına alındılar. Dünya kamuoyunda eleştiriler, söz konusu açıklamaların ve yaptırımların yeterince kapsamlı olmadığı ve adalet arayışını gölgelediği yönünde yoğunlaşıyor. 

Oysa eleştirilerdeki bu vurgu, adaletin işlemediğini göstermekten çok, istisnanın mümkün olduğunu gösteriyor adeta. Bu istisna ile, kimin yasa karşısında dokunulmaz, kimin dokunulabilir olduğu tanımlanıyor, kamuoyunun bunu zorla ya da rızayla kabulüne yönelik adımlar atılıyor. İstisnaya sahip olanları yeniden tarif etmemize gerek olduğunu sanmıyoruz. Ya da istisna dışında kalanları sıraladığımızda zaten onlar da belli olacaktır: “yoksullar”, “işçiler”, “göçmenler”, “çocuklar”, “kadınlar”, “adi suçlular”, “politik suçlular”, “solcular”, “Müslümanlar” vb. Bu liste uzatılabilir. Bu gruplar, iktidar sahipleri tarafından yasalar referans alınarak kimi zaman “toplumsal güvenlik”, kimi zaman “kamu düzeni”, kimi zaman da “adil bir toplum” hatta “Tanrı buyruğu” söylemi eşliğinde kovuşturmaya, yargılamaya, cezalandırmaya ya da sınır dışı edilmeye maruz kalıyorlar. Peki ya şimdilerde “sözde elitler” sıfatıyla tanımlanan istisnalar? Gördüğümüz kadarıyla onların yasayla pek bir ilişkisi yok. Oysa yasayla muhatap olmak toplumsal yaşam içinde birlikte yaşayabilmenin etik çerçevesi için gereklidir ve bu etik tek bir şartla, istisna kural hâline gelmediği sürece sağlanır. Yasa, ancak herkes için eşit biçimde işlediğinde meşruiyetini korur. Birileri için askıya alındığında ise adalet sadece ortadan kalkmaz, daha tehlikeli bir şey olur: yaşam adalet varmış gibi devam eder. İstisnanın mümkün olduğunun gösterildiği bir yerde, yasa artık koruyucu işlev yerine ayıklayıcı bir işlev üstlenir. Ve bu ayıklama da sözde elitlerin lehine işler, ötekiler ise bu zümrenin elinde kullanılabilir, satılabilir, sömürülebilir hatta öldürebilir metalara ve boş bedenlere dönüştürülür.

Freud ve Lacan’ın ilgili metinlerine baktığımızda, doğanın yasasından kültürün yasasına geçişin - yani medeni dünyanın kurulumu - öznenin en temel arzularından biri olan “istisna olma” hâlinin bastırılmasıyla yakından ilişkili olduğunu görürüz. Yasaya tabi olmama, dokunulmaz olma, herkes için geçerli olan sınırların dışında kalma ve mutlak özne olma arzusu - ki biz buna kısaca ensest diyelim - totaliter iktidarı, tahakkümü ve sömürü ilişkilerini mümkün kılan bilinçdışı bir fantezi olarak işler. Bu fantezinin bastırılması - ensest yasağı/kastrasyon - medeniyetin, yasa ve simgesel düzen çerçevesinde kurulmasını mümkün kılar. Ancak bu bastırma, insanlık gelişiminde tek yönlü ve tamamlanmış bir süreç olarak işlemez. Bireylerin hem bilinç hem de bilinçdışı düzeylerinde eşzamanlı olarak varlığını sürdürür, çelişik ve gerilimli katmanlar halinde işlemeye devam eder. Peki Freud ve Lacan bu işleyişi nasıl açıklar? Biraz daha yakından bakalım. Freud’un Totem ve Tabu’da mitsel bir anlatıyla tarif ettiği ilksel baba figürüne başvurmak, Epstein dosyası için isabetli olacaktır. İlksel baba, yasayı koyan bir otorite figüründen ziyade, yasanın kendisine işlemediği bir istisna olarak konumlanır. Her şeye sahip olan, her arzuyu kullanan ve hiçbir sınırlamaya tâbi olmayan bu figür, öznenin bilinçdışı düzeyde taşıdığı “istisna olma” arzusunun ilk ve en yoğun temsilidir. 

Totem ve Tabu’da Freud, ilksel topluluğun babasını tüm üretimin, kadınların ve hazzın mutlak sahibi olarak tasvir eder. Bu sınırsız iktidar, oğullar tarafından gerçekleştirilen baba katliyle sona erer; ancak bu ölüm, özgürleşme değil, yasağın doğuşunu beraberinde getirir. Freud’un ifadesiyle, “Ölen baba, yaşayan babadan daha güçlü hâle gelir.” Lacan’a göre bu baba biyolojik yeni bir figür olarak ortaya çıkmaz. Baba’nın Adı olarak geri döner. Baba artık yaşayan bir kişiden çok, yasayı taşıyan simgesel bir işlevdir. İlksel babanın sınırsız hazzı, onun öldürülmesiyle birlikte erişilemez hâle gelir ve bu erişilmezlik, arzunun yapısal koşulu olur. Bu katlin ilk motivasyonu, babanın sahip olduğu gücü ele geçirmektir. Lakin iki çıkmaz vardır: İlki, başa geçecek olanın yine onun gibi sınırsız yetkiye sahip olmasıdır. Diğeri de topluluğun liderini öldürmenin suçluluğu. Suçluluğun ve eski sistemin devam etme riski, oğulların kendi aralarında babanın sahip olduğu o sınırsız güçten feragat etmelerini ve birbirleri arasında ortaya çıkacak rekabeti, düşmanlığı ve şiddeti dönüştürmelerini sağlar. Bu dönüşüm ilk yasanın doğuşuna neden olur. Oğullar babayı öldürerek onun yerine geçemez, çünkü baba artık bir beden olmaktan çok yerine geçilemez bir istisna konumunu işaret eder. Bu istisna, Lacan’ın Büyük Öteki dediği alana yerleşir: dilin ve yasanın işlediği yapısal bir yere. Lacan’ın ifadesiyle artık “Büyük Öteki Yoktur.” Yani mutlak ve dokunulmaz bir güç kimse tarafından sahiplenilemezdir. Ancak bu imgesel istisna fantezisinin peşinden gidildiğinde yani, yaşam içinde eyleme döküldüğünde (acting out), arzu şiddete dönüşür ve sınırsız bir jouissance rejimi kurulur. Bu rejimde haz, sembolik düzen tarafından kesintiye uğratılmaz; tam tersine, yasanın askıya alınmasıyla, fazlasıyla üretilir. Ruhsal yapıdaki bu zaafın ya da fantezinin, devletler düzeyinde “kolonyal sömürgecilik”, “ırkçılık”, “kölelik”, “emperyalizm” ve en uç noktada “faşizm” biçiminde tezahür ettiği görülür. 

Oysa Lacan’ın uyarısı nettir: Büyük Öteki Yoktur. İnsanlık için o taht boştur, hatta yoktur. Mutlak güç ve sınırsız haz, yalnızca imgesel bir fantezidir. Bu fantezi gerçek sanıldığında, yasadan geriye çıplak şiddet kalır. Bu sınırsız şiddeti kabullenmemek, bu şiddeti üreten faillerin talep ettiği jouissance’ı sınırlandırmakla mümkündür. Bunun yolu yeni bir yasa icat etmekten çok, var olan yapısal yasayı temsil eden simgesel düzenin kabul edilmesinden geçer. Kültürel anlamda ise simgesel düzenin bir işleyiş mekanizması olarak hukuk sistemini istisnasız işletmektir. Yasanın bazıları için askıya alındığı her yerde, sınırsız jouissance bir kullanım (intifa) hakkı olarak dolaşıma girer ve şiddet meşrulaşır. Failleri yasanın karşısında muaf tutmamak, adaletin olduğu kadar, insan olmanın da etik koşuludur. Çünkü yasa arzuyu yok etmez; tam tersine, arzu yasadır ve jouissance’ın şiddete dönüşmesini engellemek için vardır. İstisna tanındığında değil, reddedildiğinde şiddet durur. Büyük Öteki’nin tahtı ancak böyle boş kalır; aksi hâlde o taht için verilen mücadele, toplumu sürekli yeniden şiddetin eşiğine sürükler.

Bugün Epstein dosyalarında adı geçen aktörler ve popülist-demagog liderler hakkında tüm belgelere rağmen hâlâ dava açmak için yeterli kanıt yok denmesi, bu fantezideki istisna halinin fiilen işgal edildiği anlamına gelmektedir. Belgelerin karartılarak yayınlanması ve faillerin gizlenmesi dokunulmazlığı normalleştirmekte, adaleti ve kurumlarını istisnalar üzerinden yeniden tanımlamakta, sınırsız jouissance fantezisini, siyasal bir güç tekniğinin içine sızdırarak toplumun vicdanını ve eleştirel aklını paralize etmektedir. Kadınlara ve çocuklara engelsiz erişim ve cinsel köleleştirme edimleri, bedenler üzerindeki tahakküm, işkence ve tecavüz, insan ticareti, genetik deneyler, organ tarlası olarak kullanılan insanlar, soykırım, sınırsız güç ve cezasızlık arzusu, dünyanın hâkimi olma girişimleri, sınır ötesi coğrafyaların manipüle edilmesi hepsi aynı sapkın ve sadist yapıya işaret eder: İnsanın ölümlü, sınırlı ve kastrasyonla belirlenmiş gerçekliğini reddetme. Bu yapı sınırı tanımaz, ölümü inkâr eder ve yasayı askıya almak ister, onun ötesinde bir konuma yerleşir. Yerleştiği konumdan da doyumsuz ve yıkıcı bir haz alır.